28 Ocak 2026 Çarşamba

VAHDET-İ VÜCÛD:

Vahdet; V H D kökünden türemiş olup, TEK demektir. Vahid kelimesi de aynı köktendir.

‘’Sizin ilâhınız tek (Vahid) ilâhtır, artık ona teslim olunuz’’ (Hac sûresi, 34).

‘’Hani şöyle demiştiniz: Ey Mûsâ biz tek (Vahid) yemeğe sabredemeyiz’’ (Bakara, 61)

Vahdet-i Vücûd Tek Vücûd demektir. İbnü’l Arabî Hz. ‘’Varlık tektir, Varlıkta Allah’tan başkası yoktur’’ diyerek Kâinat’taki Tek Varlık anlayışına gönderme yapmıştır… Burada söz konusu olan Varlığın birliğidir.

İbnü’l Arabi Hz.leri Vahdet-i Vücûdu kendisini başka her şeyi görmekten uzaklaştırıp, Tanrı’nın dışındaki her şeyin yokluğunu dile getirmesini sağlayan Fenâ (Hakk’ta yok olma) halinin bir sonucu olarak görmemektedir. Asla! O çokluğu görür ve müşâhedesi (şahitliği) ona çokluğun varlığını verir; baş gözü de çokluğu görür. Çokluk mevcuttur. Yani birliğin görülen çokluğu…

Ancak bu çokluk duyularla idrâk edilen bir çokluk olup, gerçek bir varlığa sahip değildir. Çokluk bir göz aldanışı İbnü’l Arabi’nin deyimiyle bir hayaldir. Ancak teorik düşünce yaratılmışların var olduğu fikrini verir. Varlığın birliği hükmünü veren müşâhededir. İbnü’l Arabi’nin bir yandan görülür ve müşâhede edilir çokluğu varsayması vahdet-i şuhûd ile çelişirken, öte yandan varlığın birliği anlayışına yine müşâhede sayesinde ulaştığını gözlemlemekteyiz. Birinci müşâhede bir gözlem iken, ikinci müşâhede tasavvufi keşfin bir mertebesidir (Perdenin açılması).

Vahdet-i Vücûd, her şey O’dur. Vahdet-i şühûd ise, her şey O’ndadır, O’nunladır anlamındadır. ‘’Allah sizden îman edip sâlih amel işleyenlere onları yeryüzünde halife kılacağını vaad etmiştir’’ (Nûr sûresi, 55)  ayeti gereği üç temel insan tipi tasvir edilir. Birincisi Şeriat ve Kelâm ehli din âlimleri, ikincisi târikatta ilerlemiş olan seçkinler yani ârifler, üçüncüsü Seçkinlerin seçkini olan hakîkate erenlerdir. Birinci gruptakiler her şeyi ‘’O’nda’’ gören mûhlislerdir. İkinci grup her şeyi ‘’O’nunla’’ gören âriflerdir. Üçüncü grup ise her şeyin ‘’O’’ olduğunu gören muvahhitlerdir (Birleyen).

Varlıkta Allah’tan başka bir şey yoktur. Hakîkat müşâhedede çoğalsa bile, varlıkta birdir. Şeyh gerçekte Kitap ve Sünnetle kendini sınırlamış bir düşünürdür. Onun Vahdet-i Vücûd anlayışı Kitap ve Sünnet hakkındaki tefekkürü,  ardından bu tefekkürü müşâhedesidir. Yine şeyhe göre Vücûd, gerçekte mümkinlerin (Allah dışındaki her şeyin) varlıklarının kendine bağlı olduğu Bir’dir ve Tevhid’in bir neticesidir.

Vahdet’i Vücûd, mazharların çokluğunda birliği görmeye değil, çokluğun varlığını red esasına dayanır. Çokluk akledilir ve görülür, fakat mevcut değildir. Hak bütün sûretlerde zuhûr ve her yönde tecellî edendir. O Tek varlık, eşya ise onun sayesinde mevcut, kendileri yönünden yokturlar. Halk; yani yaratma eylemi belirli bir zamanda meydana gelmiş de yaratılmışlar mevcut olmamıştır. Yaratma her anda devam eden sürekli bir eylemdir. Yaratma, Hakk’ın yaratılmışların sûretlerinde sürekli tecellîsidir. Buna göre yaratılmışlar, daima Hakk’a muhtaçtırlar, çünkü onlar kendileri yönünden mevcut değildirler. Dolayısıyla her nefeste esastaki yokluk hallerine döner. Hakk da her nefeste kendilerinde zuhûr etmekle onları var eder. Hakk’ın sûret itibariyle mevcutlara sirayeti olmasaydı, âlemin varlığı olamazdı. Sadece bir Vücûd vardır ve eşya da (şeyler) onunla mevcut, kendi başlarına Ma’dûmdur (yoktur). Her şey Hayal içinde hayaldir. Gerçek Varlık, isimleri yönünden değil, zâtı ve kendisi yönünden Allah’tır. Çokluğun varlığı Tek varlığın karşısında aynaların çokluğuyla anlatılır.  (İbnü’l Arabi Sözlüğü Syf. 505-511)

‘’Nihayetinde sadece Allah mutlak ve zorunlu varlığa sahiptir. Âlem kendi başına değil, O’nun vâsıtasıyla vardır. Şeyhe ‘’Eşya Allah ile aynı mıdır?’’ diye bir soru sorulsa, cevabı Evet ve Hayır olurdu. O/O değil (Hüve lâ Hüve) yani eşya (şeyler) O değildir, O’ndan gayrı da değildir. Bu soruya evet dense Allah nesnelerle sınırlandırılmış olurken, Hayır dense o zaman eşyayı ayrı bir varlık atfederek kendi kendine yettiğini söylemiş oluruz. (O Tenzih, O değil Teşbih’dir)

Oysa Allah Vahid’dir (Tek) ve var olan eşya O’nun vâsıtasıyla ve O’nun tarafından yaratılmıştır. Bu ‘’sırrı-ihlâstır’’ ve Yaratıcı ile Yaratılan, Ezel ve mahlûk (yaratılmış) arasında temel ayırımı koyan kaderin sırrıdır. Bu sır birçok insandan gizlenmiştir.

Âlemdeki her şey Allah’ın bir ismidir ve eşya O’nun bir tecellîsidir. İbnü’l Arabi Hz. âlemdeki bütün mahlûkatı Allah’ın sûretinin yansıdığı bir çeşit ‘’ayna’’ olarak tanımlamaktadır. Mutlak yokluk, mutlak varlığın karşısında bir aynadır. Varlık aynada kendi sûretini görür. Mutlak varlık da mutlak yokluk için aynadır. Mutlak yokluk Hakk’ın aynasında kendisini görmüş, gördüğü sûret onun sûreti olmuştur. Aynada gördüğü sûret, mümkünün kendisiyle nitelendiği yokluğun kendisidir.

Bu yüzden Dünya gerçek, daimi (kendi kendisine) bir varlık değildir. Çünkü sadece Allah bu şekilde tanımlanabilir.  Aynı şekilde Dünya daimi yoklukta değildir ve hep yoklukta kalamaz. Doğrusu Dünya daima, yaratılışın her anında varlık ve yokluk arasında dalgalanmaktadır. ‘’O her an yeni bir şe’n üzerinedir’’ (Rahman, 29)  ayeti gereği Yaratılış, Dünya ve Ahiret’te her nefes yenilenir. (İbnü’l Arabi’de Zaman ve Kozmoloji, Syf. 191-195)’’

Claude Addas; İbn Arabi/Dönüşü Olmayan Yolculuk adlı kitabında bu konuya şöyle değinir:  ‘’Birçok anlamının yanında ‘’bulmak’’ manasına gelen ve V C D kökünden türeyen ‘’Vücûd’’ kelimesi ilk kez Farabî (870-950) tarafından ‘’Varlık’’ manasında kullanılmıştır. Bunun yanında İbn Arabi’ye atfedilen Vahdet-i Vücûd tabiri Şeyh tarafından hiç kullanılmamıştır. Şeyh’in ifâde ettiği Varlığın Birliğidir. Şeyh’e göre, Mutlak Varlık’tan ayrı, müstakil bir zâtiyet olan âlem ancak bir hayalden ibâret olabilecektir, zira kendi varlığının gerçek bir kaynağı yoktur. Âlem ne saf varlık ne saf yokluktur. O tamamen sihirdir.

‘’Varolanlar’’ Hakk değildir ve O’nunla karşılaştırılamazlar, çünkü onlar mümkinlerin (Allah’ın dışındaki her şeyin) aynlarıdır. Âlem (Kosmos) Allah’tan başka olan her şeydir ve öyleyse, varolan ve varolmayan mümkinlerden ibarettir. ‘’Allah Mevcûd’dur ve O’ndan başka hiçbir şey yoktur.’’ Allah olmadan âlem varolamaz ve âlem olmadan Allah tecelli edemezdi. Ama bil ki, Allah’ın zâtından zâtına tecelli etmesi için âleme ihtiyacı yoktur ve O, zâtı itibariyle, âlemlerden ve hatta kendi isimlerinden müstağnidir (uzaktır). Buna karşılık, sıfatları ve isimleriyle tecellî ettiğinde, bu sıfat ve isimlerin hükümlerinin de tecellîsi gerekir ve bu da âlemi gerektirir.’’ (Syf. 84-96)

‘’Wıllıam C. Chıttıck;  İbn Arabi ‘ye giriş kitabında aynı noktalara değinir ve Tanrı’ya  ‘’Vücûd’’ der. Bu kelimenin Türkçe ve Arapça karşılığı  ‘’Varlık’’ veya ‘’Varoluş’’ anlamına gelmektedir. Tek bir Vücûd vardır, O da Allah’ın Vücûd’udur. Kosmos yani Evren de Allah dışındaki her şeydir. Yazara göre Şeyh hiçbir zaman Vahdet-i Vücûd terimini kullanmamıştır. Fakat İnsan-ı Kâmil mefhumunu tekrar tekrar kullanmıştır. Nihai gaye insanın kemâle ulaşmasıdır. Şeyh, Fusûsu’l Hikem adlı eserine Âdem fassıyla, yani dünyaya ilk ayak basan İnsan-ı Kâmil’i anlatarak başlamıştır. ( İnsan-ı Kâmil Hakk’ın sûretidir, yaratılmış dünya da İnsan-ı Kâmil gibi Hakk’ın sûretine göredir. İnsan-ı Kâmil, Külli Akıl/Akl-ı Küll olarak da adlandırılır. İlk yaratılan Akl-ı Küll’dür. Aynı zamanda da Cevher-i Ferd’dir. Âlemin yaradılışına vesile olan ‘’Tek Cevher’’dir ve Varlık Ağacı’nın tohumudur.  Zaman ve Kozmoloji)

İbnü’l Arabî Hz. göre; Vâhid (Bir) olan varlık, birliğinde durdukça zuhûru mümkün değildir. Vâhid ancak kendi sûreti ile çift hale gelmekte ve zuhûr etmektedir. Buna göre Hakk’ın vücûdu, varlığın sûreti olan insan ile çift hale gelmiştir.

İnsan (İnsan-ı Kâmil), Hakk’ın Zâtı’ndan ilk taayyün sonucu zuhûr eden ve tüm varlığı icmâlen kendinde barındıran ‘’Nûr-i Muhammedî’’ terimi yerine kullanılmıştır.

Yine Şeyh yaşadığı dönemde cesur bir açıklama yaparak şöyle der: Hakkın Vücûd’undan başka her şey hayaldir. O zaman herkes bir hayale tapmaktadır. Aslında herkes putperesttir. Çünkü kendi aklının ürettiği bir Tanrı’ya, yani kendine tapmaktadır.

Âlemdeki Şey’ler Zât-ı ilâhinin bir hayali ve tecellîsidir. Kişi Allah’ın sûretini bildiğinde, kendisinin de Allah’ın tecellîsinin sûretinde olduğunu bilir. Bilen Öznenin, bilinen nesneden başka bir şey olmadığını idrak eder. İdrak etme ve bilme fiili tam da Allah’ın kendisini kendisine açığa çıkarmasıdır. Kişinin kendisini bilmesi süreci hiçbir zaman bitmez, çünkü nefsin ne bu dünyada ne de öteki dünyada sahili yoktur.

Allah’tan başka her şey bâtıldır, yani gerçek, doğru ve uygun olmayandır. Allah’tan başka her şey şekline tanımlanabilecek olan âlem mutlak anlamda bâtıl değildir. Bilakis Hakk ile kıyaslandığında bâtıldır.’’ (51-67)

 ‘’Cihan bağında insan bir şecerdir (ağaçtır), gayrılar yaprak,

Nebîler meyvedir sen zübdesin (Çekirdek, öz),  yâ resulullah’’ (Niyâzî Mısrî Hz.)

 Kûr’an’ın âyetlerinden (işâretlerinden) kaynaklanan ve muhayyileye (hayale) dayanan anlatımlar aslında bir misâldir. Bu anlayış ile tüm varlık durumları mertebelerine göre kısımlandırılıp ÇEKİRDEK ile AĞAÇ ilişkisi üzerinden anlatılır. Çekirdeğe bakan birliği, dallara ve yapraklara bakan o çekirdekten ayrı olmayan çokluğu görür.

‘’Kün/Ol’’ emri bir çekirdek, Kâinat bir ağaçtır. Çekirdek boy vermeye başladığında önce iki dal belirir, sonra bu dallar çoğalırlar. Varlık irâde kökünden Kudret dallarına doğru uzanır. Dallanıp budaklanmanın çoğalması, Varlık düzeyini arttırdığından ve bu süreç her düzeyde ayrı bir görünüm kazandığından, bu dallar her boy verişinde ayrı bir hüviyet alırlar.

Ağacın ortaya çıkan dallarından yüksek mertebeli olanı mânâya, aşağı mertebeli olanı sûrete, kabuğu mülk âlemine, özü ve taşıdığı incelikleri melâkut âlemine, ağacın hayatı ve sürekliliğini sağlayan su Cebârut âlemine, ağacı çevreleyen sınırlar gök cisimlerine ve tüm Kâinata, ağacın yaprakları göğün tabakalarına işâret eder. Arş bu ağacın bir hazinesi, melekler arşta ikâmet eden ve ağacın işleriyle ilgilenen hizmetçileri gibidir. Ağacın dalları birbirinden farklı, meyveleri çeşit çeşittir. Çünkü ilâhi isimler zuhûr itibariye birbirinden farklı, o isimlerin tecellîlerine mazhar olanlar çeşit çeşittir.

Ağacın dallarından biri nûra, diğeri zûlmete bakar. Hayr nûrdan, şer zulmettendir. Âdem ise hem nûra, hem zûlmete, hem hayra hem şerre, hem melekliğe, hem de şeytanlığa kabiliyetlidir. Her insan kabiliyetince bu iki taraftan birine katılır. Âlemdeki sûretlerden her birinde insandan bir şeyler vardır. Küçük âlem olan insan ile büyük âlem olan Kâinat birbirinden ayrılamaz. Kâinat insan merkezli olarak düşünülür. İnsan kâinatın minyatürü, Kâinat ise insanın açılımı gibidir. Bu yüzden dağlarla kemikler, yollarla damarlar, güneşle rûh, akılla ay, yıldızlarla beş duyu organı arasında karşılaştırmalar yapılır.

Bu ağaçta var olan ve olacak her şey bir kitapta yazılıdır (Levh-i Mâhfûz). Cennet ve Cehennem bu ağacın meyvelerini koymak için hazırlanmış iki ambara benzer. Ağacın çiçeklenmesi Dünya, meyve vermesi Âhirettir. Çünkü bu ağaç ilâhi kudret ve ilâhi irâde ile varlığını sürdürmektedir. Yine de, dallar ve meyveler ne denli çeşitli olsalar da kök birdir. Başlangıcı bir olanın sonu da bir olacaktır ki, o da ‘’Kün’’ emridir.

Kün kelimesinde iki harf vardır (kef ve nun) ve her harfin iki yönü bulunur. Kef harfindeki bir yön mükemmelliğe, bir yön noksanlık ve örtülülüğe yani küfre, nun harfinde bir yön mârifete diğer yön inkâra dönüktür. Kün çekirdeği hep ikili biçimde dallanır. Varlık bir dairedir, başlangıç ve sonuç bu dairede birbirine kavuşur. Her şey bu daire içindedir ve ortaya çıkan ne varsa tekrar çıktığı asla geri döner. İşte Kün, dairede başlangıç ve sonun kesiştiği noktadır. Her şey kün emri ile başlayıp, miraç ile sona tamamlanır.

Çekirdek ve ağaçtan maksadın Meyve oluşu ve meyvenin içinde yine çekirdeği kendinde taşıması nedeniyle varılan nihayet Hakîkat-ı Muhammedi olmuştur. Varlık ile Muhammedi hakikat arasında bir sûret ve mânâ ilişkisi olduğu kabul edilir. Varlık ağacının mânâsı, meyvesi Hakîkat-i Muhammediyye yani ‘’İnsan-ı Kâmil’’, Hakîkat-i Muhammediyye’nin sûreti ise Varlık ağacıdır. (İbn Arabi Hz. Şeceretü’l Kevn /Varlık Ağacı)

7. Semâ’da bir makam olup, mahlûkatın amelleriyle varacağı son durak olarak ifâde edilen ‘’Sıdretü’l münteha’’ da bir ağaç olarak tasfir edilmiştir. ‘’kökü sabit ve dalları gökyüzündedir.’’  (İbrâhim sûresi, 24)

Yine kökü Semâ’da dalları yeryüzünde olan ‘’Tûba ağacı’’ da Hz. Âdem a.s. olarak tasfir edilir. Her iki ağaç da ‘’İnsan-ı Kâmil’’ i sembolize etmektedir.

Her ne ile sembolize edilirse edilsin Tek bir Hayat, tek bir Rûh ve Tek bir Varlık vardır ve O (Hüve), kendinden kendisiyle kendine, tecellî etmektedir.