VAHDET-İ VÜCÛD:
Vahdet; V H D kökünden türemiş olup, TEK
demektir. Vahid kelimesi de
aynı köktendir.
‘’Sizin ilâhınız tek (Vahid) ilâhtır,
artık ona teslim olunuz’’ (Hac sûresi, 34).
‘’Hani şöyle demiştiniz: Ey Mûsâ biz
tek (Vahid) yemeğe sabredemeyiz’’ (Bakara, 61)
Vahdet-i
Vücûd Tek Vücûd demektir. İbnü’l Arabî Hz. ‘’Varlık tektir,
Varlıkta Allah’tan başkası yoktur’’ diyerek Kâinat’taki Tek Varlık
anlayışına gönderme yapmıştır… Burada söz konusu olan Varlığın birliğidir.
İbnü’l Arabi
Hz.leri Vahdet-i Vücûdu kendisini başka her şeyi görmekten uzaklaştırıp,
Tanrı’nın dışındaki her şeyin yokluğunu dile getirmesini sağlayan Fenâ (Hakk’ta yok olma) halinin bir
sonucu olarak görmemektedir. Asla!
O çokluğu görür ve müşâhedesi (şahitliği) ona çokluğun varlığını verir; baş
gözü de çokluğu görür. Çokluk mevcuttur. Yani birliğin görülen çokluğu…
Ancak bu
çokluk duyularla idrâk edilen bir çokluk olup, gerçek bir varlığa sahip
değildir. Çokluk bir göz aldanışı İbnü’l Arabi’nin deyimiyle bir hayaldir.
Ancak teorik düşünce yaratılmışların var olduğu fikrini verir. Varlığın birliği
hükmünü veren müşâhededir. İbnü’l Arabi’nin bir yandan görülür ve müşâhede
edilir çokluğu varsayması vahdet-i
şuhûd ile çelişirken, öte yandan varlığın birliği anlayışına yine müşâhede
sayesinde ulaştığını gözlemlemekteyiz. Birinci müşâhede bir gözlem iken, ikinci
müşâhede tasavvufi keşfin bir mertebesidir (Perdenin açılması).
Vahdet-i Vücûd, her şey O’dur.
Vahdet-i şühûd ise, her şey O’ndadır, O’nunladır anlamındadır. ‘’Allah sizden îman edip sâlih
amel işleyenlere onları yeryüzünde halife kılacağını vaad etmiştir’’
(Nûr sûresi, 55) ayeti gereği üç temel
insan tipi tasvir edilir. Birincisi Şeriat ve Kelâm ehli din âlimleri, ikincisi
târikatta ilerlemiş olan seçkinler yani ârifler, üçüncüsü Seçkinlerin
seçkini olan hakîkate erenlerdir. Birinci gruptakiler her şeyi ‘’O’nda’’
gören mûhlislerdir. İkinci grup her şeyi ‘’O’nunla’’ gören
âriflerdir. Üçüncü grup ise her şeyin ‘’O’’ olduğunu gören muvahhitlerdir
(Birleyen).
Varlıkta
Allah’tan başka bir şey yoktur. Hakîkat müşâhedede çoğalsa bile, varlıkta
birdir. Şeyh gerçekte Kitap ve Sünnetle kendini sınırlamış bir düşünürdür. Onun
Vahdet-i Vücûd anlayışı Kitap ve Sünnet hakkındaki tefekkürü, ardından bu tefekkürü müşâhedesidir. Yine
şeyhe göre Vücûd, gerçekte mümkinlerin (Allah dışındaki her şeyin)
varlıklarının kendine bağlı olduğu Bir’dir ve Tevhid’in bir neticesidir.
Vahdet’i
Vücûd, mazharların çokluğunda birliği görmeye değil, çokluğun varlığını red esasına dayanır. Çokluk
akledilir ve görülür, fakat mevcut değildir. Hak bütün sûretlerde zuhûr ve her
yönde tecellî edendir. O Tek varlık, eşya ise onun sayesinde mevcut, kendileri
yönünden yokturlar. Halk; yani yaratma eylemi belirli bir zamanda meydana
gelmiş de yaratılmışlar mevcut olmamıştır. Yaratma her anda devam eden
sürekli bir eylemdir. Yaratma, Hakk’ın yaratılmışların sûretlerinde sürekli
tecellîsidir. Buna göre yaratılmışlar, daima Hakk’a muhtaçtırlar, çünkü onlar
kendileri yönünden mevcut değildirler. Dolayısıyla her nefeste esastaki yokluk
hallerine döner. Hakk da her nefeste kendilerinde zuhûr etmekle onları var
eder. Hakk’ın sûret itibariyle mevcutlara sirayeti olmasaydı, âlemin varlığı
olamazdı. Sadece bir Vücûd vardır ve
eşya da (şeyler) onunla mevcut, kendi başlarına Ma’dûmdur (yoktur). Her
şey Hayal içinde hayaldir. Gerçek Varlık, isimleri yönünden değil, zâtı ve
kendisi yönünden Allah’tır. Çokluğun varlığı Tek varlığın karşısında aynaların
çokluğuyla anlatılır. (İbnü’l Arabi
Sözlüğü Syf. 505-511)
‘’Nihayetinde
sadece Allah mutlak ve zorunlu varlığa sahiptir. Âlem kendi başına değil, O’nun
vâsıtasıyla vardır. Şeyhe ‘’Eşya Allah ile aynı mıdır?’’ diye
bir soru sorulsa, cevabı Evet ve
Hayır olurdu. O/O değil (Hüve
lâ Hüve) yani eşya (şeyler) O değildir, O’ndan gayrı da değildir. Bu
soruya evet dense Allah nesnelerle sınırlandırılmış olurken, Hayır dense o
zaman eşyayı ayrı bir varlık atfederek kendi kendine yettiğini söylemiş oluruz.
(O Tenzih, O değil Teşbih’dir)
Oysa Allah
Vahid’dir (Tek) ve var olan eşya O’nun vâsıtasıyla ve O’nun tarafından
yaratılmıştır. Bu ‘’sırrı-ihlâstır’’ ve Yaratıcı ile Yaratılan, Ezel ve mahlûk
(yaratılmış) arasında temel ayırımı koyan kaderin sırrıdır. Bu sır birçok
insandan gizlenmiştir.
Âlemdeki her
şey Allah’ın bir ismidir ve eşya O’nun bir tecellîsidir. İbnü’l Arabi Hz.
âlemdeki bütün mahlûkatı Allah’ın sûretinin yansıdığı bir çeşit ‘’ayna’’
olarak tanımlamaktadır. Mutlak yokluk, mutlak varlığın karşısında bir aynadır. Varlık
aynada kendi sûretini görür. Mutlak varlık da mutlak yokluk için aynadır.
Mutlak yokluk Hakk’ın aynasında kendisini görmüş, gördüğü sûret onun sûreti
olmuştur. Aynada gördüğü sûret, mümkünün
kendisiyle nitelendiği yokluğun kendisidir.
Bu yüzden Dünya
gerçek, daimi (kendi kendisine) bir varlık değildir. Çünkü sadece Allah bu şekilde
tanımlanabilir. Aynı şekilde Dünya daimi
yoklukta değildir ve hep yoklukta kalamaz. Doğrusu Dünya daima, yaratılışın her
anında varlık ve yokluk arasında dalgalanmaktadır. ‘’O her an yeni bir şe’n
üzerinedir’’ (Rahman, 29) ayeti
gereği Yaratılış, Dünya ve Ahiret’te her nefes yenilenir. (İbnü’l Arabi’de
Zaman ve Kozmoloji, Syf. 191-195)’’
Claude
Addas; İbn Arabi/Dönüşü Olmayan Yolculuk adlı kitabında bu konuya şöyle
değinir: ‘’Birçok anlamının yanında ‘’bulmak’’
manasına gelen ve V C D kökünden türeyen ‘’Vücûd’’ kelimesi ilk kez Farabî
(870-950) tarafından ‘’Varlık’’ manasında kullanılmıştır.
Bunun yanında İbn Arabi’ye atfedilen Vahdet-i Vücûd tabiri Şeyh tarafından
hiç kullanılmamıştır. Şeyh’in ifâde ettiği Varlığın Birliğidir. Şeyh’e
göre, Mutlak Varlık’tan ayrı, müstakil bir zâtiyet olan âlem ancak bir hayalden
ibâret olabilecektir, zira kendi varlığının gerçek bir kaynağı yoktur. Âlem ne
saf varlık ne saf yokluktur. O tamamen sihirdir.
‘’Varolanlar’’
Hakk değildir ve O’nunla karşılaştırılamazlar, çünkü onlar mümkinlerin
(Allah’ın dışındaki her şeyin) aynlarıdır. Âlem (Kosmos) Allah’tan başka olan
her şeydir ve öyleyse, varolan ve varolmayan mümkinlerden ibarettir. ‘’Allah
Mevcûd’dur ve O’ndan başka hiçbir şey yoktur.’’ Allah olmadan âlem
varolamaz ve âlem olmadan Allah tecelli edemezdi. Ama bil ki, Allah’ın zâtından
zâtına tecelli etmesi için âleme ihtiyacı yoktur ve O, zâtı itibariyle,
âlemlerden ve hatta kendi isimlerinden müstağnidir (uzaktır). Buna karşılık,
sıfatları ve isimleriyle tecellî ettiğinde, bu sıfat ve isimlerin hükümlerinin
de tecellîsi gerekir ve bu da âlemi gerektirir.’’ (Syf. 84-96)
‘’Wıllıam C.
Chıttıck; İbn Arabi ‘ye giriş kitabında
aynı noktalara değinir ve Tanrı’ya ‘’Vücûd’’
der. Bu kelimenin Türkçe ve Arapça karşılığı ‘’Varlık’’ veya ‘’Varoluş’’ anlamına
gelmektedir. Tek bir Vücûd vardır, O da Allah’ın Vücûd’udur. Kosmos yani
Evren de Allah dışındaki her şeydir. Yazara göre Şeyh hiçbir zaman Vahdet-i
Vücûd terimini kullanmamıştır. Fakat İnsan-ı
Kâmil mefhumunu tekrar tekrar kullanmıştır. Nihai gaye insanın kemâle
ulaşmasıdır. Şeyh, Fusûsu’l Hikem adlı eserine Âdem fassıyla, yani dünyaya ilk
ayak basan İnsan-ı Kâmil’i anlatarak
başlamıştır. ( İnsan-ı Kâmil Hakk’ın sûretidir, yaratılmış dünya da İnsan-ı Kâmil
gibi Hakk’ın sûretine göredir. İnsan-ı Kâmil, Külli Akıl/Akl-ı Küll olarak da
adlandırılır. İlk yaratılan Akl-ı Küll’dür. Aynı zamanda da Cevher-i Ferd’dir.
Âlemin yaradılışına vesile olan ‘’Tek Cevher’’dir ve Varlık Ağacı’nın
tohumudur. Zaman ve Kozmoloji)
İbnü’l Arabî
Hz. göre; Vâhid (Bir) olan varlık, birliğinde durdukça zuhûru mümkün değildir.
Vâhid ancak kendi sûreti ile çift hale
gelmekte ve zuhûr etmektedir. Buna göre Hakk’ın vücûdu, varlığın sûreti olan insan ile çift hale gelmiştir.
İnsan (İnsan-ı Kâmil), Hakk’ın Zâtı’ndan ilk taayyün sonucu
zuhûr eden ve tüm varlığı icmâlen kendinde barındıran ‘’Nûr-i Muhammedî’’
terimi yerine kullanılmıştır.
Yine Şeyh
yaşadığı dönemde cesur bir açıklama yaparak şöyle der: Hakkın Vücûd’undan başka
her şey hayaldir. O zaman herkes bir hayale tapmaktadır. Aslında herkes
putperesttir. Çünkü kendi aklının ürettiği bir Tanrı’ya, yani kendine
tapmaktadır.
Âlemdeki
Şey’ler Zât-ı ilâhinin bir hayali ve tecellîsidir. Kişi Allah’ın sûretini
bildiğinde, kendisinin de Allah’ın tecellîsinin sûretinde olduğunu bilir. Bilen
Öznenin, bilinen nesneden başka bir şey olmadığını idrak eder. İdrak etme ve
bilme fiili tam da Allah’ın kendisini kendisine açığa çıkarmasıdır. Kişinin
kendisini bilmesi süreci hiçbir zaman bitmez, çünkü nefsin ne bu dünyada ne de
öteki dünyada sahili yoktur.
Allah’tan
başka her şey bâtıldır, yani gerçek, doğru ve uygun olmayandır. Allah’tan başka
her şey şekline tanımlanabilecek olan âlem mutlak anlamda bâtıl değildir.
Bilakis Hakk ile kıyaslandığında bâtıldır.’’ (51-67)
‘’Cihan bağında insan bir şecerdir (ağaçtır),
gayrılar yaprak,
Nebîler
meyvedir sen zübdesin (Çekirdek, öz), yâ
resulullah’’ (Niyâzî Mısrî Hz.)
‘’Kün/Ol’’
emri bir çekirdek, Kâinat bir ağaçtır. Çekirdek boy vermeye başladığında önce
iki dal belirir, sonra bu dallar çoğalırlar. Varlık irâde kökünden Kudret
dallarına doğru uzanır. Dallanıp budaklanmanın çoğalması, Varlık düzeyini
arttırdığından ve bu süreç her düzeyde ayrı bir görünüm kazandığından, bu
dallar her boy verişinde ayrı bir hüviyet alırlar.
Ağacın
ortaya çıkan dallarından yüksek mertebeli olanı mânâya, aşağı mertebeli olanı
sûrete, kabuğu mülk âlemine, özü ve taşıdığı incelikleri melâkut
âlemine, ağacın hayatı ve sürekliliğini sağlayan su Cebârut âlemine,
ağacı çevreleyen sınırlar gök cisimlerine ve tüm Kâinata, ağacın yaprakları
göğün tabakalarına işâret eder. Arş bu ağacın bir hazinesi, melekler arşta
ikâmet eden ve ağacın işleriyle ilgilenen hizmetçileri gibidir. Ağacın dalları
birbirinden farklı, meyveleri çeşit çeşittir. Çünkü ilâhi isimler zuhûr
itibariye birbirinden farklı, o isimlerin tecellîlerine mazhar olanlar çeşit
çeşittir.
Ağacın
dallarından biri nûra, diğeri zûlmete bakar. Hayr nûrdan, şer zulmettendir.
Âdem ise hem nûra, hem zûlmete, hem hayra hem şerre, hem melekliğe, hem de
şeytanlığa kabiliyetlidir. Her insan kabiliyetince bu iki taraftan birine
katılır. Âlemdeki sûretlerden her birinde insandan bir şeyler vardır. Küçük
âlem olan insan ile büyük âlem olan Kâinat birbirinden ayrılamaz. Kâinat insan
merkezli olarak düşünülür. İnsan kâinatın minyatürü, Kâinat ise insanın açılımı
gibidir. Bu yüzden dağlarla kemikler, yollarla damarlar, güneşle rûh, akılla
ay, yıldızlarla beş duyu organı arasında karşılaştırmalar yapılır.
Bu ağaçta
var olan ve olacak her şey bir kitapta yazılıdır (Levh-i Mâhfûz). Cennet ve
Cehennem bu ağacın meyvelerini koymak için hazırlanmış iki ambara benzer.
Ağacın çiçeklenmesi Dünya, meyve vermesi Âhirettir. Çünkü bu ağaç ilâhi kudret
ve ilâhi irâde ile varlığını sürdürmektedir. Yine de, dallar ve meyveler ne
denli çeşitli olsalar da kök birdir. Başlangıcı bir olanın sonu da bir
olacaktır ki, o da ‘’Kün’’ emridir.
Kün
kelimesinde iki harf vardır (kef ve nun) ve her harfin iki yönü bulunur. Kef
harfindeki bir yön mükemmelliğe, bir yön noksanlık ve örtülülüğe yani küfre,
nun harfinde bir yön mârifete diğer yön inkâra dönüktür. Kün çekirdeği hep
ikili biçimde dallanır. Varlık bir dairedir, başlangıç ve sonuç bu dairede
birbirine kavuşur. Her şey bu daire içindedir ve ortaya çıkan ne varsa tekrar
çıktığı asla geri döner. İşte Kün, dairede başlangıç ve sonun kesiştiği
noktadır. Her şey kün emri ile başlayıp, miraç ile sona tamamlanır.
Çekirdek ve
ağaçtan maksadın Meyve oluşu ve meyvenin içinde yine çekirdeği kendinde taşıması
nedeniyle varılan nihayet Hakîkat-ı Muhammedi olmuştur. Varlık ile Muhammedi hakikat
arasında bir sûret ve mânâ ilişkisi olduğu kabul edilir. Varlık ağacının mânâsı,
meyvesi Hakîkat-i
Muhammediyye yani ‘’İnsan-ı Kâmil’’, Hakîkat-i Muhammediyye’nin sûreti ise Varlık
ağacıdır. (İbn Arabi Hz. Şeceretü’l Kevn /Varlık Ağacı)
7. Semâ’da
bir makam olup, mahlûkatın amelleriyle varacağı son durak olarak ifâde edilen ‘’Sıdretü’l
münteha’’ da bir ağaç olarak tasfir edilmiştir. ‘’kökü sabit ve dalları
gökyüzündedir.’’ (İbrâhim
sûresi, 24)
Yine kökü
Semâ’da dalları yeryüzünde olan ‘’Tûba ağacı’’ da Hz. Âdem a.s.
olarak tasfir edilir. Her iki ağaç da ‘’İnsan-ı Kâmil’’ i sembolize
etmektedir.
Her ne ile sembolize edilirse edilsin
Tek bir Hayat, tek bir Rûh ve Tek bir Varlık vardır ve O (Hüve), kendinden
kendisiyle kendine, tecellî etmektedir.