28 Ocak 2026 Çarşamba

VAHDET-İ VÜCÛD:

Vahdet; V H D kökünden türemiş olup, TEK demektir. Vahid kelimesi de aynı köktendir.

‘’Sizin ilâhınız tek (Vahid) ilâhtır, artık ona teslim olunuz’’ (Hac sûresi, 34).

‘’Hani şöyle demiştiniz: Ey Mûsâ biz tek (Vahid) yemeğe sabredemeyiz’’ (Bakara, 61)

Vahdet-i Vücûd Tek Vücûd demektir. İbnü’l Arabî Hz. ‘’Varlık tektir, Varlıkta Allah’tan başkası yoktur’’ diyerek Kâinat’taki Tek Varlık anlayışına gönderme yapmıştır… Burada söz konusu olan Varlığın birliğidir.

İbnü’l Arabi Hz.leri Vahdet-i Vücûdu kendisini başka her şeyi görmekten uzaklaştırıp, Tanrı’nın dışındaki her şeyin yokluğunu dile getirmesini sağlayan Fenâ (Hakk’ta yok olma) halinin bir sonucu olarak görmemektedir. Asla! O çokluğu görür ve müşâhedesi (şahitliği) ona çokluğun varlığını verir; baş gözü de çokluğu görür. Çokluk mevcuttur. Yani birliğin görülen çokluğu…

Ancak bu çokluk duyularla idrâk edilen bir çokluk olup, gerçek bir varlığa sahip değildir. Çokluk bir göz aldanışı İbnü’l Arabi’nin deyimiyle bir hayaldir. Ancak teorik düşünce yaratılmışların var olduğu fikrini verir. Varlığın birliği hükmünü veren müşâhededir. İbnü’l Arabi’nin bir yandan görülür ve müşâhede edilir çokluğu varsayması vahdet-i şuhûd ile çelişirken, öte yandan varlığın birliği anlayışına yine müşâhede sayesinde ulaştığını gözlemlemekteyiz. Birinci müşâhede bir gözlem iken, ikinci müşâhede tasavvufi keşfin bir mertebesidir (Perdenin açılması).

Vahdet-i Vücûd, her şey O’dur. Vahdet-i şühûd ise, her şey O’ndadır, O’nunladır anlamındadır. ‘’Allah sizden îman edip sâlih amel işleyenlere onları yeryüzünde halife kılacağını vaad etmiştir’’ (Nûr sûresi, 55)  ayeti gereği üç temel insan tipi tasvir edilir. Birincisi Şeriat ve Kelâm ehli din âlimleri, ikincisi târikatta ilerlemiş olan seçkinler yani ârifler, üçüncüsü Seçkinlerin seçkini olan hakîkate erenlerdir. Birinci gruptakiler her şeyi ‘’O’nda’’ gören mûhlislerdir. İkinci grup her şeyi ‘’O’nunla’’ gören âriflerdir. Üçüncü grup ise her şeyin ‘’O’’ olduğunu gören muvahhitlerdir (Birleyen).

Varlıkta Allah’tan başka bir şey yoktur. Hakîkat müşâhedede çoğalsa bile, varlıkta birdir. Şeyh gerçekte Kitap ve Sünnetle kendini sınırlamış bir düşünürdür. Onun Vahdet-i Vücûd anlayışı Kitap ve Sünnet hakkındaki tefekkürü,  ardından bu tefekkürü müşâhedesidir. Yine şeyhe göre Vücûd, gerçekte mümkinlerin (Allah dışındaki her şeyin) varlıklarının kendine bağlı olduğu Bir’dir ve Tevhid’in bir neticesidir.

Vahdet’i Vücûd, mazharların çokluğunda birliği görmeye değil, çokluğun varlığını red esasına dayanır. Çokluk akledilir ve görülür, fakat mevcut değildir. Hak bütün sûretlerde zuhûr ve her yönde tecellî edendir. O Tek varlık, eşya ise onun sayesinde mevcut, kendileri yönünden yokturlar. Halk; yani yaratma eylemi belirli bir zamanda meydana gelmiş de yaratılmışlar mevcut olmamıştır. Yaratma her anda devam eden sürekli bir eylemdir. Yaratma, Hakk’ın yaratılmışların sûretlerinde sürekli tecellîsidir. Buna göre yaratılmışlar, daima Hakk’a muhtaçtırlar, çünkü onlar kendileri yönünden mevcut değildirler. Dolayısıyla her nefeste esastaki yokluk hallerine döner. Hakk da her nefeste kendilerinde zuhûr etmekle onları var eder. Hakk’ın sûret itibariyle mevcutlara sirayeti olmasaydı, âlemin varlığı olamazdı. Sadece bir Vücûd vardır ve eşya da (şeyler) onunla mevcut, kendi başlarına Ma’dûmdur (yoktur). Her şey Hayal içinde hayaldir. Gerçek Varlık, isimleri yönünden değil, zâtı ve kendisi yönünden Allah’tır. Çokluğun varlığı Tek varlığın karşısında aynaların çokluğuyla anlatılır.  (İbnü’l Arabi Sözlüğü Syf. 505-511)

‘’Nihayetinde sadece Allah mutlak ve zorunlu varlığa sahiptir. Âlem kendi başına değil, O’nun vâsıtasıyla vardır. Şeyhe ‘’Eşya Allah ile aynı mıdır?’’ diye bir soru sorulsa, cevabı Evet ve Hayır olurdu. O/O değil (Hüve lâ Hüve) yani eşya (şeyler) O değildir, O’ndan gayrı da değildir. Bu soruya evet dense Allah nesnelerle sınırlandırılmış olurken, Hayır dense o zaman eşyayı ayrı bir varlık atfederek kendi kendine yettiğini söylemiş oluruz. (O Tenzih, O değil Teşbih’dir)

Oysa Allah Vahid’dir (Tek) ve var olan eşya O’nun vâsıtasıyla ve O’nun tarafından yaratılmıştır. Bu ‘’sırrı-ihlâstır’’ ve Yaratıcı ile Yaratılan, Ezel ve mahlûk (yaratılmış) arasında temel ayırımı koyan kaderin sırrıdır. Bu sır birçok insandan gizlenmiştir.

Âlemdeki her şey Allah’ın bir ismidir ve eşya O’nun bir tecellîsidir. İbnü’l Arabi Hz. âlemdeki bütün mahlûkatı Allah’ın sûretinin yansıdığı bir çeşit ‘’ayna’’ olarak tanımlamaktadır. Mutlak yokluk, mutlak varlığın karşısında bir aynadır. Varlık aynada kendi sûretini görür. Mutlak varlık da mutlak yokluk için aynadır. Mutlak yokluk Hakk’ın aynasında kendisini görmüş, gördüğü sûret onun sûreti olmuştur. Aynada gördüğü sûret, mümkünün kendisiyle nitelendiği yokluğun kendisidir.

Bu yüzden Dünya gerçek, daimi (kendi kendisine) bir varlık değildir. Çünkü sadece Allah bu şekilde tanımlanabilir.  Aynı şekilde Dünya daimi yoklukta değildir ve hep yoklukta kalamaz. Doğrusu Dünya daima, yaratılışın her anında varlık ve yokluk arasında dalgalanmaktadır. ‘’O her an yeni bir şe’n üzerinedir’’ (Rahman, 29)  ayeti gereği Yaratılış, Dünya ve Ahiret’te her nefes yenilenir. (İbnü’l Arabi’de Zaman ve Kozmoloji, Syf. 191-195)’’

Claude Addas; İbn Arabi/Dönüşü Olmayan Yolculuk adlı kitabında bu konuya şöyle değinir:  ‘’Birçok anlamının yanında ‘’bulmak’’ manasına gelen ve V C D kökünden türeyen ‘’Vücûd’’ kelimesi ilk kez Farabî (870-950) tarafından ‘’Varlık’’ manasında kullanılmıştır. Bunun yanında İbn Arabi’ye atfedilen Vahdet-i Vücûd tabiri Şeyh tarafından hiç kullanılmamıştır. Şeyh’in ifâde ettiği Varlığın Birliğidir. Şeyh’e göre, Mutlak Varlık’tan ayrı, müstakil bir zâtiyet olan âlem ancak bir hayalden ibâret olabilecektir, zira kendi varlığının gerçek bir kaynağı yoktur. Âlem ne saf varlık ne saf yokluktur. O tamamen sihirdir.

‘’Varolanlar’’ Hakk değildir ve O’nunla karşılaştırılamazlar, çünkü onlar mümkinlerin (Allah’ın dışındaki her şeyin) aynlarıdır. Âlem (Kosmos) Allah’tan başka olan her şeydir ve öyleyse, varolan ve varolmayan mümkinlerden ibarettir. ‘’Allah Mevcûd’dur ve O’ndan başka hiçbir şey yoktur.’’ Allah olmadan âlem varolamaz ve âlem olmadan Allah tecelli edemezdi. Ama bil ki, Allah’ın zâtından zâtına tecelli etmesi için âleme ihtiyacı yoktur ve O, zâtı itibariyle, âlemlerden ve hatta kendi isimlerinden müstağnidir (uzaktır). Buna karşılık, sıfatları ve isimleriyle tecellî ettiğinde, bu sıfat ve isimlerin hükümlerinin de tecellîsi gerekir ve bu da âlemi gerektirir.’’ (Syf. 84-96)

‘’Wıllıam C. Chıttıck;  İbn Arabi ‘ye giriş kitabında aynı noktalara değinir ve Tanrı’ya  ‘’Vücûd’’ der. Bu kelimenin Türkçe ve Arapça karşılığı  ‘’Varlık’’ veya ‘’Varoluş’’ anlamına gelmektedir. Tek bir Vücûd vardır, O da Allah’ın Vücûd’udur. Kosmos yani Evren de Allah dışındaki her şeydir. Yazara göre Şeyh hiçbir zaman Vahdet-i Vücûd terimini kullanmamıştır. Fakat İnsan-ı Kâmil mefhumunu tekrar tekrar kullanmıştır. Nihai gaye insanın kemâle ulaşmasıdır. Şeyh, Fusûsu’l Hikem adlı eserine Âdem fassıyla, yani dünyaya ilk ayak basan İnsan-ı Kâmil’i anlatarak başlamıştır. ( İnsan-ı Kâmil Hakk’ın sûretidir, yaratılmış dünya da İnsan-ı Kâmil gibi Hakk’ın sûretine göredir. İnsan-ı Kâmil, Külli Akıl/Akl-ı Küll olarak da adlandırılır. İlk yaratılan Akl-ı Küll’dür. Aynı zamanda da Cevher-i Ferd’dir. Âlemin yaradılışına vesile olan ‘’Tek Cevher’’dir ve Varlık Ağacı’nın tohumudur.  Zaman ve Kozmoloji)

İbnü’l Arabî Hz. göre; Vâhid (Bir) olan varlık, birliğinde durdukça zuhûru mümkün değildir. Vâhid ancak kendi sûreti ile çift hale gelmekte ve zuhûr etmektedir. Buna göre Hakk’ın vücûdu, varlığın sûreti olan insan ile çift hale gelmiştir.

İnsan (İnsan-ı Kâmil), Hakk’ın Zâtı’ndan ilk taayyün sonucu zuhûr eden ve tüm varlığı icmâlen kendinde barındıran ‘’Nûr-i Muhammedî’’ terimi yerine kullanılmıştır.

Yine Şeyh yaşadığı dönemde cesur bir açıklama yaparak şöyle der: Hakkın Vücûd’undan başka her şey hayaldir. O zaman herkes bir hayale tapmaktadır. Aslında herkes putperesttir. Çünkü kendi aklının ürettiği bir Tanrı’ya, yani kendine tapmaktadır.

Âlemdeki Şey’ler Zât-ı ilâhinin bir hayali ve tecellîsidir. Kişi Allah’ın sûretini bildiğinde, kendisinin de Allah’ın tecellîsinin sûretinde olduğunu bilir. Bilen Öznenin, bilinen nesneden başka bir şey olmadığını idrak eder. İdrak etme ve bilme fiili tam da Allah’ın kendisini kendisine açığa çıkarmasıdır. Kişinin kendisini bilmesi süreci hiçbir zaman bitmez, çünkü nefsin ne bu dünyada ne de öteki dünyada sahili yoktur.

Allah’tan başka her şey bâtıldır, yani gerçek, doğru ve uygun olmayandır. Allah’tan başka her şey şekline tanımlanabilecek olan âlem mutlak anlamda bâtıl değildir. Bilakis Hakk ile kıyaslandığında bâtıldır.’’ (51-67)

 ‘’Cihan bağında insan bir şecerdir (ağaçtır), gayrılar yaprak,

Nebîler meyvedir sen zübdesin (Çekirdek, öz),  yâ resulullah’’ (Niyâzî Mısrî Hz.)

 Kûr’an’ın âyetlerinden (işâretlerinden) kaynaklanan ve muhayyileye (hayale) dayanan anlatımlar aslında bir misâldir. Bu anlayış ile tüm varlık durumları mertebelerine göre kısımlandırılıp ÇEKİRDEK ile AĞAÇ ilişkisi üzerinden anlatılır. Çekirdeğe bakan birliği, dallara ve yapraklara bakan o çekirdekten ayrı olmayan çokluğu görür.

‘’Kün/Ol’’ emri bir çekirdek, Kâinat bir ağaçtır. Çekirdek boy vermeye başladığında önce iki dal belirir, sonra bu dallar çoğalırlar. Varlık irâde kökünden Kudret dallarına doğru uzanır. Dallanıp budaklanmanın çoğalması, Varlık düzeyini arttırdığından ve bu süreç her düzeyde ayrı bir görünüm kazandığından, bu dallar her boy verişinde ayrı bir hüviyet alırlar.

Ağacın ortaya çıkan dallarından yüksek mertebeli olanı mânâya, aşağı mertebeli olanı sûrete, kabuğu mülk âlemine, özü ve taşıdığı incelikleri melâkut âlemine, ağacın hayatı ve sürekliliğini sağlayan su Cebârut âlemine, ağacı çevreleyen sınırlar gök cisimlerine ve tüm Kâinata, ağacın yaprakları göğün tabakalarına işâret eder. Arş bu ağacın bir hazinesi, melekler arşta ikâmet eden ve ağacın işleriyle ilgilenen hizmetçileri gibidir. Ağacın dalları birbirinden farklı, meyveleri çeşit çeşittir. Çünkü ilâhi isimler zuhûr itibariye birbirinden farklı, o isimlerin tecellîlerine mazhar olanlar çeşit çeşittir.

Ağacın dallarından biri nûra, diğeri zûlmete bakar. Hayr nûrdan, şer zulmettendir. Âdem ise hem nûra, hem zûlmete, hem hayra hem şerre, hem melekliğe, hem de şeytanlığa kabiliyetlidir. Her insan kabiliyetince bu iki taraftan birine katılır. Âlemdeki sûretlerden her birinde insandan bir şeyler vardır. Küçük âlem olan insan ile büyük âlem olan Kâinat birbirinden ayrılamaz. Kâinat insan merkezli olarak düşünülür. İnsan kâinatın minyatürü, Kâinat ise insanın açılımı gibidir. Bu yüzden dağlarla kemikler, yollarla damarlar, güneşle rûh, akılla ay, yıldızlarla beş duyu organı arasında karşılaştırmalar yapılır.

Bu ağaçta var olan ve olacak her şey bir kitapta yazılıdır (Levh-i Mâhfûz). Cennet ve Cehennem bu ağacın meyvelerini koymak için hazırlanmış iki ambara benzer. Ağacın çiçeklenmesi Dünya, meyve vermesi Âhirettir. Çünkü bu ağaç ilâhi kudret ve ilâhi irâde ile varlığını sürdürmektedir. Yine de, dallar ve meyveler ne denli çeşitli olsalar da kök birdir. Başlangıcı bir olanın sonu da bir olacaktır ki, o da ‘’Kün’’ emridir.

Kün kelimesinde iki harf vardır (kef ve nun) ve her harfin iki yönü bulunur. Kef harfindeki bir yön mükemmelliğe, bir yön noksanlık ve örtülülüğe yani küfre, nun harfinde bir yön mârifete diğer yön inkâra dönüktür. Kün çekirdeği hep ikili biçimde dallanır. Varlık bir dairedir, başlangıç ve sonuç bu dairede birbirine kavuşur. Her şey bu daire içindedir ve ortaya çıkan ne varsa tekrar çıktığı asla geri döner. İşte Kün, dairede başlangıç ve sonun kesiştiği noktadır. Her şey kün emri ile başlayıp, miraç ile sona tamamlanır.

Çekirdek ve ağaçtan maksadın Meyve oluşu ve meyvenin içinde yine çekirdeği kendinde taşıması nedeniyle varılan nihayet Hakîkat-ı Muhammedi olmuştur. Varlık ile Muhammedi hakikat arasında bir sûret ve mânâ ilişkisi olduğu kabul edilir. Varlık ağacının mânâsı, meyvesi Hakîkat-i Muhammediyye yani ‘’İnsan-ı Kâmil’’, Hakîkat-i Muhammediyye’nin sûreti ise Varlık ağacıdır. (İbn Arabi Hz. Şeceretü’l Kevn /Varlık Ağacı)

7. Semâ’da bir makam olup, mahlûkatın amelleriyle varacağı son durak olarak ifâde edilen ‘’Sıdretü’l münteha’’ da bir ağaç olarak tasfir edilmiştir. ‘’kökü sabit ve dalları gökyüzündedir.’’  (İbrâhim sûresi, 24)

Yine kökü Semâ’da dalları yeryüzünde olan ‘’Tûba ağacı’’ da Hz. Âdem a.s. olarak tasfir edilir. Her iki ağaç da ‘’İnsan-ı Kâmil’’ i sembolize etmektedir.

Her ne ile sembolize edilirse edilsin Tek bir Hayat, tek bir Rûh ve Tek bir Varlık vardır ve O (Hüve), kendinden kendisiyle kendine, tecellî etmektedir.

8 Ocak 2026 Perşembe

VARLIK, BİLGİ VE İNSAN:

VARLIK: Öncelikle bütün ilimlerin konusu varlıktır. Her bilim bir varlık konusunu inceler. Varlık/Vücûd kavramı çok anlamlı bir terim olup, hem ortaya çıkmak, hem de ‘’mertebelerde görünmek’’ mânâsında kullanılır. Ancak ‘‘Vücûd’’ un ‘’var olmak’’ anlamı sadece Hakk’a aittir ve bu anlamın mevcûda yüklenmesi mümkün değildir. Vücûd kelimesinin asıl mânâsı her şeyin kendisiyle var olduğu, çoğalması mümkün olmayan tek bir hakîkattir. Dışta görülen her şey ‘’hakîkatü’l-vücûd’’ un farklı mertebelerde görülmesinden ibârettir. Yine vücûd, ilâhi ilimde sâbit bulunan, daha sonra da rûhlar âleminde tahakkuk eden ‘’şey’’ in dış dünyada zuhûrudur. Dış dünyada varlık kazanmamış, ancak ilimde var olan hakîkatlere ‘’a’yân-ı sâbite’’ denir. A’yân-ı sâbite (sabit hakîkatler) yok iken var edilmemiş, ‘’sübut’’ denilen (zihindeki) bir varlık çeşidinden ‘’vücûd’’ denilen başka bir varlık çeşidine geçmiştir. Öyleyse yaratmak sübut halinde bulunan ‘’şey’’ lere vücûd vermekten ibârettir. Öte yandan vücûddan sübuta dönüş de bir yok oluş değildir.

Bu anlamda vücûd ve adem (varlık ve yokluk) denildiğinde, varlık; ilim, rahmet ve nûr, yokluk; zûlmet (karanlık) ile sembolize edilir. Zûlmet, adem (yokluk/karanlık) olup nûrun aksine hem zâhir değildir, hem de açık olanı gizler. Bu sebeple vücûd tümüyle hayır, adem ise tümüyle şerden ibârettir. Bununla birlikte, karanlık nûrun, adem ise varlığın idrâkine vâsıta olduğu için değerlidir. Adem varlık için bir ayna işlevi görür, çünkü her şey zıddıyla açığa çıkar. 

Sûfiler, bir taraftan âlemin hayalden ibâret olduğunu söylerken diğer taraftan reddi mümkün olmayan kesretin izâhı için çeşitli usuller tâkip etmişlerdir. Bir ile çok arasındaki ilişki nedir? Hak, zâti birliği bakımından el-Ahad, sıfâti birliği/bütünlüğü bakımından el-Vâhid’dir. Sıfatlar zâtın ne aynıdır ne gayrıdır. Çokluk vahdâniyet mertebesindeki birliğinden zuhûr eder. Zuhûr, tekrar ile temsil edilmiştir. Mesela ‘’iki’’, tek sûrette birleşen ’’bir’’ ile ‘’bir’’ in toplamından meydana gelir. Yine nasıl ki, ‘’bir’’ sayı mertebelerinde zuhûr ediyor fakat ‘’bir’’ olma özelliğini kaybetmiyorsa Mutlak vücûd da mazharlarında zuhûr etmekle beraber hakîki birliğinden çıkmaz. Anlatılmak istenen, âlemdeki tüm mazharların aslında Hakk’ın dışında bir şey olmadığını ispat etmektir. Mevcut Hakk’ı açığa çıkarır. Her sayı nasıl ‘’bir’’ in mertebeleri ise, a’yân-ı sâbiteden açığa çıkan ilâhi isim ve rabbani sıfatlar da, Hakk’ın hakîkatinin mevcutların sûretlerinde ayrışarak zuhûr etmesidir. İlâhi isimler, zâta işaret ettikleri yönden müsemmanın (isimlendirenin) ta kendisi iken, özel anlamları yani Rab isimleri yönünden müsemmadan başkadır.

Yaradılışın en temel unsurlarından biri ‘’a’yân-ı sâbite’’ dir. A’yân-ı sâbite zâtın ayn’ıdır. İlâhi zâttan taşan ilk sûretler ‘’feyzi akdes’’ ve ‘’ilk tecellî’’ olarak adlandırılır. Taşmanın iki sebebi vardır. Birincisi zâttan taşan sevgi, ikincisi Hak’tan başka kimsenin bilmediği gayb anahtarlarının zuhûr ve kemâl talepleri. Öyleyse âlem zâtın değil, isimlerle sıfatların gereği olarak zuhûr etmiştir. İsimlere ve ‘’ayn’’lara feyz-i akdes’ten sürekli olarak gelen feyz, feyz-i mukaddes ile isimlere ve hariçteki varlıklara aktarılır. Feyiz mevcutlara hem vâsıtalı, hem de vâsıtasız olarak ulaşır.

İlki vech-i hass yoluyla, ikincisi ise her bir ‘’ayn’’ ın, kendi altındaki ‘’ayn’’a bu feyzi ulaştırmasıyla gerçekleşir. Bu zincir şahıslara kadar devam eder. Feyz kesintisizdir ve ‘’ayn’’lara gelen feyz kesilirse bunların mevcûdiyeti ortadan kalkar.

Âlem sürekli olarak ilâhi hazinelerden yardım alır ve bu kaynaktan gelen feyz, yine kendi kaynağına döner. Tecellîde tekrar olmayıp mazharlara gelen tecellî sürekli yenilenir. Bu yenilenmeye bağlı olarak tecellîyi alan her mazharda her an fenâ ve bekâ gerçekleşir. Her tecellî yeni bir yaratma, yani  ‘’bekâ’’ demektir. Her bekânın hemen ardından yine ‘’fenâ’’ gelir. Ancak bunun farkına varılmaz.

‘’Birden ancak bir çıkar’’ anlayışına göre ikinci ‘’bir’’ Rahmani nefestir (feyz-i akdes’in nefes ile tecellisi). Felsefecilerin dediği gibi ‘’ilk akıl’’ değildir.

Öyleyse, Tanrı’dan zuhûr eden ilk şey varlık tecellisi olan Rahmani nefes çokluğun hem zuhûrunu, hem de kalıcılığını sağlayan en önemli unsurdur. Rahmani nefes vücûdun, el Vehhâb (karşılıksız veren) ve el-Cevvâd (sınırsız cömertlik sahibi) mertebesinden a’yân-ı sâbite üzerine yayılmasıdır. Hayatın sırrı ve eşyanın sûreti bu ilâhi nefestedir. Kur’ân-ı Kerîm’de ‘’arşın su üzerinde olduğu’’ bildirilmiştir (Hûd, 7) Burada sudan kastedilen Rahmani nefes, arştan kastedilen ise mülktür. Her şeyin aslı ‘’su’’ dur. Su’da Rahmani nefestir. Rahmani nefes ile ‘’Külli tabiat’’ aynı şeydir. Külli tabiata ‘’hebâ’’ da denir.

İlâhi tecellînin ‘’nefes’’ e benzetilmesinin sebebi, sonuçları bakımından insanın nefesiyle yakından ilgili olmasındandır. Nefes alıp vermek sıcak havayı içinden çıkarıp oraya soğuk hava göndermektir. Bu durum kişiyi sıkıntıdan kurtarır. Sıkıntıdan kasıt, zuhûr etme isteğinin şiddetidir. Nitekim insanın nefesi bâtından zâhire çıkan bir hava olup, bu hava boğaza çarparak sesi meydana getirir. Sonra da boğazın çeşitli yerleri, dişler ve dudaklar vâsıtasıyla ses, harfe dönüşür. Harflerin terkibinden ise kelimeler meydana gelir. Rabbanî nefes de var olduğunda ona âit bir taayyün ortaya çıkar. Tüm rûhani ve cismanî sûretler ‘’cevher’’ adı verilen bu taayyünde bulunur. Daha sonra nefes bu cevherde çeşitli mertebe ve makamlarda zuhûr eder. Böylelikle ilâhi taayyün, harfler ve kelimeler meydana gelir. Çünkü ‘’ayn’’ ların sûretleri, Rahmani nefeste ortaya çıkmaktadır ve bu yüzden nefes, aynlar/özler için cismani sûretlerin maddesi gibidir.

Hak mahlûkatı yaratmadan önce varlığın yayılmadığı, yâni Rahmani nefesin zuhûr etmediği ve hiçbir taayyün, isim ve sıfatların bulunmadığı mertebededir (Amâ’da). Mevcut ‘’ayn’’lar ise Rahmani nefeste bulunan taayyünlerden ibârettir.

İlâhi isim ve sıfatlarla onların sûreti olan sabit hakîkatler dış dünyada görünmek istemiş, Cenâb-ı Hak da bâtında bulunan bu isim ve ‘’ayn’’ ların hariçteki zuhûru için tecellî etmiştir. İlâhi nefes sayesinde her bir ismin kendisinin Rabbi olduğu ‘’ayn’’lar zuhûr etmiş, ilâhlık hükmü ortaya çıkmıştır. İlk nefes sahibi, yâni ilk zuhûr eden isim, Allah ismidir. Dolayısıyla ilk taayyün eden de İnsan-ı Kâmil’in ayn’ıdır. Çünkü o Allah isminin mazharıdır.

‘’Bilgi’’ varlıkla, ‘’bilmek’’ de var olmakla aynı anlamdadır. Bu durumda bir bilgi mertebesini ifâde eden ‘’ilk akıl’’, aynı zamanda ‘’ilk var olan’’ mânâsına gelmelidir. Tanrı’dan çıkan ‘’bir’’ her şey üzerine eşit yayılan genel varlık tecellîsi ise, ilk akıl da Rahmani nefes ten gelen bu varlık tecellîsini kabul eden ilk mevcuttur.

İlk akıl; insanî hakîkatin ceberût âleminde ortaya çıkan ilk mazharı olup, küllî rûh, rûh-i Muhammedî ve hakîkati Muhammedî diye de adlandırılır. İlk Akıl hem tenezzülün hem de zuhûrun başlangıç noktasıdır. Hak âlemlere varlık vermeyi irâde ettiğinde Rahmani nefes vâsıtasıyla önce akıl âleminin sûretine varlık vermiştir. Bu sebeple er-Rahman ismi ilk akıl vâsıtasıyla bilinir ve her şeyi kapsayan ilk akıl Rahman ismin mazharıdır. Allah isminin mazharı olan İnsan-ı Kâmil, ilk akıldan üstündür. Ancak ikisinin ayrı şeyler olduğu düşünülmemelidir. Bu üstünlüğün sırrı, bilkuvve olanın bilfiile dönüşmesinde gizlidir. Nitekim İbnü’l Arabi Hz. şöyle der; ‘’Akıl, amâ (Rahmani nefes) cevherinde İnsan-ı Kâmil’i görmüştür. İnsan-ı Kâmil’deki kemâl bilfiil iken, ilk akıl da bilkuvvedir. Kuvve halindeki bilginin fiile dönüşmesi bakımından etken olan İnsan-ı Kâmil’dir.  

Vücûd-ı hâricideki ilk âlem, ceberût âlemidir. Ceberût, melekût ve mülk âlemleri a’yân-ı sâbite’nin sûretleridir. A’yân-ı sâbite ise mutlak gayb mertebesidir. İnsana gelince o zâhir bakımından mülk, bâtını bakımından melekût âleminden olmakla birlikte, toplayıcılığı ve dış âlemdeki her şeyi içermesi bakımından kendi başına ayrı bir âlemdir. İnsan (İnsan-ı Kâmil) beşinci âlemdir. Buna bağlı olarak da varlık dairesi insanla tamamlanır. İnsan-ı Kâmil vücûdun son tenezzülüne kadar, tabiatın tüm mertebeleri dâhil olmak üzere bütün ilâhi ve kevnî/varlık mertebelerini kendinde toplar. Burası ‘’Amâ’’ mertebesi diye adlandırılır. İnsan-ı Kâmil ‘’ism-i Câmi’’ ve Allah isminin mazharıdır. O yüzden Allah’ın halîfesi olmuştur.

İbnü’l Arabî Hz. der ki; ‘’Allah isminin müsemması zâtı itibariyle mutlak bir (Ahad), sıfatları bakımından ise bütündür. Her varlığın Allah’tan payı kendi özel rabbidir. Bütünün ona ait olması imkânsızdır’’. Her isim kendi Rabliğini ‘’bir’’ den değil, ‘’bütün’’ den almıştır. Dolayısıyla Ahâdiyet’te tecellî imkânsızdır ve bu mertebede zât ile çokluk arasında hiçbir irtibat yoktur. Ulûhiyet; zât, sıfat ve fiil isimlerinden her birinin bulunduğu mertebedir. Oysa Rubûbiyet mertebesinde zât isimleri bulunmaz, sadece sıfat ve fiil isimleri bulunur.

Vücûd bilginin çeşitli mertebelerine, ‘’hakîkatü’l vücûd’’ ise bilginin ayrışmadığı ilk mertebeye işâret eder. ‘’Kim ilim öğrenmek isterse varlığın terkibine baksın’’ sözü, varlık ve bilgi arasındaki zorunlu ilişkiye işâret eder.

BİLGİ: Bilgi ‘’Ma’lumu, bulunduğu hâl üzere bilmek, idrâk etmek, apaçık bir şekilde kavramak, şeyin olduğu gibi bilindiğine dair güven duymak, şeyin sûretinin akılda hâsıl olması, bir şeye bulunduğu hâl üzere inanmak, idrâk edilen şeyin idrâk edenin nefsinde şekillenmesi, anlamların birbirinden ayırd edilmesi ve anlamın başka türlü olmayacağına dair kesin kanaat getirecek şekilde hâsıl olması’’ olarak açıklanabilir.

Hakîkatleri bulundukları hâl üzere idrâk etmek ‘’Ma’rifet’’, hem hakîkatleri hem de hakîkatlerin levâzımını idrâk etmek ‘’ilim’’, şeylerin hakîkatlerini bulundukları hâl üzere bilmek ve bu bilgi gereğince amel etmek ‘’Hikmet’’ tir. Hikmet, ilim ve ma’rifetten üstündür. ‘’Hikmet müminin kaybıdır’’ bu kaybı ancak ‘’kalp’’ bulabilir.

Bilgi eşyaya ait hakîkatlerin idrâkiyle mümkündür. Hakîkatleri olduğu gibi idrâk etmek, aklın çok üstünde bir mertebedir. Çünkü böyle bir idrâk, kalbin üzerindeki perdeleri kaldıracak Rabbâni bir nûra ihtiyaç duyar. Bir şeyin hakîkatinin bilgisi, ancak Vücûd-ı Mahz ile arasındaki perde kaldırılmış ve Hakk’ın nûruyla aydınlanarak arınmış bir kalbe tecellî eder. Bu ilâhi tecellî sâyesinde, baş ve gönül gözlerinden perdeler kalkar, basar ve basîret nûru birleşir.

Böylelikle birinin algılayamadığı şeyi, diğeri idrâk edebilir. Bu durum tam keşfin özelliğidir. Keşfî bilginin mertebesi, hem fikirden hem de tüm bilim mertebelerinden üstündür. Keşfî bilgi tatlı su, aklî bilgi acı sudur. Tatlı suyun susuzluğu giderdiği gibi, keşfî bilgi de sahibine sükûnet ve rahatlık verir. Aklî bilgi ise susuzluğu gidermeyip aksine arttıran tuzlu ve acı su gibidir.

Kendi tabiatının karanlığında yola çıkan ve rûhani kuvvetlerinden, kalbini aydınlatacak bir ışığı sadakatle talep ederek Rabbine yönelen kimseye, sonunda Hak tecellî eder ve kişi matlûbuna dair yakînî bilgiye sahip olur. Çünkü Hak, talebinde sadık olan kimsenin talep ettiği şeyden yüzünü çevirmez ve o şeyde tecellî eder. Tahkik; Hakk’ın, ilâhi isimlerin çeşitli sûretlerinde tecellî etmesi, Muhakkik ise;  kendisinde ilâhi isimlerin zuhûr ettiği tüm sûretlerin Hak’tan ibâret olduğunu müşâhede ederek hakîki vahdet bilgisine kavuşan kişidir. Hak bütün sûretlerde tecellî eder. Hakk’ın pek çok ismi vardır ve bu isimlerin bir kısmı diğerine zıt niteliktedir.

Mânevî terakkî, ilâhi tecellîyi sınırlayan akılla değil, farklı sûretleri kabul eden kalple gerçekleşmektedir. Hakk’ın âhirette tecellî ederken farklı sûretlere gireceği bildirilmiştir. Âhirette Hakk’ın inanılandan farklı sûrette tecellî etmesi sayesinde, ölümünden sonra da Allah hakkındaki bilginin artacağı müjdelenir. İnsan bu konuda sürekli yükseliş halindedir. Arifler gibi, perdeli kimseler, hatta müşrik ve münâfıklar da âhirette terakkî edecektir. Çünkü perdenin açılması, amellerin hükümlerinin zuhûr etmesi, hakîkati bilinmese bile çeşitli tecellîlerin görülmesi, herkesin kendi kemâline ulaşması için gerekli olan berzah âlemindeki hayat, azâbın kaldırılması ve şefâat gibi olayların her biri, âhiretteki terakkinin mertebelerindendir.

Sûretlerin bilgisine ulaşan kimse, tüm sûretlerin Tanrı’dan başka bir şey olmadığını anlar. Peki, insan Tanrı’yı da bilebilir mi? Hak gizli bir hazine (kenz-i mahfi) iken ‘’bilinmek’’ istemiş ve âlemi yaratmıştır. Öyleyse Tanrı bilinebilmelidir. İdrâk sahibi, idrâk ettiği şeyi o şeyden kendisinde bulunan pay kadar bilebilir. İdrâk ise irtibat şartına bağlıdır. Yâni kişi, herhangi bir şeyi ancak onunla arasındaki irtibât kadar bilebilir. Öyleyse insanın Tanrı hakkındaki bilgisiyle, Tanrı hakkındaki irtibâtı doğru orantılıdır. Ancak zât âlemlerden ganîdir, çünkü âlem olsa da olmasa da zâtta herhangi bir değişiklik meydana gelmez. O, sûretlerin çokluğu sebebiyle farklı şekillerde zuhûr etse de gerçekte kendi hakîki birliği üzeredir. Hz. Peygamber’e ‘’Allah’ı ne ile bildin’’ diye sorulduğunda, ‘’Eşyayı Allah ile bildim’’ diye cevap vermiştir.

Soru zât hakkındadır. Cevap ise zâtın bilinemeyeceğini, bilinenin ancak eşya olduğunu, bu bilginin ise yine Hak’la ve O’nun verdiği nûrla elde edilebileceğini ortaya koyar. Allah’ı mazharların dışında arayan yoldan sapar.

Hem halkı Hakk’ın aynasında hem de Hakk’ı halkın aynasında görerek, her ikisinden de perdelenmeksizin bu iki mertebeyi bir araya getirmek Muhammedî kemâlin özelliğidir. ‘’Rabbinizi, dolunay gecesinde Ay’ı gördüğünüz gibi göreceksiniz’’ hadisinde ‘’mutlâk Rab’’ değil, ‘’Rabbiniz’’ denilmiştir. Rü’yet, sadece her birimize tecellî eden isim, yâni Rabb-i hass cihetiyle mümkündür. Neticede hakîkatte gören yine kendisinden başkası olmayacaktır.

Bu sistemde her mevcut, Tanrı ile irtibat kurabileceği özel bir yöne sahiptir ve bu bağların sayısı sınırsızdır. ‘’Rakika’’ diye adlandırılan bu bağ, ödünç bir varlığa sahip olan, bu sebeple de varlığını tek başına devam ettiremeyen mevcûdun var olabilmesini sağlayan bir canlılık vâsıtasıdır. Çünkü mahlûkatın hakîkati ademdir (yokluk) ve her şey var olup, dışta görülebilmek için Vücûd-ı Hakîkiye muhtaçtır. Bu sebeple o, kendisine gelen varlık feyzini bir kere alıp da onunla var olmaya devam edemez. Sürekli yokluğa geri dönen mevcûda, her defasında varlık feyzinin yeniden verilmesine ‘’halk-ı cedid’’ denir. Her tecellî, yeni bir yaratmadır. Her tecellîde var olanın vücud-ı hakîki de tekrar yok olmasıyla, ardından bir yenisi yaratılır. Öyleyse her mevcûd sürekli yaratılır. Tekrar belirtelim ki bu yaratım varlık feyzi aracılığıyla oluşur. Varlık feyzi de genel feyz ilk akıl aracılığıyla vâsıtalı ve ‘’sır yolu’’ denilen vâsıtasız ‘’vech-i hass/özel yön’’ olarak iki kısımdır. İster vâsıtalı ister vâsıtasız olsun, her iki yolun verdiği bilgi, Tanrı’nın isimlerine dayanır. Nitekim tüm mevcûdata yayılan genel tecellî, ilâhiyyet mertebesinden zuhûr ettiği gibi, mevcûtların her birine has olan özel vecihler de bu mertebeden doğar. Bu iki feyzin de mevcûda ulaşması için gerekli olan bağın iki temel özelliği vardır ‘’uzamak ya da yayılmak ve sürekli olmak’’ Mevcut ilâhi hazinelerden sürekli yardım ister. Bu yardım gelir ve geldiği yere geri döner. Rahmani nefes, tüm yardımların kaynağıdır ve bu nefes çekildiğinde, âlem dağılır.

İnsan-ı Kâmilin rakîkası ise her birinin rakîkasını kendinde toplar, bu yüzden kâmil insanın rûhuyla, mevcûdun rûhlarını birbirine bağlayan rakîkalar/bağlar vardır.

Âlemdeki her mevcut bir sabit hakîkatin, her sâbit hakîkat de bir ilâhi ismin mazharıdır. Buna bağlı olarak da her ilâhi isim bir sâbit hakîkatin, her sâbit hakîkat de dıştaki bir mevcûdun Rabbidir. Her isim, belli bir hüküm süresine sahiptir. Şerîatlerin bağlı olduğu ilâhi isimler sâdece dünya hayatında hüküm sürer. Bir kısmı ise hükümleri hiç kesilmeyen, izleri hiç son bulmayan isimlerdir. Âhiret hayatına hükmeden isimler bunlardandır. Dünya hayatında hüküm süren isimler, ya mutlak gayb da kendisinin üstünde bulunan ismin hükmü altına girerler ya da kendisinden daha kuşatıcı olan başka bir ismimde gizlenirler.

Hayatın kaynağı bilginin ta kendisidir. O nedenle, Ledünnî ilme ‘’hayat suyu’’ denilir ve bilgiyle hayat arasında paralel bir ilişki kurulur. Gerçek hayat suyu, beşere ait bulanıklıklardan arınıp, zûlmani ve nûrani perdelerini kaldıran kutsal nefislere ulaşan ledünnî ilimden başkası değildir. Hızır da varlığının karanlıklarında sülûkunu tamamlamış, kudsî bir nefistir.

Böylelikle o, gerçek hayat suyunu, yani ledün ilmini elde etmiş, beşeri kirlerden arınarak son derece lâtif bir bedene dönüşmüş, şehâdet âlemi de dâhil olmak üzere tüm âlemlerde zuhûr etme ya da gizlenme kâbiliyetini kazanmıştır. O zaman da beşeri sûretlere bürünmüş ve farklı sûretlerinde zûhur etmiştir. Nitekim Cebrâil de Dıhye sûretinde zûhur etmiştir.

Her mevcut ab-ı hayatı kendi karanlığı içinde gizler. ‘’Hz. Eyyüb’ün hastayken ayağını yere vurarak su çıkarması ve bu suyla yıkanarak iyileşmesi’’, nefis adlı yeryüzünde yola koyulup, meşakkatlere sabrederek riyâzet ve mücâdelelerde bulunmasıdır. Bu sayede gerçek ab-ı hayat ortaya çıkar ve kalpteki rûhani hastalıklar iyileşir, ilâhi feyzi de kabul edecek hâle gelir.

Aranan ilâhi bir bilgidir. Nefsin Tanrı hakkındaki bilgisi ise kendi Rabbinin bilgisidir. Peki, bu yolculuk nasıl gerçekleşir? Bu yolculuğu gerçekleştirmek isteyen kişinin, mevcûdata ait rûhanî ve mânevi karanlıklardan geçerek hakîkati, Rahmanî nefese dayanan hayat suyunu bulması gerekir. Bir şeyin hakîkatini öğrenmek isteyen nefsin niteliksiz olması şarttır. Ancak o zaman gerçek bilgiye yaklaşabilir. O zaman her şey başa döner. Sâlike bâki ve hakkanî vücut ile ikinci kez varlık verilir ve sâlikin haşrı ve neşri ortaya çıkar. Sâlik böylece iki dünyada da canlı kalır. Artık ona ölüm gelip çatmaz, istediklerinin gerçekleşmesi konusunda emniyette olup, tek bir anda rûhani, misâli ve cismâni âlemlerin hepsinde görünme özelliğine sâhip olur. Muhakkik, varlık mertebelerinde sadece O’nun sereyan ettiğini bilen, eşyayı hakîkati üzere müşâhede eden, yani bu bilgiyi bulan kimsedir.

Ancak İskender’in hayat suyunu elde etmek istediği gibi yola çıkan, fakat istidâdı hakîki vûslata izin vermeyen, bu sebeple de sevgiliye kavuşamayanın durumu vardır. Çünkü her isteyen bulamayacak, her bulan bulduğu şeyi anlayamayacak ve onu her anlayan da kadrini idrâk edemeyecektir. Rahmet, hem bu üç dereceyi elde eden hem de haddini aşmaktan uzak kalabilen kullar içindir.

İlâhi ilmin amacı;  isim, sıfat ve mazharları bakımından Allah’ı, mabde’ ve maâda (başlangıç ve sona) dair ahvâli (hâlleri), âlemin hakîkatlerini ve bu hakîkatlerin biricik hakîkate, yâni Zât-ı Ahadiyye’ye nasıl geri döneceğini bilmek, nefsi cüz’î kayıtlardan kurtarmak ve onun, hem küllîlik hem de mutlaklık özellikleriyle vasıflanabilmesi için seyr-i sülük ve mücâdele yolunu öğrenmektir. Öyleyse ilim tahsilindeki tek amaç, Allah’a yaklaşmak ve kavuşmaktır. En üst ilim ‘’Allah’ı bilmektir.’’

Sâlik nefsinden nefsine ve Rabbi olan a’yân-ı sabitesine doğru yolculuk eder. Yani ubudiyetten (kulluktan) rubûbiyete (Rabbine). Geri dönüş tüm tenezzül mertebelerini aşıp yükselmesi ile mümkündür. Öyleyse nefsin bu yolculuğunda karşılaştığı şey, kendisinden başka bir şey değildir.

İNSAN: İnsanı anlatmadan önce KELİME/LOGOS doktrinini anlamak gerekmektedir. Felsefede ‘’logos’’un, bâzen Tanrı Hermes’i temsil ettiği söylenirken, Hristiyanlar Hz. Îsâ’nın ‘’bedenlenmiş logos’’ olduğunu kabul etmişlerdir. Kelime/logos tarih boyunca çeşitli din ve mezheplerin temel meselelerinden biri olmuştur.

Çünkü ‘’kelime’’ hakkında konuşmak aynı zamanda ‘’insanın ezeliliği ve varış noktası, Tanrı katındaki yeri, Tanrı ile irtibat kurma şekli ve imkânı, ilâhi bilgiye ulaşmanın yolları, peygamberlerle irtibâtı, diğer varlıklarla ilişkisi, ayrıcalık ve birleştiricilik özelliği, hakîkatü’l hakâik, hakîkatlerin yaratılmamışlığı, fiil ve sudûr meselesi, nedensellik, nübüvvet, velâyet ve hilâfet’’ gibi birçok konu hakkında da konuşmak demektir.

Yine ‘’logos/kelime’’ ilk akıl, âlemin düzenini sağlayan prensip, zât ile âlem arasındaki vâsıta olarak da kabul edilir. İbnü’l Arabî Hz. ekolünde ‘’kelime’’ Tanrı ile irtibatta bir vâsıta değil, bir sebeptir. Kelime,  Îsevî değil ‘’muhammedî’’ bir hakîkattir. Çünkü Hz. Îsâ’nın hakîkati, Hz. Muhammed’in kuşatıcılığı altındadır.

Bâtınîlere göre ise kelime doktirini ‘’nûr-ı Muhammedî’’ merkezlidir. Muhammedî nûr, zaman içinde nesilden nesile aktarılarak sırasıyla tüm peygamberlerin sûretlerinde ve son olarak da Hz. Muhammed’in sûretinde zuhûr etmiştir.

Yine genel anlamıyla kelime ‘’kelm’’ kökünden türemiştir ve ‘’etkisi açık olan yaralama’’ ve ‘’duyma ya da görme hislerinden biriyle idrâk olunan etki’’ diye tanımlanmıştır.

Yaratma ’’kelâm’’ sıfatının tecellî etmesine bağlıdır. Çünkü var olan her şey Allah’ın kelimesidir ve yaratma da ‘’KÜN/OL’’ emrinin dıştaki zuhûrundan ibârettir.

Tüm mevcutlar gibi ’’kelime’’ de başlangıç itibariyle sabit bir asla dayanır. Bizim kelâmımızın dayandığı asıl ise Rahmani nefesten ortaya çıkan ve ezelden beri Hakk’a âit bulunan ‘’Kelâm’’ dır. Nefes, varlık ve kelimeler arasındaki bağlantı ‘’üfleme’’ fiiliyle ilişkilidir. Çünkü üfleme ile çıkan nefes içinde küçük su parçacıklarının bulunduğu bir buhardır. Nefesin, yaratmanın ve tüm mevcutların aslı da ‘’su’’ dur. Eşyanın ‘’üfleme ya da nefes verme’’ ile hayat bulması da nefeste bulunan ve hayatın kaynağı olan suya dayanır. Muhakkiklerce ‘’su’’,  ‘’ilim’’ kavramının karşılığı olarak da kullanılmıştır. Aynı şekilde bazen suyla ‘’külli heyûla’’ da kastedilir. Külli heyula ’’Nefes-i Rahmanî’’ dir.

Kelime peygamberlerin hakîkatlerini kastederken, âlemdeki her mevcut da kendi başına bir kelimedir. Her isim diğer isimlerle ve her kelime de diğer kelimelerle ilişki halindedir. Fakat yine de ‘’rabb-i hass ile merbub’’u arasındaki irtibat biriciktir. Bir kelime ‘’harf’’ denilen hakîkatlerden ne kadar fazlasına sahipse o kadar yüksek bir mertebededir

İnsan tüm varlık mertebelerinden geçer ve hepsini kendinde toplayarak onların özelliklerine sahip olur. Bu sebeple âlemlerin halîfesi insandır. İnsan sûret bakımından küçük, mertebesi bakımından büyük âlemdir. Varlık dairesi onunla tamamlanır. Dairenin her iki kavsi ona aittir. Bunlar ‘’Kâbe kavseyn ve ev ednâ’’ başka bir deyişle ‘’cem’ ve cem’u’l cem’’ makamlarıdır. ‘’Kitabı câmi’’ terimi de çeşitli varlık mertebelerinden geçmek sûretiyle kuvve hâlindeki bilgisini fiili hâle getiren İnsan-ı Kâmil için kullanılır. İnsan-ı Kâmil ‘’külli rûh’’ ile ilişkilendirilmiştir.

El-Kelime’nin etken ve kuşatıcı yönünü temsil eden isimlerden biri de ‘’halîfe’’ dir. Dolayısıyla ona bîat eden Allah’a bîat etmiş olur. Hz. Peygamber ağaç altında yapılan bîat sırasında sağ elini göstererek ’’Bu, Allah’ın elidir’’ buyurmuştur. Onun için halîfe hem âlemde hem de beşeriyeti yönüyle kendi nefsinde tasarrufta bulunur. Halîfe’ nin iki temel özelliği vardır. İlâhi isim ve sıfatlarla nitelendirilmesi ve mevcutlara ait sûretlerin yaratıldıkları hâl üzere kalmalarını yani korunmalarını sağlamasıdır. Hakk’ın tecellî mahalli halîfenin kalbinin aynasıdır.

Hak bu aynaya tecellî eder ve bu tecellî ile onun kalbine gelen nûrlar bütün âleme yayılır. Halîfe ‘’ism-i azam’’ ın mazharıdır ve bu isim sayesinde bütün âlemi terbiye eder. Bir başka deyişle o iki denizi birbirinden ayıran ‘’berzah’’  ve iki âlem arasında ‘’perde’’ dir.

İnsan-ı Kâmil terimi kendi kemâlini tamamlamış bütün insanlar için kullanılsa da işâret ettiği asıl kişi Hz. Peygamber’dir. Gerçek insanlık mertebesi hakîkat-i Muhammediyye, gerçek insan ise unsurlardan oluşmuş cisim değil ‘’mânevî, hakîki ve kâmil insan’’ dır. İnsan-ı Kâmil hem dünya hem de âhiret hazinelerinin mührüdür ve bu sebeple her iki âlemde de ilâhi tecellîler onun vâsıtasıyla muhatabına aktarılır.

İnsan kelimesi ‘’üns’’ veya ‘’nisyan’’ köküne dayanır. ‘’Üns’’ kelimesine göre insan, ‘’ihtiva ettiği bütün hakikatlerle ve varlığın tüm mertebeleriyle ünsiyet halinde bulunan mevcut’’ demektir. ‘’Nisyan’’ ise kişinin bir şeye yöneldiğinde başka bir şeyden gafil olması anlamına gelir. Bu iki kelime insanın toplayıcılığına işaret eder. Zira insan, mertebe ve hakîkatlerin çokluğu sebebiyle diğer mevcutlar gibi sürekli tek bir mertebede bulunmaz. İnsan ‘’O, her gün bir şe’n üzeredir’’ âyetinin mazharıdır (Rahman-29). Hak bir şey ile ilgilenirken diğerinden gâfil olmaz. İşte Kâmil İnsan’ın Hak’tan ayrıldığı yönlerden biri onun bu konudaki acziyetidir. ‘’Çocuk babanın sırrıdır’’. Âdem, dolayısıyla insan da Hakk’ın sırrıdır. Ancak çocuk ile baba birbirinden farklı olduğu gibi, Tanrı ve insan da bir ve aynı değildir.

İnsan-ı Kâmil ‘’gözbebeğidir’’. Allah’ın âleme nazar etme vesilesidir. Hak ile âlem arasında vâsıtadır. O hem âlemin bir parçası, hem de tek başına bir âlem olması nedeniyle ‘’fass’’ denilen yüzük taşına benzetilir. Yüzük taşı yüzüğün hem bir parçası hem de tektir. Yüzük taşı nasıl ki yüzüğe en son eklenirse, insan da âleme en son gelmiştir. O gayb yönüyle bâtını, şehâdet yönüyle zâhiri idrâk eder. İnsanı hakkıyla bile Hakk’ı da bilir. İnsanın Hakk’ın sûretine göre yaratılmasıyla kastedilen, sabit hakîkatinin ilahi isim ve sıfatlarla nitelenmiş olmasındandır. Yani mecâzen ‘’sûret’’ denilmiştir.

İnsan-ı Kâmil’in bâtını velâyet zâhiri nübüvvettir. Nebi; ‘’Halkı irşad edip hidâyetlerine ulaştırmak için Allah tarafından gönderilerek ilâhi zât, zâti sıfatlar, gaybî manalar, şer’i hükümler ve ahiret ile ilgili hususlar hakkında haber getiren kimsedir.’’  Velî ise; ‘’kendisi sayesinde Hakk’a yakınlığın ve ilâhi ahlakla ahlaklanmanın hâsıl olduğu mertebedir.’’ Nübüvvet şartsız bir ihsan iken, velâyet bazı şartlara bağlıdır. Bu mertebeyi elde etmenin temel şartı ‘’fenâ’’ makamlarından geçmektir. Fenâ ile kastedilen, kulun mevcûdiyetinin ortadan kalkması değil, beşeri yönünün rabbanî yönünde kaybolmasıdır.

Çünkü Hak, sâdece ismi de resmi de ortadan kalkan kişiye tecellî eder. Hiçbir zâhir bâtınsız düşünülemeyeceğinden, velâyet nübüvvetin bâtınıdır. Zâhiri olan nübüvvet tamamlanmış, bâtını olan velâyet ise devam etmektedir. Genel nübüvvet velâyettir. Hüküm koymaz, son peygamberin getirdiği hükümlere göre hareket eder.

Özel nübüvvet ise peygamberlerin nübüvvetidir. Arifler genel nübüvvetten pay alırlar. Genel nübüvvet dünya ve ahirette de devam eder. Özel nübüvvet zamanı gelince sona erer. Nitekim bu makam Hz. Peygamber ile tamamlanmış ve sona ermiştir. Nübüvvet sadece dünyada zuhûr eden bir ismin mazharıdır. Nübüvvet sonlu bir mertebe olduğuna göre, nebilerin getirdikleri şeriat de sonludur. Muhammedi şeriatın süresi kıyamete kadardır. Nitekim Allah’ın ‘’el-Velî’’ ismi vardır ama ‘’el-Nebî’’ ismi yoktur.

Son peygamber vefat edince ümmetinden kırk sıddık ortaya çıkar ve yeryüzü onlarla ayakta durur. Bu zâtlardan biri vefat edince de diğeri onun yerini alır. Sayıları tükenip dünyanın sonu geldiğinde Allah son veli olan ‘’hatemü’l evliyâ’’yı gönderir. Hz. Peygamber diğer peygamberlerin efendisi oluğu gibi, son velî de diğer velîlerin efendisidir. 

Küllî ya da cüz’î, bütün velâyet şekilleri dış dünyada görünmek ister. Ve bunun için bir mazhar arar. Çünkü nebîler velâyet yönleriyle değil, nübüvvet yönleriyle zuhûr etmişlerdir. İşte bunun için Muhammed ümmeti arasında, bu nebîlerden her birinin velâyet yönleriyle kendisinden zuhûr edeceği vârisler bulunmaktadır. Falan kimsenin Hz. Mûsâ’nın, filan kimsenin Hz. Îsâ’nın kalbi üzerine olduğunu söylemesi de bu anlamdadır. Yâni o velînin nebîliğine ait özellikler bu kimsede ortaya çıkmıştır. Hz. Muhammed ise küllî nübüvvet dairesinin sahibi olması sebebiyle, küllî velâyet dairesinin de sahibidir. Bu ümmetin içinde bütün nebilerin velîlik yönünü ikâme edecek bir mazhar bulunduğuna göre, Hz. Muhammed’e ait velâyeti de izhar edecek bir mazharın bulunması gerekir. Hz. Peygamberin velâyeti ruhûnun küllîliği bakımından küllî ve bedeni yöneten cüz’î rûhu bakımından cüz’î iki velâyeti bulunmaktadır. Küllî velâyetiyle zuhûr edecek olan veli Hz. Îsâ iken, cüz’î velâyetiyle zuhûr eden velî, İbn’ül Arabî Hazretleridir. Amaçlanan kemâl gerçekleştiği için Hz. Îsâ’nın nüzulüne kadar diğer peygamberlerin kalbi üzere bulunan velîler gelecek fakat Muhammedî velâyet mühürlendiği için, onun kalbi üzere bulunan başka bir velî zuhûr etmeyecektir.

Asıl olan velâyettir, nübüvvet ve risâlet ise velâyetin derecelerinden biridir. İşte bu sebeple nebîlik son bulmuşsa da velîlik devam etmektedir. Bütün nebîler Hakk’ı ve O’nun çeşitli mertebelerini, son peygamberin kandilinden görebilirler. Yine tüm velîler de elde ettikleri ilâhi bilgiyi son velînin kandilinden alabilirler. Hz. Peygamber hâtemü’l-evliyânın (son velînin) mertebesinin gerçek sahibi olması nedeniyle, gerçek ve tam velâyet de ona aittir.

Gerçek velâyetin sırrı, itidâle yaklaşmaktır. Her ismin, hakîkatin ve küllî isimlerin bir itidâl noktası vardır. Bu isim ya da hakîkatin, kendi altındaki isim ve hakîkatleri toplayabilmesini sağlayan şey, işte bu noktadır. Öyle ki isim bu itidâl noktasından sapacak olsa sahip olduğu birleştirici sûret de ortadan kalkar ve o isim ile isimlendirilemez.

İşte bu itidâl noktası ahâdiyet-i gayba yakın olması sebebiyle yakınlık yani velâyet noktasıdır. Her insanında da hakîkati bakımından ait olduğu bir ilâhi ismi ve hakîkatinin bulunması sebebiyle başlangıç ve varış noktası burası olacaktır. Dolayısıyla insanın dönüşü de ancak bu isim ve hakîkatedir. Seyr-i süluk ya da ilâhi bir cezbeyle, varlıktan kaynaklanan çeşitli bağlardan kurtulabilen insan bu asla dönerek velâyet denilen bu itidâl noktasına ulaşırsa Hakk’a yakınlaşmış bir velî olur. Bu itidâlin, ifrat ve tefrit arasındaki mutedil (orta) çizgiyi korumak sûretiyle güçlendirilmesi gerekir. Burada bahsedilen itidâl ‘’öfke ve yumuşaklık, cimrilik ve savurganlık ya da cesurluk ve korkaklık’’ arasında denge kurmaktan çok daha üstün bir vasıftır.

Velînin ‘’vücûb ve imkân hükümleri‘’ de denilen ilâhi yönü ile beşeri yönünün itidâl de bulunması gerekir. Gerçek ilâhi itidâl bütün küllî vücûb ve imkân hükümlerini birleştiren, berzahların berzahına mahsustur. Bu berzah ‘’a’râf’’ denilen, orta makamdır. Orada bulunan, her iki ucun da bilgisine sahip olacaktır. Vücûb ve imkân hükümleri, nûr ve zûlmet/karanlık kavramlarıyla ifâde edilir.

Ricâlü’l-Gayb (Gayb erenleri): Bu mertebenin ilki, ‘’kutupluk’’ mertebesidir. Gavs/yardımcı diye de adlandırılır. Kutbun mertebesini ‘’iki imam’’ da denilen, sağında ve solunda bulunan iki velî mertebesi takip eder. Sağdaki velî gayb ve melekût âleminde, soldaki velî ise şehâdet âleminde tasarrufta bulunur. Kutbun vefât etmesi hâlinde onun yerine solundaki velî geçer. Soldaki velînin kutupluk mertebesine geçmesiyle sağdaki imam da mülk âlemine iner ve burada tasarrufta bulunur.

İki imamdan sonra ‘’dört kişiden oluşan ve dört büyük sahabeyi temsil eden’’ grup gelir. Onu ‘’yedi bedel’’ denilen, yedi iklimin koruyucusu ve sorumlusu olan mertebe takip eder. Arkasından müjdelenmiş ‘’on veli’’ nin mertebesi ve ‘’on iki burca’’ karşılık gelen,  her türlü kevnî hadiseye hükmeden ‘’on iki’’ lerin makamı vardır. Sonrasında ‘’yirmiler’’ ‘’kırklar’’ ve Allah’ın isimlerini temsil eden ‘’doksan dokuz’’ lar ve ‘’üç yüz altmışlar’’ a kadar gider.

Âlem hiçbir zaman bu velîlerden boş kalmaz. Bu makamlardan biri boşaldığında, hemen yerini doldururlar. Dolayısıyla sayıları ne artar ne de eksilir. Ricâl-i Gayb’ dan olmayan velîler ise ilâhi tecellînin zuhûru ve gizlenmesine bağlı olarak artar ve eksilirler. Bunları zâhitler, âbidler ve sâlih müminlerin mertebesi takip eder. Zikredilen mertebelerin hepsi ‘’kutupluk’’ mertebesindeki kişinin hükmü altındadır. Fakat bunun bir istinâsı vardır. Oda ‘’efrad’’ (Tek/Ferd) denilen ve ‘’halîfelik’’ haricinde kutbun mertebesiyle eşit olan velîlerdir. Efrad kutbun hükmüne girmez. Onlar ilâhi mânâ ve sırları diğerleri gibi kutbun aracılığıyla elde etmez, vâsıtasız olarak Allah’tan alırlar.

Sonuç olarak;  Bütün bu bilgiler ışığında ‘’vücûd ve var olmak’’ anlamı sadece Hakk’a aittir ve bu anlamın mevcûda yüklenmesi mümkün değildir. Bu anlayış görünen çokluğun izâfiliğini vurgulamasına  rağmen, çokluğu reddeden ve göz yanılgısı ya da aklın oyunu gibi gören temelsiz düşüncelerden uzaktır. Aksine âlemdeki mevcûdların hepsi Hakk’ın ilâhi bilgisinde sâbit bir hakîkat olarak bulunmaktadır.

Her biri ilâhi bir isme bağlı olan bu hakîkatlerin, çeşitli varlık mertebelerinde farklı görüntüleri vardır. Öyleyse bir mevcûdun dünyada zuhûr etmesi, ilâhi ilimdeki aslının şehadet âleminde görünmesi demektir. Bu durumda ‘’var olma’’ özelliğinin mevcûda ait olmaması, onun mutlak bir yokluk olduğu değil, kendi başına bir varlığa sahip olmadığı anlamına gelir. Özetle dıştaki her şeyin bir aslı vardır fakat bu asıl Mutlak Varlığın dışında değil, O’nun ilâhi bilgisinde bulunmaktadır. İlâhi bilgideki bütün hakîkatler de esmâü’l- hüsnâdan birine dayanmaktadır. Bu bakış açısı, günümüzdeki cüz’î bakış açılarından kaynaklanan çıkmazların çözümlenmesine yardımcı olacaktır.              

Kaynak: Dr. Öğretim üyesi Sema Özdemir/ Dâvûd Kayserî de Varlık, Bilgi ve İnsan.

Dâvûd Kayserî Hz: 1260 – 1350 yılları arasında yaşamış, Kayseri de doğmuş ve İznik’te vefât etmiştir. Mürşidi Abdürrezzak el-Kâşânî Hazretleridir. Dâvûd Kayserî Hz; Osmanlı devletinin ilk müderrisi, Ekberî ekolün önemli temsilcilerinden, dini ve aklî ilimlerin önemli kilometre taşlarından olup sade Osmanlı’da değil, pek çok kültürde derin etkiye sahip bir zâttır. Ayrıca, İbnü’l Arabî Hazretlerini anlamak için başvurulacak en önemli şahsiyetlerdendir.

İlk yayınlanma tarihi: Şubat 2021

25 Eylül 2025 Perşembe

GÜNEŞ, AY ve YILDIZLAR:

Evren yani Kâinat; Gezegenler, Güneş, Ay, yıldızlar ve diğer tüm madde ve enerji yapıları dâhil olmak üzere uzay ve zamanın tamamı ve muhteviyatıdır. Bir bütünü temsil eder.

Gökyüzündeki her şey kütle-çekimi sebebiyle uzayda hareket etmekte veya bir yörünge etrafında dönmektedir. Ay Dünya’nın etrafında dönmekte, Dünya ve diğer gezegenler Güneş’in etrafında dönmekte ve Güneş diğer yüzbinlerce yıldızla beraber ‘’Samanyolu Galaksisi’’ nin merkezinin etrafında dönmekte ve bu galaksi de diğer yüzbinlerce galaksi ile beraber uzayın uçsuz bucaksız boşluğunda deveran etmektedir. Bu çeşit hareketlere rağmen evrenin bir merkezi veya kenarı yoktur. Mesela; Bir yöne doğru düz bir şekilde hareketimizi koruyarak uçarsak, yeteri kadar ömrümüz olması durumunda (kütle-çekimine bağlı dalgalanmaları yok sayarsak) tıpkı dünyanın etrafında yolculuk etmemiz durumunda olduğu gibi aynı noktaya zıt yönden geri dönebiliriz. (Muhammed Hacı Yusuf, İbnü’l Arabi’de Zaman ve Kozmoloji)

GÜNEŞ, bilinen tanımıyla dünyamızın en büyük enerji ve hayat kaynağıdır. Güneş her sabah doğmakta, her akşam batmaktadır. Fakat Güneş’in tüm bu doğuşlar ve batışları her seferinde Evren’in ayrı bir noktasında gerçekleşmektedir. Dünya, Evren’de hiçbir zaman aynı noktadan bir daha geçmeden hareket eden bir Güneş’in etrafında yolculuk yapmaktadır.

Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, azîz ve alîm olan Allah’ın takdiridir’’ (Yâ-Sin sûresi, 38)

Güneş saatte 700.000 bin kilometreden daha büyük bir hızla Soler Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega yıldızına doğru hareket etmektedir. Dünya hem kendi ekseni etrafında, hem de Güneş’in etrafında dönerken, aynı zamanda Güneş sistemiyle beraber hareket etmektedir.

AY ise Dünya’mızın uydusu olup, bir uyduya göre büyük hacmi ve ayarlanmış uzaklığıyla Dünya’mızın dönme merkezini sabitleştirmektedir. Bu da gezegenimizin elverişli iklim koşullarını milyarlarca yıldır korumasını sağlamaktadır. Bilim adamları, Ay’ın çekim gücü sayesinde Dünya’nın merkez çekirdeğinin sıvı konumunu koruduğunu söylemektedir. Böylece gezegenimizin manyetik alanı koruma altında tutulmaktadır. Ay okyanusları kendine çekerek, Dünya’nın dönüş hızını yavaşlatmış ve bugünkü şekline getirmiştir.(Kûr’an Araştırma grubu)

 ‘’Ay için bir takım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi (Hilâl) olur da geri döner.’’ (Yâ-Sîn, 39) Ay, Güneş gibi istikrarlı bir şekilde akıp gitmez.  Ay gezegendir ve her gün bir konak yerine gelir ve nûru arta arta, sonra eksile eksile son konakta iyice incelir, kavislenir her konağa göre bir şekilde görülür. Nihâyet dönüp eski urcun gibi olana kadar. (Urcun; kurumuş hurma dalı) (Elmalılı Hamdi Yazır)

Ay’ın kendisi ışık kaynağı olmayıp yeryüzünden görülen parlaklık Güneş ışığının Ay yüzeyindeki yansımasından ibarettir. Ay’ın güneşle olan konumu sebebiyle aydınlanmış olan yüzeyinin dünyaya bakış nisbetine göre bu parlaklık yeryüzünden bazan hilâl, bazan yarım daire veya dolunay şeklinde görülür; bazan da hiç görülmez. Ay’ın dünya çevresindeki dönüş süresiyle kendi ekseni etrafındaki dönüş süresi birbirine eşit olduğu için yeryüzünden daima aynı yüzeyi gözlenir.

YILDIZLAR günümüzde genel kabul gören tespitlere göre, hidrojen gazının bulut biçiminde yoğunlaşması ve ısınmasıyla oluşur; böylece radyasyon ve ısı ortaya çıkmaya başlar. Bir yıldız yakıtını yaklaşık 5 milyar yıl boyunca yakar ve sonunda yakıtı tükenip ölmeye başlar. Bu son safhada bazı yıldızlar bir kara delik haline dönüşür ve ışığın bile kaçamayacağı görünemeyen alanlar meydana getirir. Bazı yıldızlar ise ya beyaz bir cüce ya da bir nötron yıldız durumunu alır. Bazan da yıldız patlar ve içindekiler yeni gelişmeler oluşturmak üzere uzay boşluğuna dağılır. Yıldızlar gökyüzünde tek görünseler de birçok yıldız gerçekte ikili sistemler teşkil edecek şekilde çift olarak bulunur.

Gökyüzünde gördüğümüz yıldızlar tıpkı Güneş gibi sabit değildir ve kendi ışıklarını yaymaktadırlar. Fakat bütün yıldızlar aynı değildir. Bazısı büyük bazısı küçüktür; bazısı yaşlı bazısı gençtir; bazısı parlak bazısı donuktur. Aralıksız bir şekilde birçok yıldız ölmekte, diğer birçoğu ise doğmaktadır. (Zaman ve Kozmoloji)

Yıldız kelimesinin karşılığı, Arapça’da necm (çoğulu nücûm)  ve kevkeb olarak kullanılır. Kök bakımından necm “doğmak, ortaya çıkmak”, kevkeb “parlamak, aydınlık olmak” anlamına gelir. Her iki kelime de yıldız yerine kullanılmakla birlikte kevkeb bazan “gezegen” anlamını ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde Cenâb-ı Hakk yıldıza (Necm,1), delip geçen yıldıza (Târık, 3), yıldızların yerlerine (Vâkıa, 75) yemin eder.  Diğer bazı canlı ve cansız varlıklarla birlikte yıldızların da kendisine secde ettiğini (Hac, 18 –Rahmân, 6), kıyametin kopması esnasında yıldızların ışığının söneceğini ve kararıp döküleceğini (Mürselât, 8 – Tekvîr, 2), İbrâhim’in Allah’ı arayışı sırasında yıldızlara baktığını (Sâffât, 88) bildirir. Hz. Peygamber’e gecenin sonunda yıldızların ortadan kaybolması sırasında Allah’ı tesbih etmesi emredilir (Tûr, 49). Allah’ın yıldızları kendi emrine râm ettiği, onları insanların hizmetine verdiği (A‘râf, 54 – Nahl, 12), insanların yıldızlar vasıtasıyla yollarını buldukları (En‘âm,97 –Nahl, 16) ifade edilir. Kevkeb kelimesi üç, kevâkib iki âyette geçmekte, bunlarda Allah’ın nûruna örnek verilen sırça fanus, inci gibi parlayan bir yıldıza benzetilmekte (Nûr, 35) ve İbrâhim’in yıldıza bakışına (En‘âm, 76), Yûsuf’un rüyasında gördüğü on bir yıldıza (Yûsuf, 4) atıfta bulunulmaktadır. Bu arada dünya semasının yıldızlarla süslendiği (Sâffât, 6), kıyametin alâmetlerinden biri olarak yıldızların dağılıp savrulacağı (İnfitâr, 2) belirtilmektedir. Büyük köpek takımyıldızındaki en parlak yıldız olan Şi‘râ (Sirius) için onun rabbinin de Allah olduğu vurgulanmaktadır (Necm, 49).

Yıldızların her kültürde dinî ve mitolojik anlamda önemli yeri vardır. Eski uygarlıklarda gökyüzü tanrısal bir bölge olarak nitelendirilmiş ve gökyüzündeki işleyiş tanrıların faaliyetleri olarak görülmüştür.

‘’Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (âhirette de) onlara ateş azabını hazırladık’’ (Mülk, 5) Biz Dünya semasını, yani insan aklını kandillerle, kanıtlarla, açık delillerle süsledik. Bunları Vehim ve hayal şeytanlarına yönelik atış taneleri yaptık. Ki onları taşlasınlar. (İbnü’l Arabi Hz.)

‘’Andolsun biz gökte birtakım burçlar yarattık ve bakıp temâşa edenler için onu süsledik. Onları taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan kuruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna… Onun da peşine açık bir alev ateşi düşmüştür.’’ (Hicr, 16-18) Kulak hırsızlığı yapanlar, gelecekten haber veren ve Mele-i A’lâ’dan (Yüce âlemden) bir söz kapan olursa, onu da delen ve yakan bir alev takip eder. (İbnü’l Arabi Hz.)

 ‘’Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete erersiniz’’  (Kutsi Hadis)  Ashap; Peygamber devrinde yaşamış olup, onu gören ve sohbetini dinleyenlerdir. Gökteki bütün yıldızlar Ashap’tır, Çünkü Peygamber (a.s.) miraca çıkarken onu gördüler. Güneş, enerjisinin kaynağının bilinememesiyle, çıplak gözle bakılamamasıyla, ulaşılamamasıyla ve onsuz yaşanamamasıyla remiz olarak ‘’ZÂT’’ ı simgeler. Ay ise Peygamber efendimizi. Ay ışığını Güneş’ten yani Zât’tan alır. (Emin Işık Hoca)

 Hz. Mevlana; ‘’Güneş Ay’da gizleniyor, görmez misin?’’ derken ‘’Allah Hz. Peygamber’de tecellî ediyor, anlamıyor musun?’’ demektedir. Yıldızlar ise, ışığını Peygamber’den alan ‘’Velî’’ lerdir. Çünkü bütün saçılar önce ona, ondan kainâta saçılmıştır. Hz. Peygamber beden olarak toprak olmuştur. Ancak mânâsı Kâinat var olduğu sürece zamanın sahibinden, Veli’lerden akmaya devam edecektir. (Veli Allah’ın isimlerindendir ve çoğulu Evliyâ’dır)

Yazıdan da anlaşılacağı gibi; Güneş, Ay ve Yıldızlar zâhiri ve fiziksel açıklamaları ötesinde bâtıni bir anlam da ifâde eder. Güneş’in nûru Güneş’in aynından (özünden) kaynaklanmaz, bilâkis Allah’ın ‘’en-Nûr’’ isminin ona yönelik daimi tecellîsinden kaynaklanır. Çünkü göklerin ve yerin nûru olan Allah’ın nûrundan başka bir nûr yoktur. Güneşe yönelik tecellî devamlıdır ve güneşin nûru söndürüleceği güne kadar kalkmayacaktır.

Güneş’in mekânı 4. Göktür. Peygamberi Hz. İdris’tir. Güneş feleklerin kalbidir. Güneş doğumu ve batımıyla gece ve gündüzü oluşturur. ‘’Geceyi gündüze, gündüzü geceye sokarsın… ‘’ (Â’lî İmrân, 27) Gecenin gündüze girmesi (ortaya gün çıkar), türüyenlerin varlıklarının ortaya çıkmasını sağlar. Bu da manevi nikâhtır.

Maddi ve Mânevi devreden (dönen) her yuvarlak felek olarak değerlendirilir. Feleklerin rûhaniyeti olduğu gibi yıldızların da rûhları ve Peygamber’leri vardır. Büyük âlemdeki feleklerle insan vücudundaki felekler arasında bir ilişki vardır ve bunu bilmek ilâhi mârifeti bilmenin ilk adımıdır.

İnsan ile evren arasında da yakın bir ilişki vardır ve bütün kâinat insanda var olanın açılımından ibârettir. İnsan kosmosun/Kâinatın sırrı, kosmos ise İnsan’ın dışa vurumudur. Yani İnsan yaratılışın merkezindedir. Evren büyük İnsan, İnsan küçük evrendir. İnsan olarak adlandırılan İnsan-ı Kâmil’dir.

Dünya hayatını Güneş’ten almaktadır ve Güneş Dünya’ya özel bir yerden bakmadığı zaman, Ay Güneş’ten aldığı ışığını, uzaydaki yerine göre çok daha az derecede Dünya’ya yansıtmaktadır. İnsan Güneş’e bakmak isterse dolunaya bakmak zorundadır. Güneş perdesiz bir halde asla görülemez. Eğer görülürse ışığının doğrudan geldiği her şeyi yakar (Zât- ilâhi asla tecellî etmez). Güneş Dünya’ya ışığını hem Ay vasıtasıyla, hem de doğrudan vermektedir.  Bu aynı Allah’ın her şeyi Akl-ı Külli (Bütünsel akıl) vâsıtasıyla yaratmasına rağmen, Yarattığı her mahlûkata doğrudan bakan vâsıtasız bir vech-i hasının (özel yüzünün) olmasına benzer. (Zaman ve Kozmoloji, 189)

 ‘’Andolsun Güneş’e ve onu izleyen Ay’a…’’  (Şems- 1) Rûh Güneş’ine ve onun parlak ışığına, Kalp Ay’ına, rûhun nûruyla nûrlanan, ona yönelen, ışığını ondan alan Kalp ayına, yemin ederim. (Güneş rûhu, Ay ise kalbi simgeler)

‘’Güneşi parlak bir ışık kaynağı, ayı ise bir nûr yapan, yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilmeniz için aya menziller tayin eden O’dur. ‘’ (Yûnus, 5) Güneş ışık, Ay nûrdur. (Nûr ışık ve karanlığın birleşimidir)

‘’O saat (kıyamet saati) yaklaştı ve Ay (Kamer) yarıldı.’’ (Kamer sûresi, 1) Ay’ın (Kamer’in) yarılmasının O saatin yani büyük kıyametin yaklaşmasının işâreti olmasının sebebi; Ay’ın kalbe işâret ediyor olmasıdır. Çünkü kalbin iki yüzü vardır. Biri nefse bakan karanlık yüzü, öbürü rûha bakan aydınlık yüz. Kalbin rûhtan ışık alması tıpkı Ay’ın Güneş’ten ışık alması gibidir. Kalp, rûhun nûrunun kendisine tesir etmesiyle döner ve Güneş’i de kendisinin battığı yerde zûhur eder. Yani kalbin içinde iken perdesinden sıyrılıp açığa çıkması, vahdette fenâ bulmanın işâretidir.  (İbnü’l Arabi Hz.) (Ay’ın yarılması zâhiren de yaşanmış bir olaydır. Hz. Peygamber’in bir dolunay gecesi Ay’ı işâret parmağı ile ikiye böldüğü ve sonra birleştirdiği bunu izleyen sahâbelerce de nakledilmiştir.)

Her maddi varlık bir mâneviyatı işaret için vücut bulmuştur. Gaye maddeye bakıp mânâyı, ağaca bakıp arkasındaki ormanı anlamaya çalışmaktır.  Aslında mânâ ile madde ayrı değildir. Madde mânâyı görünür ve anlaşılır kılandır. Bu anlayışa dayanarak Tasavvufta her şey sembollerle anlatılır. Bunun bilinen nedenlerinden biri mânânın, hakîkatin ehline verilmesidir. Bu konuda ‘’Domuzun boynuna gerdanlık takılmaz’’ sözü çokça kullanılır. Domuz çamurda yaşayan beşer insanı temsil eder, gerdanlıkta hakîkattir. Zâhiren de beşer insan mânâyı anlayamayacağı için yaradılışının gereğini yapar. Bunun örnekleri geçmişte yaşanmış pek çok değerli zât hakîkati faş ettiği için katledilmiştir. Hallac-ı Mansûr sadece bir örnektir. Onun ‘’Enel Hakk’’ deyişi ‘’bende Hakk’ın hakîkati açığa çıktı olarak değil, ben Allah’ım’’ olarak algılanmıştır.

Sonuç olarak; Evrende her şey matematiksel bir düzene göre işler. Allah evrende kullandığı matematiğe ‘’KADER’’ kelimesiyle dikkat çekmiştir. Kader, Arapçada ölçüyü ve matematiksel düzenlemeyi ifâde eder.

9 Haziran 2025 Pazartesi

TEFEKKÜR (Derin Düşünce):

Tefekkür, Hz. Peygamber’in ilk amelidir. Hz. Peygamber; ’Tefekkür gibi ibâdet olmaz’’ ve ‘’Bir saatlik tefekkür, bin senelik ibadetten üstündür’’ diyerek tefekkürün önemine dikkat çekmiştir. İnsan dışında hiçbir yaratılmışta tefekkür olmaz. Tefekkür insana daha önce sahip olmadığı bir ilim kazandırır. Tefekkür aynı zamanda bir ibadettir. Tefekkür, kendi yokluğunu ve her yerde ilâhi saltanatı görerek o azametin sonsuzluğunu ve hikmetini düşünmektir.

Şeriat ‘’Allah’ın zâtı hakkında tefekkür etmeyi’’ yasaklamıştır. Çünkü akıl ve şeriat yönünden tefekkürün Hakk’ın zâtı hakkında bir hükmü olamaz. Tefekkür tehlikelidir. Tefekkür eden kimse, isâbet mi ediyor, yoksa hata mı ediyor, bilemez. Kudsi hâdisler; ‘’Allah’ın yarattıkları ve nimetleri hakkında tefekkür ediniz, Allah’ın zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz’’ der.

Doğru olan Allah’ın ibret ve tefekkür âyetlerinin tümü üzerinde araştırma yapmaktır. Kur’ân âyetleri aynı konuya şöyle değinir; ‘’Onlar, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken, her vakit Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaradılışı hakkında derin derin düşünürler.’’ (Âl-i İmrân, 191)  ‘’İnsanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı, bu hususta düşünmezler mi? (Gaşiye, 88) ‘’Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?’’ (Furkan, 45) ‘’Onlar Kur’ân’ı teberrür edip düşünmezler mi…?’’ (Muhammed sûresi, 24) (İbnü’l Arabi Hz. Hakîkat ve Tefekkür)

Derin düşünce olarak ifâde edilen tefekkürün ne olduğunu daha iyi anlayabilmek için düşüncenin nasıl oluştuğunu kavramak gerekir. Öncelikle düşünceler bize mi aittir? Düşüncenin bize ait olmadığına dair kanıtlanmış bilimsel çalışmalar vardır. 12 yy. ifâde edilen bu mânevi keşif, bugün bilimsel olarak da kabul görmüştür. Beynin verileri kalbe gönderdiği, kalbin karar merkezi olduğu ispatlanmıştır. Kûr’an’ın Hacc sûresinin 46. âyeti bu görüşü destekler niteliktedir. ‘’Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler kör olur’’  Yine bilim, devrim niteliğinde bir deney gerçekleştirir ve beynin düşünceyi varlığın uyguladığı fiilden 6 saniye önce aldığını söyler. Peki, kararların verilmesinde ve bu kararların uygulanmasında etken nedir denilirse bir üst akıl, ilâhi kader diyebiliriz. Çokça ifade edilen cüzî irademiz de külli iradeye bağlıdır ve bazı değerli Mutasavvıflara göre cüzi irade kaderimizi yaşamamız için bize sunulan hareket kabiliyetidir. Kalem yazmış, mürekkep kurumuştur.

İbnü’l Arabî Hz. göre: Rûha gelen her feyz (ilham, düşünce), ilâhi âlemden gelir. Ki orası gayb âlemidir. Ruh kendisine gelen o feyzi kalbe iletir. Kalp ise o feyzi duyulara dağıtır. Duyular da o feyze uygun işler görmeye başlar. (Tühfetü’s- Sefere Syf.63-64)

Allah; Kur’ân’ı Kerîm’in Tûr sûresinin 4. âyetinde ‘’Beyt-i Mâ’mura’’ yemin etmiştir.

‘’Yedinci Semâ’ da; yer alan Beyt-i Mâ’mur Kâbe tarzındadır ve iki kapısı vardır. Doğuya (rûha) bakan kapısından her gün yetmiş bin melek girer (Mümin olsun, kâfir olsun insanın aklına günde yetmiş bin düşünce gelir), sonra karşısındaki batı (nefs) kapısından çıkarlar ve bir daha ebediyen geri dönmezler. Allah her gün bu melekleri Ab-ı hayat nehrinden, Cebrâil’in her gün bu suya dalıp çıkarken kanatlarından düşen damlalardan yaratır. Her gün yaratılan bu meleklerden sonra Âdemoğullarının düşünceleri onların kalplerinde oluşmaya başlar. Bütün kalpler bu evden yaratılmıştır ve daima mâ’mur olacaklardır. Her melek de aynen kalpte geçen düşüncenin sûretinde olacaktır’’ (İbnü’l Arabî Hz. Kur’ân Varlık Syf. 140-142)

Bu bölümü batınî açıdan yorumlayacak olursak; yeryüzündeki Kâbe, Beyt-i Mâ’mur’un izdüşümüdür (gölgesi). Beyt-i Mâ’mur İnsan-ı Kâmil’in kalbini, Cebrâil (a.s) ise Külli Aklı temsil eder. Melekler ise meleke ve kuvvetlerdir. Burada anlatılmak istenen kulların kalbine gelen bütün düşüncelerin ilâhi âlemden geldiğidir.

‘’Mesnevî’nin bir beytinde şöyle buyurulur; Melek-i Mukarreb Levh-i Mahfûz’dan gayb âlemini nasıl çekip alırsa, bu enfüs/iç âleminde olan akıl da, her sabah, her günün dersini ve ilmini Levh-i Mahfûz’dan çekip alır. (Oku kitabını… İsrâ sûresi, 14) Melek-i Mukarreb, bu âlemi tasarruf etmeye, evirip çevirmeye memur olan meleklerdir ki, bunlar Mikâil, İsrâfil, Cebrâil ve Azrâil’dir.’’


1 Nisan 2025 Salı

SAMSARA:

Samsara; gezginlik, Dünya ve döngüsel değişim anlamına gelen Sanskritçe bir kelimedir. Sanskritçe Hindistan’ın şu anda sadece rahiplerinin kullandığı kutsal bir dildir. Hint dinlerinin ortak tanımı olan samsara yaşamın döngüsünü, ölümü ve yeniden doğuşu, var oluşu ve yok oluşu tanımlar. Budizm geleneğinin amacı bu döngüyü terk etmektir. Samsara; cehennemden tanrıya kadar insanoğlunun bildiği varlığın tüm tabakalarını içine alır. Bu döngüyü kırmak ancak beşeriyetin yok edilmesi ile mümkündür.

Samsara konusu açıklanırken benzer görüşlerin yer aldığı dört kaynaktan yararlanılmıştır. Bhagavat Gita’nın orijinal eseri, Rene Guenon’un İnsan ve Halleri kitabı, Niyâzî-i Mısrî Hz. Divanı ve Lütfi Filiz’in Noktanın sonsuzluğu eserleri…

Orijinal dili Sanskritçe olan ve İlahi olanın ezgisi anlamına gelen Bhagavat Gita, insanlığın en uzun destanı olarak bilinen, yaklaşık yüz bin dizeden oluşan Hint yazıtlarından Mahabbarata’nın bir parçasıdır. M.Ö 300 ve 100 yılları arasında yazıldığı söylenen bu eser İslâmiyet’ten çok önce yazılmış olması ve tasavvuf kültürü ile pek çok açıdan ayniyet taşıması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir.

Bu esere göre Samsara: ‘’Daima bir arada, bitmeyen döngü, akış, içinden geçmek’’ anlamına gelen samsri kökünden türemiştir. Sürekli hareketin, dalgalanmanın ve değişimin dünyası, varoluş, yaşam ve ölüm okyanusu, acı-haz döngüsü, zamanın tekerleği olarak da adlandırılır. Moşka ise; Özgürleşme, kurtuluş ve Samsara’dan çıkmak demektir.

‘’Bitmek bilmez doğum-ölüm döngüsünden, bu kördüğümden kurtulmanın yolu olan (doğru) eylemi şimdi sana anlatacağım. (Konuşan; Mutlâk olanın fiziksel beden almış sûretidir) Eylemde eylemsizliği ve eylemsizlikte eylemi görenler, (eylemlerin icrâcısı olarak kendini görmeyenler) insanlar arasında en Bilge kişilerdir.’’

‘’Bilgi ve tevazu ile donanmış bir mânevi önderde, bir inekte, bir köpekte ve hatta bir köpek-yiyicide aynı rûhu görenler, işte onlar gerçek Bilge’lerdir. Dışsal nesneleri dışarıda tutarak, gözleri (kapalı iken) iki kaş arasına sabitlenerek, burun deliklerinden akan nefesin alışını ve verişini eşitleyerek içe dönen, tefekküre meyleden, eylem organları, duyuları, zihni ve zekâsı üzerinde hâkimiyet kuran kişi için moşka (özgürleşme, Samsara’dan kurtuluş) nihai sondur. Böyle bir kişi arzudan, korkudan, öfkeden azadedir ve her zaman gerçekten de özgürdür.’’

‘’Hiçbir canlıya karşı içinde husûmet, düşmanlık taşımayan, herkese dost, arkadaş kalabilen, şefkat, merhamet sahibi olan, mülkiyet hissinden azade, eylemlerin icrâcısı olarak kendini görmeyen, haz ve acıya aynı gözle bakan ve gerçekten de her duruma uyum sağlayabilen, her zaman kendi içerisinde tatminkâr, gurur, hoşgörüsüzlük, korku ve kaygıdan azade, düşmana ve dosta aynı bakışla bakabilen, övgüye-yergiye, hazza-acıya, sıcağa-soğuğa aynı bakışı koruyabilen, gerektiğince gerektiğinde konuşan, hiçbir şeye ‘’benim’’ demeyen, işte o kişi Benim Sevgilimdir.’’

 ‘’İyi eylemde bulunan bir kimse asla kötü bir sona varamaz. Eğer bu nihai yoga (Birlik) haline ulaşamamışsa, iyi eylemlerde bulunanların vardıkları âlemlere hak kazanıp gider (ve) orada sayısız yıl geçirdikten sonra belli bir birikime (bilgi, zenginlik, kültür) sahip olanların, erdemlere kendini adamışların evlerinde yeniden doğar, yeniden beden alır. Ya da Bilge kişilerin olduğu ailelere doğarlar. İşte böylesi bir doğum alabilmek (bil ki) gerçekten çok zordur. Orada (bu yeni bedeninde) geçmiş fiziksel bedeninde taşıdığı bilgi ona zekâsı aracılığıyla yeniden aktarılır ve böylece de (geçmiş yaşamında kazandığına kıyasla) (yoga/Birlik adına) daha fazla bilgi için çaba göstermeye şevkle devam eder. (Dolayısıyla) Geçmiş çalışmaları, uygulamaları nedeniyle kaçınılmaz olarak o yine Birliğe yönelecektir. Öte yandan, bir Yogi (kurtuluşa erenlerin) irâdesi ile büyük bir çaba gösterirse (eğer) geçmiş yaşamlarından taşıyarak getirdiği tüm kirleri, saflığı bozan katışıklıkları arındırır ve temizler. İşte o zaman, nihai sona erişir.’’

‘’Tanrı’dan (Brahman’dan) başka hiçbir şey görmeyen bir zihne sahip olan, Tanrı’yı daima ve sürekli olarak hatırlayandır. İşte böylesi bir Yogi (kurtuluşa eren) zaten Tanrı ile birleşmiştir. Tanrı’ya ulaşan Bilge kişiler bir daha doğum almaz. Dolayısıyla nihai sona varır. Doğmak sınırlılığın ve acının mevkiidir. (Tüm varlıkların mevcut olduğu) âlemlerin hepsi Yaratılış’ın ilk formu dahi yeniden doğmaya, geri gelmeye mahkûmdur. Ancak Tanrı’ya ulaşanlar için bir daha yeniden doğum yoktur.’’

‘’Günün başlangıcında (sabah), tüm varlıklar tezahür etmemiş olandan tezahür etmiş olana geçer. Gecenin başlangıcında ise tezahür etmiş olandan tezahür etmemiş olanın içerisine geri çekilirler. Aynı varlıklar gerçekten de daha sonra tekrar tekrar tezahür eder, varlık kazanır ve sonra evrenin kapanışı olduğunda geri çekilirler. (Sonra yeniden) Gün doğduğunda tekrar tezahür eder, tekrar varlık kazanırlar. Ancak bu (evrenin, yaratılışın) tezahür etmemiş (madde formunun) da ötesinde tezahür etmemiş başka bir şey daha vardır ki o ebedidir ve her zaman mevcudiyettir. Tüm varlıklar yok olsa da o asla yok olmaz. Yokoluştan azade olan, varlık kazanmamış olan, ulaşılabilecek nihai sondur.’’

‘’Şimdi sana gidenlerin bir daha geri gelmediği ve gidip de geri gelmek zorunda kalanların yolunu anlatacağım. (İşte bu bahsettiğim yol ile) Ateş, ışık, gün, büyüyen Ay, kuzeye doğru yükselen Güneş, Brahman üzerine zihni tefekkürde olanlar (devrini tamamlayanlar) Brahman’ın âlemine giderler ve geri gelmezler. Duman, gece, küçülen Ay, güneye doğru yükselen Güneş; Brahman’ı bilmeyenler ise (yeniden zuhûr hallerine) geri dönmek üzere Ay Feleği’ne gider ve sonra geri gelirler. Biri için (lâ zuhûrdan zuhûra) dönüş yoktur, diğerindeyse (zuhûra) geri dönülür. Bunlar zuhûr etmiş âlemin biri aydınlık diğeri karanlık (yokluk ve varlık) iki daimi yoludur.’’

Rene Guenon’a göre; ‘’İnkişaf (gelişim) mecralarını tamama erdirmiş biçimler ‘’Ay Feleğinde/kozmik hafızada (İslâmiyete göre İnsan-ı Kâmil’de)’’ çözülmektedir. Her bir çevrim gerçekte bir varoluş hâli olduğu için, bireylikten (ayrı bir varlık olduğu anlayışından) azade olmamış bir varlığın terk ettiği eski biçim ve büründüğü yeni biçim iki farklı hâle aittir. Birinden diğerine geçiş, her iki çevrimin de ortak noktası olan Ay Feleğinde gerçekleşir. Ay Feleği yüksek hâllerle, aşağı hâllerin arasını ayırır (Berzah). Kesinlikle hiçbir varlık (reenkarnasyon iddiası gibi) aynı halden iki kere geçmez. Ay Feleğinden yani biçimler mecrasından çıktığı andan itibaren ‘’ölümsüzlüğe’’ sahip olacaktır.

‘’Samsara’dan (Bitmeyen döngüden) kurtuluşun (Moşka) ilkeleri ise kısaca tüm yaratılmışlarda Tek hakikati görmek, zıtlıkları birlemek, zihni saflaştırmak, eylemlerin icrâcısı olarak kendini görmemek ve sonuçlarına bağlanmamak olarak özetlenebilir. Her kim ki, ‘’ben hiçbir şey yapmayanım’’ der, o gerçeği görür. Bedenin bir deneyim alanı (nesne), Deneyimleyenin de Saf Özne olduğu Bilgi’sini bilen ölümsüzlüğe, kurtuluşa erer.’’

Kişinin yeryüzünde tekrar doğma ihtiyacından kurtulacak derecede gelişmiş, olgunlaşmış olması Nirvana olarak da adlandırılır.(Bhagavat Gita)

Rene Guenon yine Bhagavat Gita adlı eseri kaynak alarak şöyle der:

Doğum ve ölüm bir hâl değişikliğidir. Doğum ve ölüm (oluş ve bozuluş/icâd ve idam), en genel mânâlarıyla hâl değişikliği olarak ele alınırsa, bir hâlden başka bir hâle geçmektir. Ölüm, beşeri terkibin (dört unsurun) çözülüşüdür. Varlık beşeri ölüm ânıyla, lâtif hâle geçer. Doğumla birlikte beşeri olmak üzere başka bir hâli terk ederek beşeri olmuş varlık, artık ölüm ile başka bir şey olmak üzere beşeri olmayı bırakır. Cismani bedenin terki câhiller için de, ârifler için de aynıdır. Ancak bir noktadan itibaren bunlar için farklı yollar başlar. Ölümsüzlük zikrin (hatırlamanın) meyvesidir, ama cehâletten kaynaklanan bireysel zincirler henüz tamamıyla yok edilmemiştir. (Bireysellik, ayrı bir varlık olduğu anlayışı)

Bireysel niteliği korunan rûh eğer varlığın yüksek derecelerine ulaşamamışsa ve dünya hayatı boyunca zikre devam etmişse, (ölümle) lâtif biçimde bileşik kalır ve hayati melekeler de bu lâtif biçimde birleşir. Yani cismani biçimden çıkılmıştır, ancak lâtif biçim varlığını sürdürür. Varlık böyle kalmayı zuhûr etmiş âlemlerin dışsal çözülüşüne kadar (kıyamete kadar) sürdürebilir ve nihai çözülüşle birlikte, bu âlemdeki bütün varlıklarla beraber Aşkın Brahma’ya dönecektir. (Brahma: Yüce düzenleyici, Külli akıl, kendilik)

Bedenin terki anlamında ölümden önce Brahma’nın gerçek bilgisine ulaşan, bütün bireysel kayıtların nihayet ortadan kalktığı lâ zuhûr hâline çekiliş/sönüş derecelerini kat edemez. Sadece Vûslat’ta kalır. ‘’Vûslat’’ sadece kuvve olarak gerçekleşmişse, ‘’kurtuluş’’ dolaysız olarak ölümle birlikte gelecektir. Ancak bu kurtuluş, şayet Vûslat tam ve fiili olarak tahakkuk etmişse, hayat esnasında da vuku bulabilir. Hatta bazı istisnai durumlarda bu hayati melekeler ve unsurların kaynaklarına dönüşü öyle bir tarzda cereyan edebilir ki, cismani biçimin kendisi bile hiçbir iz bırakmadan kaybolacak, normal olarak varlık tarafından terk edilmek yerine bütünüyle lâtif hâle ya da lâ zuhûra geçecek ve gerçek mânâda bir ölümden söz edilmeyecektir. Lâ zuhûra ait hallere giren için zaman kaydı kalmamaktadır. Zaman ve mekân cismani hâle aittir.

Ölüm bireyliğin lâ zuhûrda sönüşü, emilişi, dürülmesi, örtünmesi anlamlarındadır. Bu sönüş, bir yok oluş mânâsına gelmemektedir.  Kızgın taşa su serpildiğinde suyun buharlaşarak yok olması, atmosferde genişleyerek yayılması gibi  ‘’Kurtuluş’’a erenin durumu budur. Kurtuluşa ulaşan varlık da yok olmayıp veya lâ zuhûrda yutulmayıp her türlü sınırın ötesine genişlemektedir. Aynı atmosferde sonu belirsizce yayılan su buharı gibi… Görünüşteki yok oluş gerçekte ‘’dönüşüm’’ dür.

Tam ve nihai kurtuluşa ulaşmanın Bilgi’den başka hiçbir vâsıtası yoktur. Bilgi Mânevi ve Mânevi olmayan olarak iki kısımdır. Mânevi Bilgi özünde katiyetle  (bir üstadın dizinin dibinde oturarak) iletilemez ve herkes ancak kendi başına ona ulaşabilir.

Kurtuluş ve Bilgi aslında bir ve aynı şeydir. Bilgi olmadan selâmete ulaşılamaz. Bilgi ışığın karanlığı yok ettiği gibi, cehâleti de yok eder. İnsan hakîki ilâhi bilgiye belirlenmiş amelleri yerine getirmeden de ulaşabilir. Cismani bedenin Kurtuluş için bir engel teşkil etmediğini anlamak gerekir. Biçim dışı kurtuluşun, hayatın içinde kurtuluştan daha kâmil bir mertebe olduğunu zannetmek hatadır. Kurtuluş, ölümsüzlüktür.

Bilgi’ye ulaşan kişi onu başkalarına iletme ya da daha doğru bir deyişle (hakîki bilginin iletilemez olması sebebiyle) onlardaki imkânları uyandırma ehliyetini edinmiştir.

‘’Mevki, mekân ve zamandan münezzeh, kıblesi her yerde olan, ne sıcağa ne soğuğa (zihni bir etkiye) mâruz kalınan, bâki bir saadet ve bütün karışıklıklardan nihaî bir kurtuluş sağlayan bir kimse  eylemsizdir, bütün şeyleri Brahma’da (yüce düzenleyici/Külli akıl) bilir ve sonsuz Selâmet’e kavuşur.’’

Brahma’nın dışında hiçbir şey yoktur. O tıpkı her yere yayılmış olan, aynı anda şeylerin hem dışına hem içine nüfus eden Esir gibidir. O üç âleme (Berzah âlemine, onun altında ve üstünde olana) yayılmış Brahma’dır. Brahma, kendini kendi ile bilendir.

Kesif zuhûra tekâbül eden uyanıklık hâli (gündüz) , latif zuhûra tekâbül eden rüya hâli (gece) ve biçim dışı hâl olan derin uyku. Varlık derin uykuda lâ zuhûr veya en azından biçim dışı sahaya girer. ‘’Yaşayan nefs’’ de Aklı- Küll’ün bağrına çekilir. Bireysel ‘’yaşayan nefs’’ rüya hâlinde ‘’kendi ışığına sahiptir’’ ve sadece kendi arzusu vâsıtasıyla, tamamen kendinden kaynaklanan bir âlem üretmektedir. Bu âlemin nesneleri tamamen zihnî kavramlardan, yani lâtif biçimlere bürünmüş fikir tertiplerinden ibârettir ve bireyin kendi lâtif biçiminin heyulâsından (hayalinden) imâl edilmektedir.

Tekrar edersek; Kurtuluş ve Bilgi aslında aynı şeydir. Kurtuluşa ulaşmanın Bilgi’den başka hiçbir vâsıtası yoktur. Bilgiden kasıt Mânevi Bilgi’dir. Kurtuluş’a/Nirvana’ya erenler, Yogi (Yalnız), Mânevi İnsan, İnsan-ı Kâmil gibi isimler ile anılır. (Rene Guenon/İnsan ve halleri)

Niyâzî-i Mısrî Hz. ise şöyle der:

‘’Bütün insanlığın Âdem a.s. belinden (zürriyetinden) çıktığı anlayışa istinaden insanların ruhlarının tekrar Âdem’e geri dönmediği ve evrene dağıldığı kabul edilir. Bu anlayışa göre ruhların evrende bulundukları ilk yer madenlerdir. Ruh, madenden bitkiye, bitkiden de hayvanların yemesi ile hayvanlara geçmiştir.

‘’Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi, sonra sizi oraya geri çevirir ve sizi tekrar çıkarır. Allah yeri sizin için bir sergi yaptı’’ (Nahl, 19) Eğer insan bu âlemde kemâlatı bulamazsa, bulamadan ölürse Allah onu cemâda (madenlere) verir, cemâdden nebata verir, nebatı bir hayvan yer hayvana geçer, hayvanı insan yer insana geçer ve yeniden doğumla insan olur. Bu seyirden insanlığını bulursa kurtulur. Kemâlatı bulamazsa bu seyir sürekli olarak tekrarlanır, ta ki kâmil olana kadar.

Onun için İnsan-ı hayvan olanlara hitap yoktur denir. Hesapları görülür, hakkı olan hakkını alır, cezası olan cezalandırılır ve sonra toprak olur ve onlar toprak-cemâdat olurlar.’’ (Niyâzî-i Mısrî Divanı. Syf. 133)

Yine Lütfi Filiz Hz. aynı konuya şöyle değinir:

Bu dünyada hakîkatine ulaşamayan kişi, yere düşüp filizlenmeyen ve meyve vermeyen bir tohum gibidir. Sonuçta parçalanır, gübre ve enerji olur. Daha sonra tekrar tohum halini alabilmesi için, pek çok safhadan geçmesi gerekir. İşte ‘’devriyat’’ denen olay budur.

Giden bir daha gittiği elbise/beden ile geri gelmeyecektir. Hakk, devamlı gelip gitmeye devam edecek, ama her geldiğinde yeni bir elbise ile gelecektir ‘’Her an yeni bir şe’n’de...’’ (Rahman-29) Her gelen Zât bakımından aynı sıfat yahut zuhûr bakımından farklıdır. Tıpkı düşen bir ağacın yaprağının yerine gelen yaprağın aynı yaprak olmayışı gibi.

Her insan bu dünya hayatında hakîkatine ulaşamayabilir. Aynı ağaçtaki meyveler gibi… Meyvelerinde kimi az kızarır, kimi yeşil kalır, kimi kurtlanır ve çürür. Neticede her meyve şahdâne yani tohumluk olmaz. Ancak, böyleleri de yaşamları süresince tıpkı arıların arıbeyini beslemek için hiç yemediği arı sütünü üretmek için çalışıp didindikleri gibi, insanlar da İnsan-ı Kâmil’e hizmet için çalışır.

Ağacın da miracı çeşitli aşamalardan geçip meyve vermektir. Veremediği takdirde çürüyüp gübre olur ve başka bir bitkinin büyümesine, beslenmesine (tekâmülüne) katkı sağlar.

Hayat bir bütündür ve devamlıdır. Bu yüzden de ‘’ebedi hayat’’ diye bilinir. Ebedi hayat sadece insana verilmiştir. Her mertebenin ayrı ebedi bir hayatı ve Kaâbe Kavseyn’i vardır. İnsanın nefes alıp vermesi bile kendi mertebesinde bir Kaâbe Kavseyn’dir. Denizlerdeki gel-git olayı da denizlerin Kaâbe Kavseyn’idir. Kaâbe Kavseyn, mânâdan maddeye, maddeden mânâya dönüşüm keyfiyetine verilen isimdir. ’’Araları iki yay kadar veya daha az kaldı’’ (53/9) Vazifesini tamamlayan geri gelmez. Nihayetine varınca da mertebesi yükselerek nüzül âlemine gelir. Tıpkı Hz. İdris’in de birkaç asır sonra İlyas olarak geri geldiği gibi... İdris başka bir elbise ile terfi edip gelmiştir. Bu devir, bir bayrak yarışı gibidir. Elden ele, mertebeden mertebeye devreder. Amaç o bayrağı taşıyıp sonunda sahibine vermektir.

Bu devran küçük ve büyük devran olarak iki kısımdır. Küçük devran insanın dolaşımına benzer. Kan, küçük dolaşımda kalpten akciğere gidip döndüğü halde, büyük dolaşımda tüm vücudu dolaştıktan sonra kalbe döner. Büyük devranda da insanın bütün âlemleri dolaştıktan sonra aslına kavuşması gibidir. Kişi ölüp toprak olacak, sonra yine topraktan insan meydana gelecektir. Ama bu kez hangi isimle geleceği belli değildir. Çünkü parmak izi farklı olacaktır.

İnsan bu âleme devretmek için gelmiştir. İşi biten, devrini tamamlayan; varsa emânetini devredip döner, sonra değişik bir elbiseyle tekrar gelir. (Lütfi Filiz/Noktanın sonsuzluğu)