5 Kasım 2018 Pazartesi


İLÂHÎ AŞK

Meşhur bir kudsî hadiste belirtildiği üzere; Allah bilinmeyi seven gizli bir hazîne idi (kenz-i mahfî), bilinmeyi sevdi ve bilinmek için âlemi yarattı. Allah’ı sevmek, O’nu bilmektir. İnsan bilmediğini nasıl sevebilir ki? ‘’O onları sever ve (bu yüzden) onlar da O’nu severler’’ (Mâide-54) Metafizik bakımından Allah bizi sevmiyorsa biz O’nu sevemeyiz. Aşk, ilâhî taraftan başlamaktadır. Sevgi her insanın kalbinde mevcuttur. Fakat bazı durumlarda gizli ve saklı kalmıştır, ya da kişinin kalbi katılaştığı için bunu bilmemektedir. İSLÂM; tam bir insanlık durumuna erişmek için ön koşul olan İLÂHİ AŞK’a TESLİM olmanın Kur’ânî ifâdesidir. Dini bağlılık veya eksiklik, aşkın çağrısı için bir anlam ifade etmez. Öyleyse bu Allah tarafından gönderilen bütün dinlere tatbik edilebilir.

Varlık dairesi: Allah ile başlamak, yaradılış ve tezahür alanına inmek, tekrar yükselmek olarak kabul edilir. Âlem AŞK’ın meyvesi, insanın Allah’a dönmesi ise bu aşkın nihâî amacı olarak görülür. Şeyler gelir ve gider, yaratılır ve geri döner, iner ve yine yükselir. İşte bunların hepsi AŞK ile gerçekleşir. Allah bizden lütuf ve keremiyle tabiatlarımıza uyumlu bir şekilde kendisine geri dönmemizi murad eder. Bu yüzden resulleri iyi haberlerle ve uyarılarla göndermektedir. İYİ HABER; eğer Allah’ın hidayetini takip edersek, kendimizi O’nun rahmetiyle âhenkli bir duruma getireceğimizdir. KÖTÜ HABER;  O’nun hidayetini takip etmezsek, rahmetin gerektirdiği şeyden uzaklaşacağımız yani gazaba mâruz kalacağımızdır. Tevhide özgü bakış açısından her şey tam ve olması gerektiği üzeredir, bu yüzden iyi ve kötü bu resme girmez. Yegâne hakikatten başka hakikat yoktur ve bütün eşya olması gerektiği üzere varlığa gelmektedir. Allah’tan gelen haberleri alanların (risâlete muhatap olanların) görüş açısından ise bazı şeyler iyi ve kötü, bazıları ise daha iyi ve daha kötüdür.

 Kelime-i Şehâdet iki kısımdan oluşur; Birinci kısım: Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ‘’lâ ilâhe illâllah’’, ikinci kısım: Muhammed Allah’ın resulüdür ‘’Muhammedün resûlullâh’’ dır. Yaratılışa ilişkin TEKVİNÎ ve dine ilişkin TEKLİFÎ emirler ŞEHÂDET’in iki kısmının açık sonuçlarıdır. İlkinde Allah dilediği gibi yapar, çünkü O’ndan başka ilâh yoktur. İkincisinde ise Allah insanların hangi ölçüde özgürlüğe sahip olduklarını bildirmek için peygamberler göndermiştir. İnsanlar alternatifler hakkında seçim yapabilirler, fakat bu seçimlerinin onlara geri dönüşü olacaktır. Hayatlarını yaşama biçimleri yalnızca bu dünyada değil, gelecekte de kaderlerini şekillendirecektir. Her şey TEKVİNÎ emrin meyvesidir(Rahmani rahmet). Buna karşılık Rahîmî rahmet ise bazı yaratılmışları kucaklamaktadır ve yalnızca dini TEKLİFÎ emri gözetmenin sonucu olarak bu rahmete ulaşılabilir. Bu da Hz. Muhammed’in ayak izlerini takip etmekle mümkündür. Biz bu dünyaya onun ayak izlerini takip ederek geldik ve yine onun ayak izlerini takip ederek döneceğiz. Dönüş noktası, başlangıç noktasıyla aynıdır. Nebevi rehberlik, KURTULUŞ’a götüren en emin yoldur.

A’râf sûresi 172’de Allah; ‘’Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’’ dediğinde bütün ruhlar  ‘’Evet Rabbimizsin’’ dediler. Burada soruyu soran da O’ydu, cevabı telkin eden de O’ydu. Ahid iki taraf arasında bir kere yapılınca şartlara vefâ gösterilmesi gerekir. Elest ahdi, Rab ile O’nun kulu arasında yapılmıştır. Rabbin vazifesi beslemek, yaşamasını sağlamak, destek olmak ve doğruyu göstermektir. Kulun görevi ise itâattir. Ahde vefa göstermek iki tarafı da ilgilendiren bir erdemdir. Allah, bir Rab olarak hareket etmeyi sürdürdükçe ve insan kulluk(ubûdiyet) görevlerini yerine getirdikçe ahde vefâ gösterir (Ubûdiyet kelimesi ibâdet ile aynı kökten gelmektedir). Vefânın zıddı ise cefâ’dır. Her ne kadar insanlar Allah’a kulluk etmeli iseler de kulluk meleklerin iş tanımıdır.  İnsanlar AŞK için yaratılmışlardır. Yalnızca insan cemâl ile celâl, kahır ve lütuf isimlerinin tezahürü olarak Allah’ın sûretinde yaratılmıştır. Yalnızca insan AŞK için hazırlıklı kılınmıştır. Çünkü AŞK ayrılık ile kavuşmayı, acı ile neşeyi, dert ile zaferi gerektirmektedir.

Ahzâb sûresi 72’de Allah; ‘’Biz emâneti göklere, yer ve dağlara arz ettik; onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zâlim ve çok cahildir’’ der. Söz konusu EMÂNET’in sevgi olduğuna inanılır.’’ Dağların bu emânetin yükünü taşıyacak takati yoktu, yeryüzünün, arşın ve kürsünün de. Bir melek görürsün ki, kanatlarının birini açsa bütün ufku kaplar ama bu mânâyı taşıyabilmekten acizdir. Sonra kemiklerinin üzerine deri gerilmiş perişan bir Âdem oğlu görürsün. O, dostluk kadehinden belâ şarabını içiverir de kendisinde hiçbir değişiklik olmaz. Bu nedendir? Çünkü KALP sahibidir ve BEDENİN TAŞIYAMADIĞINI KALP TAŞIR. Zâhirde bunun misali vardır. Ağaçların kökleri ne kadar dayanıklı, dalları da ne kadar sık olursa meyveleri o kadar küçük ve hafif olur. Zayıf ve yumuşak ağaçların meyveleri ise büyük ve ağırdır. Karpuz ve kabak gibi. Burada ince bir nokta vardır. Bir bitkinin meyvesi büyük ve ağırsa, o meyveyi taşımaya takati yoksa, ona ‘’şu ağır yükü sırtından indir de toprağa bırak’’ denilir. Bu şekilde insanlar nerede zayıf ve âciz birisi varsa ilâhi izzetin lütfuyla korunup beslendiğini bilirler. ‘’Biz onları karada ve denizde taşıdık’’ âyetinin sırrı işte budur. Âyet ‘’o çok zâlim ve câhildir’’ beyânıyla sonlanmaktadır. Âdem Firdevs cennetinin bahçelerinde dilediğince dolaşıyordu. Âniden hiç beklenmedik bir şekilde aşkın ricacısı ve muhabbetin vekili kalbinin kapısını şiddetle vurmaya başladı. Rıdvan geldi ve şöyle dedi: ‘’Ey Âdem, çık cennetten, burası huzur yurdudur ve âşıkların semtinde huzura yer yoktur.’’ Âdem zahmet ve ızdırap olmaksızın ÂŞIK olunamayacağını biliyordu. Onların korkaklığı, Âdem’in cesaretini ortaya çıkardı. Eğer âlemde ürkek ve korkak olmasa cesurların cesareti kendini nasıl gösterebilir. Âdem emâneti yüklenince işin temeli sapasağlam kurulmuş oldu. Çünkü bir yüklenme varsa temel sapasağlam olur. İşte İNSAN’da emâneti yüklendiği gün aşkın temelini sapasağlam bir şekilde atmış oldu. Bundan sonra kendisinden yüz binlerce ihânet, günah, isyân, suç ortaya çıksa da artık o temele hiç zarar gelmez.

Hicr sûresi 26’da Yüce Allah; ‘’And olsun ki biz insanı kuru bir çamurdan yarattık’’  buyurdu. ‘’O insanı çömlek gibi kuru bir çamurdan yarattı’’  (Rahman-14) ‘’Biz insanı çamurun özünden yarattık’’ (Mü’minûn-12) O her yandan toplanmış olan toprağın üst tabakasından(edim) yaratıldığı için ona Âdem dendi. Yani o, hem tatlı hem tuzlu, hem yumuşak hem sert her bir yandan alınmış özden yaratıldı. Lânetlenmiş İblis şöyle dedi; ‘’Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın’’(Sâd-76) Nûra(ateş) ‘’zulmet(toprak) önünde secde et’’ denilmesini hikmeti neydi? Topraktan yaratılmış olan Âdem, ateşten yaratılmış olan İblis’ten üstündür, çünkü toprak ateşten daha iyidir. Ateş kusuru gösterir, toprak örter. Bir şeyi ateşe tutunca, ateş o şeyin bütün kusurlarını ortaya çıkarır. Gümüşü sahtesinden, altını saf olandan ayırır. Toprak ise bütün kusurları örter, ona verdiğin her şeyi gizler ve kusurları ortaya çıkarmaz. Ateş kopma ve ayrılma sebebidir. Toprak ise birleşme. İblis ateştendi ve bundan ötürü kopup ayrıldı, Âdem topraktandı ve bundan ötürü birleşti. Ateşin tabiatı kibirli olmak, toprağın tabiatı ise tevâzudur. Toprağa bir tohum tanesi atınca toprak onu kat kat fazlasıyla geri verir. Ateşe neyi versen onu bütünüyle yakıp kül eder. Ateş sönünce geriye hiçbir işe yaramayan külden başka bir şey kalmaz. Ama kurutulmuş çamur kırılacak olsa birkaç damla suyla düzeltilebilir. Düşman olan İblis’in durumu böyleydi. Onu aydınlatan itaat kandili sönünce artık işe yaramaz ve tâmir edilemez oldu. Halbuki Âdem sürçüp sendeleyince, Allah onu inâyet suyuyla onarıverdi.

Toprağın kendi içinde ateşe ihtiyâcı yoktur. Fakat ateş için ağaç gerekir, ağaç da toprağın neticesidir. Ateş sırrı yayar, toprak gizler. Ateş iki şeyle söndürülüp yok edilir. Toprak ve su.  Âdem de su ve topraktan var edildi. ‘’Rahmetim gazabımı geçti’’ Âdem’e olan rahmetim, İblis’e olan gazabımı geçmiştir. Sonradan yaratılmış olan(hadis), kadîm olana asla ulaşamaz. Gazap rahmete ulaşamaz.

Ateşe mühür vurulamaz. Toprak mührü kabul eder. Birisine değerli bir emânet bırakıldığında onu mühürlemek âdettir. Bırakılan emânete mühür vurulur, geri alma zamanı gelince o mühür kontrol edilir. Eğer mühür bozulmadan duruyorsa o kişi övülür. ‘’Ben sizin Rabbiniz değil miyim’’ ahdi emânet, ‘’Evet Rabbimizsin’’ sözü mühürdü.

Allah’ın Âdem’e ihsan ettiği ilk nimet, kendisi talep etmeden ve buna hiç lâyık değilken, onu cennete yerleştirmesiydi. O’nun ilk sürçmeyi affetmesi, bütün günahları affedeceğinin delilidir. Âdem, Allah’ın bütün isimlerini ve sıfatlarını açığa çıkarmak zorundaydı. ‘’Şu ağaca yaklaşma’’ (Â’râf-19) Yasak baştan çıkarıcıdır. Bu nedenle emre itaatsizlik etti, cenneti terk etti. Gazap ve kahır ile yüzleşti.

Ey civanmert! Sarısabır(ûd) ağacının bir sırrı vardır. Onu bin yıl da koklasan koku vermez. O, sırrını Âşikâr etmek için ateş ister. Yüzü siyah, rengi karadır. Tadı acı, cinsi ahşaptır. Gönlündeki sırları ortaya koymak için kor ateşe ihtiyaç duyar. ‘’O gerçekten çok zâlim ve câhildi’’ Ateşe atılması gereken bir tütsü idi. O tütsüden hafif bir esinti zuhur etti. Neydi bu? ‘’O onları sever, onlar da O’nu severler’’

‘’O çok zâlim ve çok câhildir’’ sözü  bir kınama değil ÖVGÜ’dür. Çünkü Âdem bu yükü takatiyle değil himmetiyle yüklendi. Allah Âdem’i ‘’çok zâlim ve çok câhil’’ olarak nitelemesine rağmen EMÂNET’i teklif etti. Eğer kusur ederse ‘’kendime zûlmettim’’(Neml-44) diyecek, Aziz olan Allah da ‘’doğrusu insan çok zâlim ve nankördür’’ (İbrâhim-34) derken, kendisi için de ‘’gerçekten ben çok bağışlayıcıyım’’ (Tâhâ-82) diyecektir.

Allah, Âdem ve Havva’ya ağaca yaklaşmamalarını emrettiğinde bu açıkça TEKVİNÎ değil, TEKLİFÎ bir emirdi. Çünkü TEKVİNÎ bir emir olsaydı onlar ağaca yaklaşmazlardı. Ancak, acziyetlerini ve zayıflıklarını bilip de günahtan korunmanın kulun çabasından değil, ilâhi yardımdan geldiğini görsünler istedi. ‘’De ki: Herkes kendi yapısına göre davranır’’(isrâ-84)  Bütün Kur’an’da bundan daha ümit verici bir âyet yoktur. Kul günaha rücu eder, Rab affetmeye. Günah kulun, muhabbet Allah’ın sıfatıdır. Bütün âlem O’na ibadetten yüz çevirse O’ndan hiçbir şey eksilmez ve bütün âlem ibâdet için yüzünü O’na dönse hiçbir şeyi arttırmaz. ‘’Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar’’(Zümer-53) Allah, insanın bütün yanılma ve sendelemelerine rağmen ‘’KUL’’ ismini onlardan almadı. ‘’Rahmetimden ümidinizi kesmeyin’’dedi. Allah kulunun bu dünyada örttüğü günahını, âhiret günü âşikâr etmez. Allah tövbe eden kullarını sever. Sevgisi ebedidir. Allah, kendisinden bir şey istemeyene gazaplanır. Rahman’dır, kullarının itâatini ne denli küçük olsa bile kabullenir. Rahîm’dir, onların itâatsizliğini ne denli büyük olsa bile affeder.

Cafer-i Sâdık’a sordular: Allah kullarını fiillerinden dolayı zorlar mı? Şöyle cevap verdi: O, kulunu önce zorlayıp, sonra cezalandırmayacak kadar âdildir. İnsanlar cennete iyi âmellerinden dolayı girmeyecekler, cehenneme de itaatsizliklerinden dolayı atılmayacaklardır. Allah dini TEKLİFÎ emri buyurur, fakat insanların bu emri kabul veya reddetmeye güçleri yoktur. Allah kâfirlere dini teklifi emirle, dostlara ise hükümle/tekvini emirle hitâp edecektir.

Sem’âni der ki: ‘’Beni kuyunun başına getirip ittin. Allah’a sığın diyorsun, sonra da itiyorsun’’. Bir kanadı, bir bacağı kopmuş, bir gözü eksik, diğer gözü de kör, sakat bir sivrisinek var. Onu ateş ve su deryasına atıyorlar, şöyle diyorlar: Dikkat et, kanatlarını yakma ve ıslanma! Padişah bana diyor ki, Şarap iç ama sarhoş olma. Ey Padişah! Şarabı içen nasıl sarhoş olmasın. Şeriat bir yöne çekerken, hakikat başka bir yöne çekebilir. Emirle(teklifi) farz kılınan zeval bulacaktır. Fakat Hakk ile farz kılınan(tekvini emir) yok olmayacaktır. Bu dünya ile beraber emrin hükmü de ortadan kalkacaktır.

‘’Onların yaptıkları işlerin önüne geçip hepsini un ufak ederiz’’(Furkân-23) Bu ne demektir? En sonunda bu kıymetsiz ibâdetler ve lâyık olmayan tâatlerden kurtulup kalbimizi bütünüyle O’nun ihsanına ve rahmetine bağlayacağız. O ise, bizim bütün kusurlu âmellerimizi tenezzül etmeyiş rüzgarına savurduktan sonra, lûtuf ve ihsanıyla muamele edecektir. ‘’De ki: O’na ister Îmân edin, ister Îmân etmeyin….’’ (İsrâ-107) O’nun bizim Îmânımıza ihtiyacı yoktur.

Yine Sem’âni; tevhidi gözeterek insanın Allah karşısında hiçbir şeye sahip olamayacağını, bu yüzden de iyi âmellerin ve çirkin fiillerin O’nun hükmü üzerinde herhangi bir etkisinin olamayacağını açıklar. O’nun hazinelere ya da başka bir şeye ihtiyacı yoktur. O’nun neyi varsa hepsi bizim içindir. O, yarın ihsân hazinelerini isyankârlara, rahmet hazinelerini günahkârlara, mağfiret hazînelerini de yardıma muhtaç olanlara verecek. Elimizden en sonunda ‘’O onları sever’’ hakikati tutacak. Müminler topraktan başlarını kaldıracak ve O şöyle nidâ edecek: Hoş geldiniz. Gelişiniz mübârek olsun. Allah nasip etsin. AMİN. Sadakallâhül azim. Kaynak: Wıllıam C. Chıttıck /İLÂHİ AŞK

İLÂVETEN;
Allah’tan başka her şey bâtıldır, yani gerçek, doğru ve uygun olmayandır. Âlem (Allah’tan başka her şey), mutlak anlamda bâtıl değildir. Bilakis Hak ile kıyaslandığında bâtıldır. Allah zamanın dışında daimi ve ebedi olarak konuşur(mütekellim). O’ndan başka konuşan yoktur. O’nun konuşması ‘’OL’’ emri ile çeşitli sûretler alır ve aynı zamanda kutsal kitap olarak görünür. Konuşma ve diğer sıfatlar bizim alanımıza girdiklerinde, bizler tarafından lekelenirler. O varlık verdikten sonra da varlık verdikten önceki hal üzeredir. Değişikliği söz konusu değildir. Yaratılmışlar kendi başlarına varlık sahibi olamazlar. Var olmaları TEKVİN’i emre bağlıdır. Âlemdeki her şey TEKVİN’i emir ile meydana gelir ve dini TEKLİF’i emir ile yok edilir veya yenilenir.

Bütün yaratılmış şeyler, varlık ve hiçlik arasında asılıdır. Allah’ı hesaba katmaksızın şeylere bakarsak, onlar en azından belli bir süre var gözükürler. İlâhi varlığın sonsuzluğuyla karşılaştırıldığında ise şeylerin herhangi bir varlığı yoktur.

‘’Her şeyden iki çift yarattık’’ (Zâriyat-49). Başlangıcı olmayanın yani KÂDİM’in zıddı, sonradan var olan HÂDİS’tir. Hâdis, Allah’tan başka her şeydir. Yaratılmış şeylerdeki isimler Allah’tan tamamiyle farklıdır. Erkek ve kadın, gece ve gündüz, gök ve yer, kara ve deniz, itâat ve isyankârlık, bahtiyarlık ve bedbahtlık, doğru yol ve sapkınlık, kudret ve acz, ilim ve cehâlet, hayat ve ölüm…….gibi. Allah yaratılmışların sıfatları yaratıcının sıfatlarına benzemesin diye onları bu tarz üzere, birbirine karşıt olacak şekilde yarattı. Şöyle ki; O’nun yüceliğine alçaklık, kudretine acziyet, kuvvetine zayıflık, ilmine cehâlet, hayatına ölüm, bekâsına fenâ yoktur. O hiçbir şey ile kıyas kabul etmez ve her şeyden müstakildir. ‘’O’nun eşi ve benzeri yoktur’’ (Şûrâ-11) O eşsiz, denksiz ve ihtiyaçsızdır.  O her şeyden önce TEK’ti. Her şeyi varlığa getirdikten sonra yine TEK’tir. O ezelde iş yapmıştır ve bugün sana ne yaptığını göstermektedir. O, ezelde söz söylemiştir ve bugün sana söylenmiş kelimeleri işittirmektedir.

Birçokları Hakk’tan başka hakikat, ilâhi hayattan başka hayat, ilâhi kudretten başka kudret, Allah’ın adâletinden başka adâlet olmadığını görememektedirler. Müslüman ilâhiyatçılar Tevhid anlayışı ile, Allah’ın gerçek varlık ve bizimse O’nun gölgeleri veya solgun yansımaları olduğumuzu kabul eder. Bir kere tevhid kabul edildiğinde, bütün nitelikler ve özelliklerin doğrudan veya dolaylı olarak BİR’e geri dönmesi gerekir. ‘’Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız’’ (Mü’mimûn-115) Öyleyse Allah âlemi niçin yarattı? Onların varlığındaki hikmet nedir? ‘’Ben gizli bir hazine idim ve tanınmayı sevdim’’ (Allah yalnızca kendini sever, O kendi Zâtına aşıktır)

İblis şöyle dedi: ‘’Bana Âdem’e secdeyi emretmiştin, ben secde etmedim. Ama Âdem’e de buğday yememeyi emretmiştin, o yedi. Bir ona, bir de bana’’. İkisinin başkaldırısının arasında fark vardı. ‘’Âdem’in ayağını kaydıran şehvet, İblis’i ise yoldan çıkaran kibirdi. Kibirli olmak, şehvetli olmaktan daha kötüdür. Şehvetten kaynaklanan bir günah affedilir,  kibirden kaynaklanan günahın içinde ise Îmân kaybolur. ‘’Kibriya benim libâsım, azamet de örtümdür. Bu ikisinde benimle boy ölçüşmeye kalkanı ezerim’’  Âdem affedildi, İblis ise  kıyamete kadar kovulanlardan oldu.

Rivâyet edilir ki; Âdem ile İblis yolda karşılaşır. Âdem: ’’Seni bedbaht/şaki diye çıkışır. Benim başıma neler getirdin, yoluma ne tozlar saçtın’’. İblis cevap verir :‘’Ey Âdem diyelim ki seni ben yoldan çıkardım. Peki söylesene, beni yoldan çıkaran kimdi?’’

Âdem cennetten çıkarılıp, yeryüzüne yolculuk etmesi söylenince; ‘’Rabbim yolcular azıksız olmazlar, bana yol için ne azık vereceksin’’ diye sordu. Şöyle cevap verildi: Ey Âdem! Hicret yurdunda azığın beni zikretmek olacak. Bundan sonra, dönüş gününde sana beni görmeyi vaad ediyorum. AMİN. Sadakallâhül Azim.

16 Ekim 2018 Salı


EBU’L HASAN HARAKÂNÎ HZ.

Peygamberimizden gelen irfanî kolların kendisinde birleştiği ulu Zat, Anadolu’yu mayalayan Aziz bilge, On iki imamlar üzerinden gelen ve İmam Câfer Sâdık’ın torunlarından olan Ebu’l Hasan Harakânî Hazretleri, Bistâm(İran)’ın kuzeyindeki Harakân köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak, 963 yılında dünyaya gelmiştir. Esas adı Âli’dir. Babasının adı Ahmed, Büyük dedesinin adı Câfer’dir. Ebu’l Hasan ile beraber Ebu’l Hüseyn ve Ebu Suud olarak da anılan künyeleri vardır. Ayrıca Hasan HIRKA diye de anılır. ‘’Ebu’l Hasan, HIRKASIZLAR için HIRKA elinde beklemektedir’’ denilir. Yani dervişlik, sûfilik hırkası giydirir anlamındadır. Harakâni olarak anılmasının da iki sebebi vardır. Biri Harakân da doğduğu, diğeri iki HÂRİKA sahibi, yani nefsaniyeti ve beşeriyeti alınarak yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak MÜLK ve MELEKÛT’a ARZ edilmiş VELİ olduğu içindir.

İlk gençlik yılları Harakân’da geçmiştir. Ana dili Farsça’dır ancak eserlerinde Arapça ve Türkçe de kullanmıştır. Zâhiri ilimleri okumuş, en yüksek seviyeden öğrenmiş sonra tasavvufa yönelip ümmileşmiş, Ümmü’l Kitap yani kitabın anası olmuştur. ÜVEYSİ’dir(üveysilik Veysel Karâni yolu ile  devam etmektedir), kendisinden 98 yıl önce yaşayan Bâyezid-i Bestamî Hazretlerinin rûhaniyetinden beslenmiştir. Şeyh Bâyezid’in her yıl bir kez, Dehistân’da şehitlerin mezarlarının bulunduğu kumlu tepeyi ziyarete geldiği, Harakan’dan geçerken havayı koklayıp ‘’Benden yüz yıl sonra gelecek bir erin kokusunu alıyorum.  Adı Âli, künyesi Ebu’l Hasan olup, benden üç derece önde olacak, aile sıkıntısı çekecek, çiftçilik yapacak ve ağaç dikecek’’ dediği rivayet edilir.

Nakledilenlere göre Ebul’l Hasan başlangıçta on iki yıl boyunca yatsı namazını Harakân’da cemaatle kıldıktan sonra, Bâyezid’in türbesine yönelir ve Bistâm’a gelir ‘’Ey Allah’ım! Bâyezid’e ihsan ettiğin hil’atten Ebu’l Hasan’a da bir koku ver’’ diyerek ve geri geri yürüyerek, sırtını türbeye dönmeksizin  sabah vakti Harakân’a varır, yatsı namazı abdestiyle, Harakân’da sabah namazı cemaatine yetişirmiş. Tam on iki yıl sonra türbeden bir ses gelir ‘’Ey Ebu’l Hasan, irşad zamanı geldi’’. Şeyh ‘’Ey Bâyezid, bir himmet lütfet ki, ben ümmi bir insanım, şeriatten bir şey bilmiyorum, Kurân okumamışım’’ der.Aldığı himmet ile Harakân’a varınca 27. günde Kur’an okumayı tamamen öğrenir.

Artık Harakâni Hazretlerinin ağzından hakikate dair sözler dökülmektedir.  Bir niyazında şöyle der: ’’Allah’ım bütün varlıklarda senin gibi tecelli etmek için seninle olmak istiyorum veya her hangi iz bırakmadan sende kaybolmak’’. Sonra da şöyle der: ‘’Allah’tan başka her şeyden vazgeçtiğim zaman, kendime seslendim ve Allah’ın cevabını duydum ve hayvanî özelliklerimin hepsini geride bıraktığımı fark ettim. Daha sonra beni çağıranı onurlandırdım ve bana gerçeğin birliğinde ibâdet etme ve ona katılmak için izin verildi. Melekler benim senâlarımı tekrarlıyordu ve ben güzelliğin meralarında geziniyordum. Bir ışık belirdi ve onun içinde gerçeğin kendisini müşahede ettim ve bende benlik adına hiçbir şey kalmadığı AN, ona eriştim. Toza dönüştüm ve büyük bir fırtına yedi âlemi benimle doldurdu ve fâni oldum. Bu hakikat deryasının bir gemisi vardır. Kaptanı benim. Bütün mahlûkat bu geminin içerisindedir, o gemiyi yürütmek benim o tefrikaya bakmama engel değildir. Her şey gözümün önündedir.’’

Harakâni Hazretleri yine der ki; ’’bütün varlıklar bendendir ama hiçbir yerde kendime ait bir iz bulamadım’’  Bu yolculuk Allah’tan yine Allah’adır, yaratılanlar burada başlangıca sahip değildir. Kendinden kendisidir yolcusu. Her şey, Hakk’ın zuhûrudur. Âlem Hakk’ın kendi kendini açığa vurmasıdır. İslâm; Nefsin Hakk’a teslim olmasıdır. Allah’a teslim olan, Eşya’yı teslim alır. Bu insanın ÖZ’üyle barışması, hakikatine ulaşmasıdır. Ne zaman ki güç arzusu ve maddiyattan kendini muhafaza etmek için insanlık yolundan binlerce fersah uzaklaşırsın, o zaman büyük bir kazanç elde etmiş olursun. ‘’En çok sevdiğinizden infâk etmedikçe gerçek iyiliğe ulaşamazsınız’’(Âli İmrân, 92) İnfâka mal ve mülk dışında Nefsinden harcamak da girer.( Vakıf geleneğinin bu âyet ile başladığına dair yorumlar vardır)

Ebu’l Hasan Harakâni Hazretleri; Seyidlerin ve Peygamberlerin kutlu soyundan gelmektedir. Altın silsile denilen bu soydan gelenlerin bir kısmı şöyledir.

Hz. Seyyidina Muhammed Mustafa(s.a.v.), Hz. Ebû Bekir Sıddık(r.a.), Selmanu’l Farisi(r.a.), Câfer ibni Muhammed Sâdık (r.a)  Bâyezid-i Bestami(k.s), Ebu’l Hasanu’l Harakâni(k.s), Yusuf Hemedanî (k.s), İmam-ı Rabbanî(k.s), Dehlevî(k.s), Şah-ı Süleyman(k.s), Zeynel Abidin Dağıstanî(k.s)………..

O artık irfan bakımından Selçuklu medeniyetini besleyen bir arif, Selçuklu komutanlarını, sultanlarını Anadolu’ya yönlendiren bir Zat’tır. Gazneli Sultan Mahmut’un şeyhi ve hocasıdır. Kendisi Yusuf Hemedanî’yi, Hemedanî de Ahmet Yesevî Hazretlerini yetiştirir.(Kuşeyri Hz.)

Bütün bunların yanında Şeyh’in zorlu bir aile hayatı vardır. Eşi son derece celâlli bir hanımdır. Şeyh’e zor bir hayat yaşatır. Kendisine sürekli su taşıtıp, gelen suyu dökerek eziyet eder. Ancak Şeyh bundan hiç şikâyetçi değildir. Hatta eşi hakkında olumsuz sözler söyleyenlere de kızmaktadır. Çünkü o baktığı her yerde Hakk’ı müşâhade eden bir Vahdet sultanıdır. En çok anlatılan bir menkıbesinde Şeyh’i görmeye gelen bir müridini eşi karşılar. Kendisine  Şeyh hakkında oldukça kötü sözler eder. Mürid şaşırır, açıkçası kalbi de oynar. O sırada Şeyh SİYAH bir Aslan’ın üzerinde, elinde yılandan bir kamçı ile tozu dumana katarak gelir ve ‘’oğlum, ne düşündüğünü biliyorum. İblis  babana, Âdeme verdiği vesveseyi sana da vermiş’’ der. (Siyah ASLAN Ehadiyet’in rengidir, Fakr)

Yine der ki; ’’Kırdığım kişi benden yüz çevirir. Sen ise her gün kırdığım, ancak her zaman benimle olansın. Varlıklara karşı merhameti olmayan kişi, Allah sevgisini kalbinde taşıyamaz. Ruh bir kuş gibidir, bir kanadı Batı’yı diğeri ise Doğu’yu kaplar. Ayakları daha aşağıdaki bir yaradılıştayken başı hiçbir şeyin söyleyemeyeceği bir yerdedir. Bütün dünya onu(Hakk’ı) arar: fakat sadece O’nun aradıkları O’nu bulur. Konuşmalarında ve düşüncelerinde Allah’ı bulamayan, her ikisinde de Belâ bulacaktır. Yaratanın aşkına tutulmuş birisi, yaratılmış hiçbir şey tarafından tatmin edilemez. Fakr, Allah’tan başka kimsesi olmama halidir. Aşıkların kalp sızısı bu dünyanın da öbür dünyanın da ötesindedir. Çünkü onlar sevgiliyi lâyık olduğu şekilde hamdı sena etmeye çalışırlar. Kırk yıldan beridir Allah gönlüme nazar eder ve kendi zikrinden başka bir şey bulmaz orada. Her kim ki bir gönül yıkar, bilin ki Hakk’ın gönlünü yıkmış olur.’’

‘’Bulunduğu yerde yedi gökyüzü ve yedi yeryüzü bulunan varlığım. Neye olmasını emretsem oluverir. Benim bulunduğum yerde yukarı-aşağı, ön-arka, sağ ve sol yoktur. Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada birinin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır, birinin ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben de duyarım. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir. Derviş; konuştuğunda konuşmayan, sustuğunda susmayan, yediğinden anlamayan, durgunluğu ve hareketi olmayan, neşesi ve hüznü bulunmayan kimsedir. Yeryüzünde yürüyen birçok kişi vardır ki, ölüdür ve bedeni uzun zaman önce gömülmüş olanlar vardır ki diridir’’

Hazret Sekinet ehlidir. Zıtlıkların kalmadığı, Celâl ve Cemâl’in birleştiği, kabz ve bast halinin olmadığı, sadece Hakk’ın olduğu DURGUN NOKTA. Kozmik çarkın merkezi. Kendisi bu hale şöyle değinir. ‘’Fenâ’dan sonra Bekâ ehli kimseyi, bir ibrişim tel ile semâdan bağlayıp sarkıtsanız, bir fırtına çıksa yerleri ve gökleri birbirine karıştırsa onu yerinden kıpırdatamaz.’’

Harakâni Hazretlerinin en çok konuşulan  ‘’Sûfi gayr-i Mahlûktur(yaratılmamıştır)’’ sözü başta Mevlâna olmak üzere, pek çok mutasavvıf tarafından  şerh edilmiştir. Çünkü Hazret’e göre; Hak ile Hakk olmuş kişi için yaratılmış tabiri değil, zuhûr tabirini kullanmak daha isabetlidir. Hak kendini yaratmaz.  Burada Hakk’ın kâmil mânâda kendisinden tecelli(açılma) ettiği İnsan-ı Kâmil’in hakikâti dile getirilir. Sûfi; gelen giden, yiyen, oturan, konuşan, yürüyen değildir. Allah sırrıdır Sûfi. Onun ne bir makamı vardır, ne bir ciheti. Bizim altı cihetimiz vardır. Allah altı cihetten de münezzehtir. Bu münezzeh olan sûfi değil, Allah’tır. Ancak; Allah Allah’tır, kul da kuldur.

Ancak, çatışma düzeyinde yani ŞERİAT mertebesinde kalmış olanların, varlığın tamamında Hakk’ın birliğini yetkin bir düzeyde idrâk etmeleri güçtür. ‘’Ârif’in her sözünü duymaya İNSAN gerek, bu cihanda sanmayın HAYVAN olan anlar bizi…’’ Burada hayvanlıktan kasıt, insanın içindeki olumsuz niteliklerdir. İnsan, nefsini tasfiye etmeden, onu arındırmadan insan olamaz. ‘’Bir NOKTA’da PİNHAN(gizli) imiş’’ NOKTA; İnsan-ı Kâmil’in iki kaşının arasıdır. Hatt-ı İstivâ’dır ki, oradan Hakk’ı müşahede eder. Hatt-ı İstivâ; Orta çizgi demektir. Ekvator için de kullanılır. Eşit iki parçaya bölen ve DENGE anlamındadır. Tasavvufta Hakk’ın kuşatması, Hakk ile kuşatılmış olmak demektir. Hakk âlemleri kuşatıyor, Kâmil İnsan’ın gönlü de Hakk’ı kuşatıyor. Bu hal İSTİVÂ, mutlak BİRLİK halidir.

Yüz RAHMAN’ın tecellisidir. Yüzdeki her bir uzvun ayrı bir sembolik anlamı vardır. Yüz VAHDET’tir. Saç KESRET. Kaşlar, hilal biçimindedir ve ‘’bir yay boyu yaklaştı’’ anlamına gelir. GÖZ, namazla nurlandığı zaman  Hakk’ı görür. İç göz açılır. ‘’ İki kaş arasına çekti Hatt-ı İstivâ, Âdem’e isimleri oradan öğretti Hüdâ’’ Eşya’nın hakikati oradan öğretilir. Hakk oradan görülür, Vahdet oradan idrâk edilir. Çokluk içinde birlik bulunur. Hatt-ı İstivâ, ayrıca Mecmau’l Bahreyn’i yani iki denizin birleştiği yeri imâ eder. Zâhir-Bâtın, Şehadet-Gayb, Celâl-Cemâl, Mûsa-Hızır burada buluşur. İnsan iki karşıtlığın birleşimidir. O kusursuz ilâhi DENGE’yi bozmaksızın, insanın kendini gerçekleştirmesi, ahenge ulaşması ve İSTİVÂ halinin tahakkuku. İstivâ sırrına ulaşan kişi, kâinattaki o kusursuz DENGE haline de ermiştir.

Kur’an’da ‘’En yakınınızdaki Kâfir’den başlamak üzere harp edin’’ diye bir âyet vardır. Bu emir Peygamberimize ve bütün Müslümanlara yöneliktir. İnsanın en yakınındaki kâfir Nefs-i Emmâre’sidir. Ancak Dervişlerin ve Ârif’lerin de savaştıkları bilinmektedir. Efendimiz de savaşçı bir Peygamber’dir. Âriflerin bütün maksadı, gönüllere huzur ulaştırmaktır. Fakat Esma-yı İlâhiyenin tecellisinde zıddiyetten zuhur eden bir çatışma da olur. Bu bir tarafın gaflette olduğundan dolayıdır. Bu gafleti gidermektir aslında mücadelenin sebebi. Bu direnci kırmak ve ESMA’yı uyandırmak için gereklidir.  Şerri, kötülüğü, zulmü, haksızlığı ortadan kaldırmak için mücadele edeceksin. Ama her şeyin asıl failinin Hakk da olduğunu bileceksin. Mihrab; Kulun Hakk’a secde ettiği  yerdir. Ayrıca harp yeri de demektir. Nefsiyle cenk ettiği yer.

Harakâni Hazretleri de savaşmış, 1033 yılında ŞEHİT olmuştur. Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre, Kars kalesinin 3. Murat devrinde Lala Mustafa Paşa tarafından tamiri sırasında, bir askerin rüyasına dayanarak kabri bulunmuş, sırtındaki hırkasının dahi çürümediği, yaralarının ise halâ kanadığı görülmüştür. O dönemde Kale içinde, Hazret adına bir tekke ve cami inşa edilmiştir. Dergahının kapısında: ’Her kim bu kapıya, bu dergaha gelirse ekmeğini verin, suyunu verin, hizmetini yapın, ona hürmet edin ama inancını sormayın. Çünkü Allah katında RUH taşıyan herkes Ebu’l Hasan’ın sofrasında ekmeğe lâyıktır’’ yazılıdır.(Şeyh KABZ ehlidir. Kabrine gelen dahi bunu hisseder)

Son söz olarak Hazret der ki; İlimden sana ne kadar lâzımsa o kadarını al. İbâdetten de Şeriat senden ne kadarını istiyorsa o kadarını yap, ama sana lâzım olan şudur: Sabahtan akşama kadar insanların, halkın razı  olduğu, olacağı bir işte ol, akşamdan sabaha kadar da Hakk’ın memnun olacağı bir işte ol. Eğer bunu yaparsan, zâhirle bâtını birleştirmiş olursun. İşte bu, ilimle a’yanı birleştiren âriflerin sıfatıdır. Hakikatten gafil olan yabandır. Kendi nefsini eğitmeden, kitabî ve kulaktan dolma bilgi ile başkasını ıslâha, irşada çalışma. Kişinin değeri, himmeti kadardır. Saygıya lâyık olan, bu dünyaya karşı kör, sağır ve dilsiz olandır. Aşk denizinden ancak Şeriat gemisiyle geçilebilir ve hakikat sahiline ulaşılır. Burada deniz CEM/VAHDET, sahil FARK’dır.

Emir, Allah’tan Peygamber efendimize iner. Peygamber efendimizden, Peygamberimizin Nâibi, vekili kim ise ona intikâl eder, ondan sonra bütün evliyaullahın gönlüne dağılır ve oradan zâhiri tedbiri Cenab-ı Hakk icra eder. ‘’Hak şerleri hayr eyler, Zannetme ki gayr eyler, Ârif anı seyreyler, Görelim Mevlâ neyler, Neylerse güzel eyler’’(İbrâhim Hakkı Hz.).  Allah ’’Bugün mülk kimindir’’  sorusunu defalarca sormuştur. Geldiğimiz âlemde, Ruhlar âleminde, burada, yarın Âhiret’te tekrar soracaktır. Orada, ‘’Bugün Mülk elbette senindir, Allah’ındır’’ dedik. Buraya geldik unuttuk.  Mülk de Allah’ın, Gâvur da, Mümin de, putperest de, Müslüman da Allah’ın. Hepsi Allah’ın Kudret’inde cereyan ediyor, devr ediyor. Bu âlem hep devr üzeredir, unutma. Allah idrâkini nasip etsin inşallah. AMİN. Sadakallahül Azim.

Kaynak: Harakâni Vakfı Başkanı Yavuz Selim Uzgur ‘’Anadolu’nun Kalbi HARAKÂNİ’’

5 Ağustos 2018 Pazar


KÂFİR;  MÜŞRİK ve MÜNÂFIK

Tarihin herhangi bir döneminde Allah tarafından gönderilmiş olan Hak peygamberini, ya da onun tebliğ ettiği hususların ya tamamını, ya da bir kısmını inkâr eden kimselere KÂFİR denilir. Kâfir denmesinin nedeni, kendisine apaçık bir biçimde görünmekte olan hakikati görmezden gelmek için hakikati örtmesi dolayısıyladır. Kâfir kavramı ateizm ya da deizm gibi akımlar dâhil bütün yönleriyle inançsızları kuşatan en genel kavramdır. Müşrik ve Münafık da Kâfir kavramının kapsamındadır.

Aslında Kâfir’’ ÖRTEN’’ anlamındadır. O halde herhangi bir şeyi örten kimse KÂFİR’dir. Küfür ise örtünme ve perdedir. Dinde küfür, ÎMAN’ın zıddı yani  Îmansızlık demektir. Küfür için Îman edilecek şeylerin hiçbirine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür. Îman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise onun tam tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile vâkî olur.

Hak her mertebeyi kuşatmıştır, her mertebede bir tecelli yüzü vardır. Birine Îman edip, öbürünü inkâr etmekle Hak örtülmüş olur. Kâfirler, ibadetini bir şekle tahsis ettiği için başkasını inkâr eder. Bir Müslüman Hakk’ın zuhur ettiği varlıklardan birini inkâr ederse, din ona Müslüman demez.

Müşrik; Hakk’a karşı örtülüyken, Ehl-i Kitap dine karşı örtülüdür. Hakk’tan perdelenen dinden de perdelenmiş olur. Çünkü, dine varmanın zorunlu yolu Hakk’tır. Fakat, dine karşı perdelenmiş kimse, Hakk’a karşı perdelenmemiş olabilir (deist).(Ehl-i Kitap Yahudi ve Hıristiyan dini mensuplarıdır).

Küfür yani ÖRTÜ(pûşiş); iki kısımdır. Birinci ÖRTÜ Allah’ı görmeye ve bilmeye mâni olur ki, bu kötü küfürdür . Bunlar inancı henüz kökleşmemiş olanlardır.  Diğeri, o ÖRTÜ vâsıtasıyla Allah’tan başkasını ne görür, ne de bilir. Bu ise sonda bulunanların küfrü olup, beğenilen küfürdür. ‘’Muhakkak ki o küfredenleri, ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın, onlar için birdir, inanmazlar. Allah onların yüreğine mühür vurdu, kulaklarına da! Gözleri de perdelidir. Ve onlar için büyük bir azap vardır’’ (Bakara, 6-7) Bu âyetler iki küfrü de içine almaktadır. (Azap TAD’dır)

Kötü küfre örnek verirsek: Mesela kış için odun, kömür alırken ben bunlarsız kalırsam soğuktan kırılırım demek suretiyle kendi tedbirine güvenmek, Allah’ın REZZÂK sıfatını inkârdır. Ve Hakk’ın bir sıfatını inkâr etmekle de Kâfir olursun. Bildiğini bilmeyenlere öğretmekten kaçınmak, misafirden sofra saklamak, icap ettiği vakit Allah yolunda canını esirgememek Allah yolu yolcuları için küfürdür. Herhangi bir şeyi örten kimse kâfirdir. Rabb’inin nimetini örten, ona karşı kâfir olmuştur. İblis de kâfirlerdendir. Çünkü o, gücü ölçüsünde, şeriatın insan için getirdiği mutluluk yollarını örter. Hıristiyanlar da Mesih Îsâ’ya varlık vererek Hakk’ı örtmüştür. ‘’Allah, Meryem oğlu Mesih’tir diyenler kâfir olmuşlardır’’(Mâide, 17-72)

İyi küfre örnek verirsek: Melâmiler makamlarını yaratıklardan örtmede Velîlerin büyükleridir, onlar aynı zamanda makamlarını örtenler olarak Kâfirdirler. En büyük Kâfir-i Billâh, İNSAN-I KÂMİL’dir. Çünkü o Allah’ı, Allah da onu örter.Çiftçiler de kâfirdir.Çünkü onlar, tohumu toprağa gömerek örter.

KÂFİR/ÖRTÜ genel bir kavramdır. O halde, Allah’ı inkâr eden de, putları inkâr eden de Kâfirdir.

KÂFİR kavramının  kapsamına giren MÜŞRİK ise, Allah’tan başka sandığı yaratılmışa varlık isnat ederek, onun Allah’tan gayrı bir varlığı olduğunu iddia eder. Örn: Kâbe’ye yönelen insan nasıl aslında Allah’ın mânâsına yöneliyorsa ve Kâbe’nin hakikatinin Allah’ın Zâtı olduğuna inanıyorsa, Müşrik de Kâbe’yi ayrı bir ibâdet yeri addederek, Kâbe’ye secde eder. Bu ŞİRK’tir. Ancak Allah’ın emrine secde olmasından dolayı doğru bir ŞİRK’tir.  Bu yüzden emirle yapılan ibâdet, ŞİRK dahi olsa övülmüştür. Allah’a ŞİRK koşana MÜŞRİK, ŞİRK koşulana ŞERİK denir.

*‘’Hayır ve şer Allah’tandır’’ mânâsını reddedip, şerrin başka bir Allah’a ait olduğunu, ya da kuldan geldiğini sananlar MÜŞRİK’lerdir. İdrâk edenler ise bizim şer gördüğümüz şeylerin de Allah indinde hayır olduğunu bilirler. Çünkü, Allah’tan gelen her şey hayırdır ama bize acı geldiği için şer gibi görülür. Doktorun acı ilaç vermesi doktor yönünden hayır, hasta yönünden şerdir. Allah’tan başka Kuvvet-i Kudret olmadığı için bana şer gelen de O’ndan gelmiştir.
Allah, Kur’an da ‘Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışında dilediğini affeder’’ (Nisâ, 116) buyurmuştur. Kalbin fesadı ŞİRK iledir. ŞİRK dört türlüdür.

Kalp bu dört türlü şirkten bozulursa, Allah, o şirkin karşısında onu gideren bir TEVHİD ile kulu SELÂMET/KURTULUŞ evine çağırır.

1.Müşriklerin şirki: Putlara, vesaireye tapmak. Burada put; evlat, para ve ilim düşkünlüğü ile kendinde bir varlık görmektir.

Birinci şirkin karşısında bulunan Tevhid: ‘’Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur’’(Muhammed, 19) sözüdür. Yani Allah’tan başka tapılacak varlık yoktur demektir. Bu Tevhid ile mümin, kâfirden ayrılır.

2.Allah’ın fiillerinde şirk: Fiili mutlak olarak kula nispet etmek. Bu şirk daha ziyade avamda bulunur. Sövüp saymak, intikam almak, iftira etmek, öldürmek şeklinde kendini gösterir. Onlar işleri Allah’tan değil, başkalarından görürler. Çünkü eğer bütün bu fiillerin Allah’tan olduğunu bilselerdi barış içinde yaşarlardı.

İkinci şirke karşı Tevhid: ‘’Hiç bir canlı yoktur ki, Allah onun alnından yakalamamış bulunsun’’ (Hûd,56) sözüdür. Bu Tevhid ile havas(seçkinler), işi bizzat Allah’a nispet etmekle avamdan ayrılırlar. Bütün insanlar MEVLÂ sayılırlar, çünkü onlar Allah’ın kazâsına göre fiil yaparlar.

3.Allah’ın sıfatlarında şirk: Kula izâfi değil de mutlak olarak kemâl nispet etmek.  Fiilin sahibini kul zannetmek, birine kırılmak ya da birinin yaptığını aşırı derecede beğenmek, o fiili kulun yaptığını zannetmek. Özellikle ileri gelenlerde, bilginlerde bulunur. Bunlar kemâlde kendilerinden aşağıda olanlara kibirlenirler, kendilerinden üstün olanlara haset ederler.

Üçüncü şirke mukabil Tevhid: ‘’Hamd âlemlerin rabbine mahsustur’’ sözüdür. Bu Tevhid ile seçkinlerin seçkinleri, bütün Hamd’ları bizzat Allah’a nispet etmekle seçkinlerden ayrılırlar. Bu görüşte olan şöyle der: ‘’Her güzel şey, O’nun cemâlinin yankısıdır. Belki her güzelin güzelliği O’dur’’

4.Gerçek vücutta(Varlık’ta) şirk: Halk’a doğrudan doğruya varlık nispet etmek. Evliya’ya, Kâmil İnsan’a varlık vermek.  Onların varlığını Allah’tan ayrı görmek.

Dördüncü şirke karşılık olan Tevhid: ‘’O’nun veçhinden başka her şey helâk olacaktır’’ (Kasas, 88) sözüdür. Bu Tevhid ile Hakk’ın vücudu ile Halk’ın vücudu ayrılır, Halk’ın vücudu yok görülür. Bâkî olan, var olan yalnız onun varlığıdır. Tevhidin bu dört mertebesinden her biri, kendi miktarınca sahibini SELÂMET evine sokar.

Bir de ZÂT ŞİRK’i vardır ki, umumiyetle mevki sahiplerinde ve bazı ŞEYH’lerde bulunur. Zira bütün mertebeleriyle vahdet-i vücudu bilselerdi, bazılarına yüz gösterip, bazılarından da yüz çevirmezler ve aşağı mertebelere hakaret gözüyle bakmazlardı. Burada yüz göstermek, yüz çevirmek, nazar ve irşad, sadece Allah ile, Allah için ve Allah’ta makbuldür. * (Niyazî-i Mısrî, İrfan Sofraları- 18. Sofra)

Yine KÂFİR kapsamına giren MÜNÂFIK ise; NİFAK, NÂFİKA kelimesinden türemiştir. NÂFİKA, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin yuvasının iki deliği vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar. Köstebek, çıkacağı bu kapıyı başıyla vurup, dışarıya çıkmasına imkân verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası sezemez. Kendisini tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş kapısı istikametinden gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak için yaptığı bu ikinci kapıya NÂFİKA denir.

Münâfık, bir tarafıyla dine girerken, daima kendisi için sakladığı diğer yönden de ondan çıkar. İşte içinden inanmadığı halde inanıyor gözüken birine MÜNÂFIK denilmiştir. ’’Eğer sığınacak bir yer veya (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir delik bulsalardı; koşarak o tarafa yönelip giderlerdi’’ (Tövbe, 57)  Peki; KÂFİR, MÜŞRİK ve MÜNÂFIK’ın sonu ne olacaktır?

‘’Kıyamette MİZÂN(terazi), saâdet ve şekâvetin birlikte bulunmasından dolayı kurulur. Zirâ nefsâniyetin tamamen rûhâniyete dönüşmesi durumunda mizâna ihtiyaç kalmaz. Bu kişi, hesaba çekilmeksizin cennete girer. Aksi de böyledir, yani rûhâniyeti tamamen nefsâniyete dönüşen de, hesaba çekilmeksizin cehenneme girer. Şayet Îmanlı ise, suçunun karşılığı kadar azap gördükten sonra, cehennemden çıkarak cennete girer.’’(Abdülkadir Geylâni Hz.)

Allah’ı birleyen ve Îman eden herkes cennete girecektir. Nebiler ve müminler de Îman sahibi olup da büyük günah işleyenlere ŞEFAAT edecektir. Küfür ehli Müşrik ve  Münafık’a ŞEFAAT edilmeyecektir. ‘’defterleri sağından verilen kimse’’ (el-Hakka, 19), kastedilen MÜMİN ve mutlu kimselerdir. ‘’defterleri sol tarafından verilen kimse’’ (el-Hakka, 25), kastedilen MÜNÂFIK’tır.  KÂFİRİN İSE DEFTERİ YOKTUR.

DİN CEZÂ yani KARŞILIK(amelin kendisine dönmesi) demektir. MÜŞRİK yararlı amel ve iyilikler işlediğinde, bunun bir CEZA’sı yani KARŞILIĞI yoktur. Onlar için kıyamet gününde amelleri tartan terazi konulmayacaktır. Çünkü Allah’a ortak koşanın iyi amelleri de boşa gitmiştir. MÜŞRİK hesaba çekilmeyecek, cehenneme girecektir. CEHENNEM bir CEZA değil, her şeyi kuşatmış Rahmet’in belirlediği bir TAHSİS’tir.

‘’Cehennem ATEŞ’tir. Ateş melekleri gidince, NİMET melekleri gelir. Ve böylece o ateşe muhâl olan yerde cırcır(kereviz) otu biter. Cırcır otu yeşildir, cennette renklerin en güzeli yeşildir. Yani ateş yeşile dönüyor, cehennem cennete çevriliyor. Bu mânâya en güzel delil, Hz. İbrâhim’in kıssasıdır. ‘’Ey ateş! İbrâhim’e serin ve selâmet ol’’ (Enbiya, 69)Bu emirden sonra orada reyhanlar yeşerdi, bahçeler oldu. Cebbâr olan Allah, kademini bastıktan sonra cehennem ehlinin azâbı rahata(tada) çevrildi. Bulundukları mekân değişmesi, ateş gitti.’’ (Abd’ül-kerîm el-Cîlî,  Hz. İnsan-ı Kâmil)

 Evliya ulvî yüksek kelimeler, eşya ise suflî alçak kelimelerdir ve bunların hepsi ’’KÜN’’ emrinden zuhûr etmiştir. Allah’ın emri ‘’KÜN’’ yani KAF ve NUN arasındadır.  K (KAF) harfinden iki anlam ortaya çıkar. Birisi KEMÂL’in ‘’K’’ si, diğeri KÜFÜR’ün ‘’K’’si. N (NUN) harfinden de iki anlam ortaya çıkar. Biri Mârifet ‘’N’’ si, diğeri Nekre/belirsizlik ‘’N’’ si. Allah yaratmada kimin üzerine nurunu  saçtı ise o KÜN’ün ‘’K’’ sına Kemâl, ‘’N’’ sine Mârifet olarak tanık oldu. Diğeri ise KÜN’ün  ‘’K’’sını Küfür, ‘’N’’ sini ise Nekre/belirsizlik bildi ve kâfir oldu. Kâfir, kalbi ölü olandır.

Küfrün de hâliki (yaratanı) Allah’tır ve Allah’ın küfrü yaratması da O’nun en büyük hikmetlerinden (kâinattaki bütün hâdiselerin ilâhi sebeplerinden) biridir. Allah, fenâ bir şey yaratmayacağına göre küfrün de yaratılışında bir sebep, bir mânâ, dolayısıyla hikmet vardır. Burada küfür kelimesinin ‘’karanlık’’ mânâsını ve kâfirlerin nurdan karanlıkta kalanlar olduğunu unutmamak doğrudur.

‘’İslâm’a göre bütün mahlûkat ister kendi rızasıyla, ister kendi rızası olmaksızın Allah’ın irâdesine boyun eğer. İster kâfir  ve müşrik olsun, ister mümin olsun ibâdet ettiğinde  yalnızca Allah’a ibâdet eder. Mümin Allah’a ibâdet ettiğinin farkındadır. Kâfir veya müşrik ise Allah’tan başkasına ibâdet ettiğini düşünse de varlıkta Allah’tan, O’nun isim ve sıfatlarından ve bu sıfatlara bağlı fiillerinden, bu fiilerin dış dünyadaki eserlerinden başka hiçbir şey bulunmadığından dolayı ibâdeti dolaylı olarak gerçekleşse de yine Allah’adır. Zaten küfür ve şirk eserin müessirini görememek ve eserde takılıp kalmanın sonucudur’’( William C. Chittick, Hayal âlemleri)

Allah, kendisinden başkasına mûhabbet ve ibâdet edilmemesi için, kendisini bütün EŞYA’nın hakikati kıldı. Kişi neye ibâdet ederse etsin, bilsin veya bilmesin aslına O’na ibâdet eder.

Kaynak: Ken’an Rıfâî Hz. Sohbetler,  İbn’ül Arabî Hz. Tefsir-i Kebir Te’vilât, C.Nur Sargut İslâm, îman. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba


KUR’ÂN VE İNSAN:

Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber’e vahiy (Cebrâil/Külli Akıl) aracılığıyla indirilmiş Allah kelâmıdır ve kadîmdir.  Bir anlamda da anayasamızdır. Kur’ân; diğer Peygamberlere gelen üç semâvi kitabı da (Tevrat, Zebur, İncil) içinde barındırır.

Kur’ân; tüm zamanı geçmişi, An’ı ve geleceği kapsayan bir kâinat kitabıdır. Meselâ  Hz. Ali; ‘’çölde atımı kaybetsem, onu Kur’ân da ararım’’ demiştir. Kur’ân’ı anlamaya çalışmak çok önemlidir. Çünkü biz insanlar için indirilmiş bir rehberdir.

Kur’ân da geçen her âyet ve sûre, bize bir şeyler anlatan mesaj ve semboller ile doludur. Kur’ân tüm zamanları kapsadığından, âyetler her an inmektedir.

Kur’ân’ı Kerîm Peygamberler aracılığıyla insanı ve onun geçirdiği, geçireceği gelişim aşamalarını anlatır.  Çünkü Kur’ân ve insan (İnsan-ı Kâmil) ikizdir.

İnsan; beden, nefs, rûh, kalp ve akıldan müteşekkildir.

Beden rûhun kalıbı/yani bineğidir. Rûh lâtiftir ve beden rûhu görünür kılar. 

Rûh Rahman’ın nefesi, sırrı yani canımız, canlılığımızdır. Nefes almadan yaşayamayız.

Nefs rûhun ham hali ve Allah’ın tekâmül için kuluna verdiği en kıymetli hediyedir. Çünkü onunla yol alırız.

Kalp Allah’ın tecellîgâhı, yani kuluna tecellî ettiği yerdir. 

Akıl da düşünme ve kavrama yetimizdir. Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.

Bedenin huzuru için hepsinin huzurda olması gerekir.

Bu beşli yapı genellikle Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün sûre ve âyetlerde de mevcuttur. Âyet, işaret ve flama demektir. Allah adeta insan ile Kur’ân âyetleri arasında bir bağ olduğuna dikkat çekmektedir. Bu anlayış ile okunduğunda Kur’ân  bir rehber niteliğindedir.

Örn: Mûsâ ve Hızır (a.s.) kıssasının anlatıldığı Kehf sûresinde;  Mısır beden şehri, Mûsâ kalp, balık akıl, Yûşa Hz. genç nefs, Hızır rûhtur. Burada kalbin, dirilmiş nefs (ölü balığın dirilmesi) ile rûha doğru yaptığı yolculuğu anlatılır. İki denizin birleştiği yer (madde ve mânâ) kalp mâkâmıdır, ancak Mûsâ bu birlikteliğe dayanamaz, ayrılırlar.

Mûsâ ve Firavun kıssasında da; Mısır, beden şehridir. Mûsâ kalp, Firavun nefstir. Mûsâ ‘nın kayınpederi Şuayb (a.s.) rûh makamı, kızları nazari ve âmeli akıldır. Mûsâ’nın Firavun olan nefsinin boğulmasıyla yolculuk başlar. Tûr olan benlik dağı parçalanır ve Mûsâ Ken’an iline varır. 

Yine Kehf sûresinin Zûlkarneyn kıssasında; Zûlkarneyn kalp, doğu tarafı rûh, batı tarafı nefs, ye’cüc ve me’cüc nefsin sıfatları, yola çıktığı yer de beden şehridir.

Burada da Zûlkarneyn nefsin sıfatlarına erimiş bakır ve demir (iyi niyet ve amel) ile set çekerek kalp makamına ulaşır.

Hızır Zûlkarney’in ordusunda askerdir. Ab-ı Hayat suyunu bulur ve ölümsüzlüğe kavuşur.  Yani Hızır kalbin askeridir ve ölümsüzlük suyuna, rûh makamına erişerek dirilir.

Sebe sûresinde Hz. Süleyman kalp, babası Hz. Davut rûh, Hüdhüd akıl, Sebe de beden şehridir. Sebe melikesi Belkıs da beden şehrinde nefsani kuvvetlerden tahtı olan hayvani nefstir. Sonunda kalbi temsil eden Süleyman’a tabi olarak Müslüman/teslim olur.

Yûsuf sûresinde Hz. Ya’kûb rûh, Hz. Yûsuf Kalp, Züleyha nefs, Mısır şehri beden, Yûsuf’un kardeşi Bünyamin idrâktir. Sonunda Hz. Yûsuf Mısır/beden şehrinin sultanı olur.

Meryem sûresinde de; Meryem Cebrâil’in üflemesiyle yani akıl aracılığıyla dirilmiş nefstir. Nefs susar, râzı/fâni olur. O zaman vücûd da kalbin çocuğu doğar. Îsâ olan rûh konuşmaya başlar.

Kur’ân âyetlerinin ilk başlarında nefsin dirilmesi (Kalbi temsil eden Hz. Mûsâ’nın nefsten rûha yönelmesi ve Rûhu temsil eden Îsâ’nın doğması) ve tekâmülünde geçirdiği süreçler anlatılır. Sonlarına doğru Hz. Peygambere hitap vardır ve zâti ayetlerdir. Örn: Ey örtüsüne bürünen, kalk.  Kalk ve uyar. Batmakta olan yıldıza andolsun ki…(burada Hz. Peygamberin varlığının kaybolduğu yani fâni olduğu anlatılmak istenir)

Daha doğrusu anlatılmak istenen bizim beden şehrimizden ulvî âleme yaptığımız bilinçli veya bilinçsiz yolculukta nasıl bir yol izlememiz gerektiğidir. Yolculuk yani hicret kalbedir. Aslında gidiş de, geliş de yoktur. Ayrılık yoktur ki, kavuşma olsun. Tüm mücâdele içseldir. Çünkü Allah bir an bu âlem Ayna’sından yüz çevirse âlem yok olur. Yani yokluğa döner.

Bu tekâmül sürecinde rehberimiz Kur’ân ve yaşayan Kur’ân olan Hz. Mûhammed’dir.

 



24 Temmuz 2018 Salı

MEHDÎ – MESİH – VELED-İ KALP:

Mehdi; yol gösteren, hidayete eren ve doğru yolu bulan, Allah tarafından kendisine rehberlik edilen, kıyamete yakın dönemde zûlüm ve adaletsizliğin her tarafı kapladığı bir zamanda gelip, yeryüzünü adaletle dolduracağı ve İslâm’ı hâkim kılacağı müjdelenen ‘’zât’’ tır.

Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Hz. Ali’den başlayarak 12 imam gelir. 12. İmam, İmam Mehdî’dir ve sırlanmıştır (örtünmüştür). (el Mûntazar/Beklenen, Sahib-üz Zaman, Hazret)

İmam; kendisine uyulan ve işlerde öne geçen kimse demektir. Peygamber ümmetinin imamı ‘’seni insanlara imam kıldım’’ (Bakara, 124), Halife halkın imamı, Kur’ân’ı Kerîm Müslümanların imamıdır.

Mehdî’nin gelişi kıyamet alâmetlerindendir. Hz. Peygamber(sav.) kıyamet alâmetlerini şöyle anlatır; ‘’Âhir zamanda Mehdî zuhûr edecek (ortaya çıkacak), Ehl-i Beyt’ten olacak, Îsâ ile bir olup Deccal’i öldürecek, Ashab-ı Kehf (yediler) Mehdî’nin yardımcıları olacak ve yeryüzünü küfür kaplamadıkça Mehdî gelmeyecek’’

Mehdî’nin çıkmasıyla mezhepler birleşir ve yeryüzünde kâfir kalmaz. Güneş de batıdan doğar.

MEHDİ, MESİH VE VELED-İ KALP AYNI ANLAMDADIR. BURADA HZ. ÎSÂ’YA ATIF VARDIR.  
 
Hz. Îsâ, Hz. Meryem’in babasız doğan oğludur.

Hz. Meryem ise; Zekeriya Peygamberin eşinin kardeşi olan, Hanne ve Âl-i İmran’ın kızıdır. Yani Zekeriya Peygamber, Meryem’in teyzesinin eşi, Hz. Yahya (Hayat) da teyze çocuğudur.

Meryem’in kelime karşılığı Allah’ın hizmetçisidir. Çünkü annesi Mescid hizmeti için bir erkek çocuk doğurmayı isterken, kız çocuğu olmuş ve ona da bu ismi vermiştir.

Kur’ân‘ı Kerîm’in Meryem sûresinin 16’dan 34’e kadar olan âyetleri Hz. Îsâ’nın doğumunu detaylarıyla anlatır.

‘’(Ey Muhammed!) Kitap’ta Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti’’. (Meryem-16)

Meryem; ailesinden (nefsani kuvvetlerden), doğu (rûh) tarafına, kudsî âleme çekilmiştir.
‘’(Kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasına bir perde germişti. Biz, ona Cebrâil’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görülmüştü. Meryem, senden Rahman’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen bir insan isen (bana kötülük yapma) dedi. Cebrâil, ‘ben ancak Rabbinin bir elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim’ dedi’’  (Meryem-17, 18,19)

Meryem’in kendisi ile ailesi (nefsi) arasına çektiği perde kûdsiyet korunağıydı. Bu makama gelmiş kişi dirilmeye hazırdır ve Rûhu’l Kuds olan Cebrâil vâsıtasıyla diriltilir. (Cebrâil, diriltici Akl-ı Küll’dür)

 ‘’Meryem, ‘Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir’ dedi’’. (Meryem-20)

(Meryem) nefis; kendisine bir beşer eli değmemişken, yani bir şeyhin terbiyesinden geçmemişken, beşeri bir muallim tarafından eğitilmemişken (bakire olmanın anlamı budur) hamile kalıp, çocuk doğuracak olmasına hayret ediyor. (İbnü’l Arabî Hz. Veysel Karâni ve Râbiatu’l Adeviye Hz.nin mürşidi olmamış, onlar ilâhi âlemden beslenmişlerdir)

‘’Cebrâil, ‘Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir’ dedi’’   (Meryem-21)

‘’Allah dilediğini yaratır’’ cezb ve keşf ile dilediğini seçer, terbiye ve tâlim olmaksızın ona kalp makamını bahşeder. Bu durum Levh’te hükme bağlanmış, ezelde takdir edilmiştir.
‘’Böylece Meryem, çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi’’  (Meryem-22)

Cebrâil, Meryem’in gömleğinin yakasından üfledi. Hz. Meryem’in Cebrâil’in üflemesiyle hamile kalışı; aklı ve diriliği temsil eden Cebrâil’in yardımıyla nefsin tekâmül etmesidir. Meryem böylece hamile kaldı ve yalnızlığa (doğu/rûh) tarafına, önceki yerden daha uzak bir yere çekildi.
Meryem’in Cebrâil karşısındaki teslimiyeti, onun İslâm olduğunu gösterir.

 ‘’Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. ‘’Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım’’ dedi. Bunun üzerine (Cebrâil) ağacın altından ona şöyle seslendi. Üzülme, Rabbin senin alt tarafından bir dere akıttı. Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün’’ (Meryem- 23, 24, 25)

Hurma, tasavvufta sabrı simgeler. Doğum sancısı/dert onu ağaca götürdü ve kuru ağaç meyve verir hale geldi. Hurma: ancak aşılandığında meyve veren bir bitkidir. Allah burada adeta; ‘’hurma nasıl ki aşılanmadan da meyve verebiliyorsa, Meryem de babasız çocuk dünyaya getirebilir’’ demektedir.

Hurma; Âdem’in yaratıldığı toprağın artanından, Arz da Hurmanın artanından yaratılmıştır. Bu nedenle Hurma Âdem’in kız kardeşi, bizim de halamızdır. (Hz. Peygamber’in eli ile diktiği Acve Hurmasının sihir ve büyüye şifa olduğu söylenir)

Alt taraftan akan dere çalışma ile elde edilen kesbî (vâsıtalı) ilimdir ve dirilticidir. Üst taraf ise Allah vergisi olan vehbî (vâsıtasız) ilimlerdir (Ledûn/kalp ilmi). ‘’şüphesiz, hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından yerlerdi’’ (Mâide-66). Bütün ilimler Allah’a aittir.

‘’Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, Şüphesiz ben Rahman’a susmayı adadım. Bugün hiç bir insan ile konuşmayacağım de.’’ (Meryem-26)

Susma dilin iffetidir. Avamın susması dilleri ile,  âriflerin susması kalpleri ile, âşıkların susması ise sırra dair düşüncelerini korumakla olur. En büyük tevhid sükûttur. Sükûtun vahiyden makamı vardır.

‘’Derken onu (çocuğunu) yüklenerek kavmine getirdi, ‘Ey Meryem’ dediler. ‘Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın’ ‘Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi. ‘Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. ‘Beşikteki bebekle nasıl konuşuruz’’ dediler’’. (Meryem-27, 28, 29)

Meryem’in bebeği ile kavmine gelmesi, Fenâ’dan Bekâ’ya, Hakk’tan halka dönmesidir. Hârun’un kız kardeşi diye anılması da, Hârun ve kardeşi Mûsâ’nın neslinden olmasındandır. Ayrıca Îsâ, anne karnında normal doğumdan daha kısa bir süre kalmıştır.

 ‘’(Bebek şöyle dedi) Ben Allah’ın kuluyum. O, bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O, beni mübârek kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı, beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim dün ve diri olarak (kabirden) çıkacağım gün Allah’ın selâmı benim üzerimedir’’  (Meryem-30, 31, 32, 33)

Meryem, nefsin tekâmüldeki en üst seviyesini temsil eder. Meryem, nefsini rûhunun mânâsı içinde yok etmiş, Allah da ona kendi rûhunu hediye etmiştir. Burası Sâfiye makamıdır (nefsin en üst mertebesi). Bu makama gelebilmek için nefse ağır gelen şeye susmak gerekir ki, halimiz konuşsun. Yani nefsi (Meryem) susanın, rûhu (Îsâ) konuşur. Aslında nefs, rûh makamına yükselir.

Vücud da Meryem gibidir. Her birimizin bir Îsâ’sı vardır. Bizde o dert/doğum sancısı peyda olursa Îsâ’mız doğar. Eğer dert olmazsa Îsâ (rûh) geldiği yoldan tekrar kendi aslına döner. Biz de ondan faydalanmaktan mahrûm kalırız.

’İşte hakkında tartışıp durdukları Meryem oğlu Îsâ’nın gerçeği budur’’  (Meryem- 35)
’Melekler, ‘Ey Meryem! Allah kendisinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Onun adı Îsâ, (lakâbı) Mesih, sıfatı Meryem oğludur. Dünyada da âhirette de şânı yücedir. (Kendisi Allah’a) çok yakınlardandır da. Beşiğinde de yetişkinlik hâlinde de, insanlara söz söyleyecektir. (O) sâlihlerdendir’’  (Âl-i İmrân-45, 46)

Her varlık, Allah’ın tükenmez kelimelerinden birisidir. ’’Eğer Rabbinin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, bir o kadarı yardıma gelse bile Rabbinin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi’’ (Kehf-109).  ’Allah’tan bir kelime’’  (Âl-i İmrân, 39). ’’O’nun kelimesi’’ (Nisâ, 171).

İlâhi kelimenin Hz. Meryem’e ilkâ edilmesinin (yerleştirilmesinin) anlamı ise, Peygamber’in Allah’ın kelâmını ümmetine nakletmesi gibi, ilâhi kelimenin ‘’ilâhi bir sûret’’ le harici bir mazhârda zuhûr etmesi demektir. Peygamber, sûreti ve sesi olmayan aklî mânâları, işiten ve okunulan harici lâfızların sûretinde biçimlendirerek ümmetine nakleder.

Hz. Îsâ, ilâhi kelâmın bedenlenmesi, yani ‘’kün’’ kelimesinin ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Makam-ı Cem’de bulunan kişi Hakk’ın kelimesidir ve sıfatı da ‘’Rûhullah’’dır. Çünkü onlar ‘’Rahman’ın Nefesi’’ nin taşıyıcıları ve nefislerini ‘’Meryem’’ kılmış tâliplerden Îsâ’nın zuhûruna yol açacak olan mânevî dölleyici rahmet elçileridir.

Ezeli ve ebedi canlı olan Rûhullah, Îsâ’nın Sâfiye makamındaki nefs olan Meryem’den zuhûr edişidir. Cebrâil, Hz. Meryem’in hayalinde ürettiği bir sûrettir. Cebrâil ‘’idrak’’ tir. Hz. Meryem’in Cebrâil’in üflemesi ile hamile kalışı, mübârek nefsinin (Sâfiye) rûh olması demektir.

Hz. Peygamber’in miraca çıkmadan önce Meryem ile nikâhlanmasının sebebi ise tekâmülde en yüksek nefs makamını temsil edişindendir.  Peygamberin nefsidir Meryem. (Firavun’un karısı Asiye ile de nikâhlanmış, nefsini Müslüman etmiştir.)

İşte susan nefs ve konuşan rûh olan Hz. Muhammed, Taif’de taşlandığında, Meryem (nefsi) ile razı olmuş ve Rûhullah olan vücûduyla kendine kötü muamele edenlere hayır dua etmiştir.

Rûh vücûd da hâkim olunca, kurtuluş âşikâr olur, nefsin kötü huyları kesilir ve vücûd da (varlıkta) mehdî gözükür. Kulun rûhu Îsâ olur.

Ken’an Rıfaî Hz. Mehdî’yi şöyle açıklar: Cenâb-ı Hakk, bir kuluna ‘’Hidâyet’’ (Doğru yol) murat ettiği, yani bir kulunu ilmen bilmek derecesinden, ayn’el yani görerek bilme derecesine yükseltmek istediği vakit o kulun kalbine Hidâyet nûru tecelli eder. İşte o vakit o kulun Rûhu Îsâ olur. Bu Hidâyet, bu Rahman cezbesi geldiği zaman, rûh da ‘’rûh-i izâfi’’ olup, ne kadar yaramaz ahlâk varsa; ki onlar ‘’deccal’’ dir, katleder. Böylece nefs ve rûh bir olur. Koruk üzüm olur.

Konuyu kısaca özetleyecek olursak: Hz. Peygamber, Allah’ın görünür âlemdeki elçisidir. Allah’tan gayrı varlık olmadığına göre görünür âlemdeki her şey Allah’ın görünür âlemdeki tek elçisi olan Hz. Peygamber’in isim ve sıfatlarından ibârettir. Tüm Peygamberler onun Âdem’den Mûhammed olana kadar geçirdiği tekâmül evreleridir. Ay’ın Hilâl’den Dolunay’a kadar geçen evreleri gibi. Hz. Âdem ilk ortaya çıkışı, Hz. Eyüp sabrı, Hz. Zekeriya cömertliği, Hz, İbrâhim teslimiyeti, Hz. Mûsâ aklı, Hz. Îsâ rûhu, Hz. Meryem’de tekâmülde en üst seviyeye ulaşmış nefsidir. İslâmiyet dahi Hz. Peygamberin ilm’en yakîn (Mûsevilik), ayn’el yakîn (Hristiyanlık) ve Hakk’el yakîn olan Müslümanlığın evrelerini anlatır. Tek din İslâm gelişerek bu güne gelmiştir.

Bu anlayış ile Hz. Muhammed’de Hz. Îsâ olarak anlatılan Allah’ın rûhunun ortaya çıkması için Meryem olarak ifade edilen nefsinin, her şeye susarak en yüksek derece olan Sâfiye mâkâmına yükselmesi gerekir ki burada, Kur’ân âyetleri ile anlatılmak istenen budur.

Bu âyeti kendimize uygulayacak olursak: Ne zaman nefsimiz susarsa, o zaman Îsâ olan rûhumuz konuşur. Artık konuşan Hakk’tır. İşte Veled-i Kalp yani kalbin çocuğunun doğması, Mehdi’nin zuhûru budur.

İbn’ül Arabî Hz. leri Tefsir-i Kebir Te’vilât ve çeşitli risâleleri.


19 Haziran 2018 Salı

NAZ MAKAMINDA AŞK ‘’Şems-i Mevlâna’’

NAZ; Cilve, işve anlamına gelirken tasavvufta; sevgilinin, sevdiğine güç vermesi için eziyet, sıkıntı çektirerek onu olgunlaştırması anlamındadır. Naz halinde olan kişilerin dileklerinin ve düşüncelerinin, dua hükmünde olduğu, kabul gören görüşlerden biridir.

AŞK, IŞK, AŞAKA. Sarmaşık da aynı kökten türemiştir. Sarmaşık hangi ağaca sarılırsa onun tüm besinini alır, onunla beslenir, aynı âşık gibi. Aşk; Beşerî, İlâhî ve Tevhid adıyla üç gruba ayrılır. Naz makamında Aşk’ta Tevhid ön plandadır. Bu makamda Âşık ve Maşuk kavramları, yani fark ortadan kalkmış, AYN’ılık başlamıştır. Buna vûslat ve cem makamı da denir. Dünyanın Güneş etrafında dönmesi, Sarmaşığın Ağaca dolanması, Atomun Elektronlarını bağlaması, Şems’in Mevlâna tutkusu aşkın bu cazibesindendir. Genellikle Beşerî aşklardan İlâhî aşka geçilir. Leyla ile Mecnun hikâyesinde olduğu gibi. Leyla Mecnun’u gerçek aşkla sever. Mecnun ise Leyla’da Hakk’ı, Hakk’da Leyla’yı seyretmektedir. Leyla, Leyl; geceye, bilinmeyene verilen addır. Kişi ne zaman ki yaradılan her şeyde varlığın gerçek sahibi olan Rabb’ini görür, bilir ve kendi iç âlemine döner, orada O’ndan başkasını bulamaz, işte o an vuslat başlar. Artık sen, ben yoktur, gerçek varlık kendini seyirdedir. Pek çok kişiye göre niyaz daha kıymetlidir. Niyaz aşığın dua ve yalvarmasıdır. Çünkü kul sürekli zikir ile Allah’a ibâdet halindedir. Aşk’ın sultanları, ŞEMS ve MEVLÂNA’yı kısaca tanımaya çalışalım:

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ: 1186 yılında Tebrîz’de (İran) doğmuştur. Babası Melek-Dadoğlu Ali’dir. Bazı tefsircilere göre Horosanlı, bazılarına göre Azeri Türkü’dür. Üstün özellikler ile donatılarak bu âleme gönderilen Şemseddin’e, daha çocuk yaşlarındayken yerlerin ve göklerin sırrı gösterilir. Aktarılan bilgiler arasında daha altı yaşındayken Allah ile konuştuğu söylenir. ‘’Ne istiyorsun’’ diyen Rabb’ine hep aynı cevabı verir. ‘’Seni istiyorum Allah’ım’’. Sert görünümünün ardında cömert, merhametli, yumuşak kalpli ve üstün yaradılışlı biridir. İyiliği hiç unutmazken, kötülüğü hemen unutan bir yapıya sahiptir. Konya’da yaşadığı süre içerisinde kaldığı Şekerciler hanındaki odasında hasır, ibrik ve tuğla yastığının dışında bir şeyi yoktur. Kara keçeden yapılmış bir giysi ile gezer, yiyeceği ise kuru ekmek ve arada sırada yağsız et suyudur. Her ölene gıpta eden, ölümü temenni eden biridir. Mevlâna’nın isteği ile Kimya Hatun ile nikâhlanmış, Hz. Peygamber’in sünneti olduğu için bu evliliğe razı olmuştur. Günlerden bir gün kendisinden izinsiz sokağa çıkan Kimya Hatun’a öfkelenir ve bir kez bakar. Bir süre sonra Kimya Hatun’un boynu tutulur, acılar içinde kıvranarak üç gün sonra ölür. Şems Konya’da toplam 16 ay kalır. Konya halkı tarafından anlaşılamaz ve kıskanılır. İçlerinde Mevlâna’nın oğlu Alaeddin’in de olduğu bir grup yobaz tarafından öldürülür (Ö. 1247). Mevlâna oğluna küser. Bir süre sonra Alaeddin acı bir ölümle Hakk’a yürür. Babası cenazesine bile katılmaz. Ancak, rüyasında hocasının ‘’Oğlun Alaeddin’i bağışla. Bana yaptıkları mutlâk kaderdendir’’ demesi üzerine emre itaat eder, oğlunu bağışlar. Şems’in en büyük eseri Makalat’dır. Bunun dışında Rubailer ve Şiirleri de bulunmaktadır.

MEVLÂNA CELÂLEDDİN-İ RUMÎ: 30 Eylül 1207’de Horosan’ın Belh şehrinde doğmuş, 17 Aralık 1273’te Konya’da Hakk’a yürümüştür. Babası sultanların sultanı Bahaeddin Veled, annesi Mü’mine Hatun’dur. Moğol istilası ve mezhep ayrılıkları yüzünden Nişabur, Bağdat, Hicaz, Şam ve Karaman’a, oradan da Konya’ya gelmişlerdir. 1225 yılında Şerafeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi doğmuştur. Eşinin Hakk’a yürümesiyle ikinci evliliğini Kerra Hatun ile yapmış, bu evlilikten de iki oğlu ve bir kızı dünyaya gelmiştir. Mevlâna’nın ilk mürşidi büyük bir âlim olan babası Bahaeddin Veled, onun ölümüyle sırasıyla Seyyit Burhanettin Tırmızî, Şems ve Selahaddin Zerkûbî olmuştur. En büyük eseri 6 Cilt ve 25.616 beyitten oluşan ve Fars’ça olarak Hüsameddin Çelebi tarafından kaleme alınan MESNEVÎ’dir. Eserde Şems’in Makalat’ının, Feridüddin Attar’ın Esrarname’sinin ve Beydaba eserlerinin izleri de vardır. Diğer bir eseri 40 bin beyitlik Divân-ı Kebîr’dir. Şems Divanı diye de anılır. Ayrıca 61 bölümden oluşan ve Sultan Veled tarafından toparlanarak yazılan Fihî Mâ Fih (içindeki içinde) sayılabilir. Mecalis-i Seb’a, Dua ve Münacaat ve Mektubat diğer eserleridir.

SULTAN VELED (Sırların Katibi): Mevlâna’nın oğludur. Babasının yoldaşı, sırdaşı adeta manevî ikiz kardeşi gibidir. Mevlevîliği sistemli hale getiren, babasının yazdıklarının açıklanmasında, Şems’in Makalat adlı eserinin toparlanmasında çok çaba harcamış, adeta sırların kâtipliğini yapmıştır. Şems; Sultan Veled için Mevlâna’ya ‘’Sana sırrımı ve başımı, oğluna sırrımın sırrını verdim’’ demiştir. Sultan Veled âlem değiştirmeyi babası gibi mutluluk saymış, bedeninden sıyrılacağı gece ‘’Bu gece sevinç duyduğum, kendi kendimden kurtulduğum gecedir’’ beyitini söylemiştir.

Şems ve Mevlâna’nın, Güneş ve Ay’ın, Mânâ ve Madde’nin yolları ilk kez Şam’da kesişir. Çok kısa süren bu karşılaşma Şems’i derinden etkiler. İkinci karşılaşmaları Konya’da olur. Mevlâna İplikçiler Medresesinden çıkarken, Şems onun atının yularını tutar ve o tarihi soruyu sorar. ‘’Ey dünya ve âhiretin sarrafı, Tanrı adlarının bilgini! Söyle! Muhammed Hazretleri mi, yoksa Bâyezid-i Bistâmî mi büyüktü?’’ Mevlâna soruyu ‘’Muhammed Mustafa bütün Peygamberlerin, velilerin, padişahların başıdır’’ diye cevaplandırır. Şems ‘’Peygamber’imiz seni lâyıkıyla bilemedik’’ derken, Bâyezid ‘’Sübhanî, benim şanım ne yücedir, dedi. Bunu nasıl açıklarsın?’’ diye sorar. Mevlâna farklı bir âleme geçer ve iki denizi Tek’likle birleştirecek cevabı verir. ’’Muhammed Mustafa’nın kalbi o kadar büyüktü ki, gönül âlemi olup yaradılmış her şeyi içine almıştır’’. Bu cevap ile Şems kendinden geçer ve aradığı, ilmini aktaracağı kişinin Mevlâna olduğunu anlar. Yıl 24 Kasım 1244. Medresede bir hücrede tam 40 gün sohbet ederler. Anasının kucağında sütünü emen yavru, Celâl’e karşı Cemâl. İki deniz birbiriyle buluşurlar nihayet. Mevlevîlik böyle doğar.

MEVLEVÎLİK, Sünni tarikatların başında gelen, 13. yy.da Anadolu’da kurulan yollardan biridir. Tanrı ile evrenin, tüm yaratılmışların Bir’liği ilkesini benimser. Her varlık, yaratan gücün isim ve sıfatlarının, özelliklerinin tecellî yeridir. Zât ve asıl olan Tanrı’dan başka bir şey yoktur. Varlık, yokluk olarak kabul edildiğinde asıl var olana ulaşılır, bu âlemdeki Şey’ler, aslın gölgeleri gibidir. Gölge, ışık vurduğunda asla bağlı görüntüler oluşur. Gölgenin tek başına bir kimliği yoktur, ancak gölge olmazsa asıl görünemez. Yaratılan her şey, Yaratıcımız Allah’ın sayısız isimlerinin, özelliklerinin AYNA olarak seçilenlere verilmesinden oluşur. Beden bu âlemin malıdır, rûhlarımız ise Allah’tan ve Allah’a dönücüdür. Ne beden rûhsuz, ne rûh bedensiz olabilir, onlar birbirini tamamlayan iki yarımdır. Görünmeyenin görünür kılınması bu ikilikten doğar. Her şey hem O’dur, hem O değildir.

Mevlevîlik; nefis çalışmalarında Vahdet-i Vücûd ilkesi önde tutularak dervişleri Halk olmaktan, Hakk olmaya yürüten yollardan biridir. Öğrenme sürecinde önden gidenin ayak izleri takip edilmelidir. Varlıklarda Allah esmaları ayrı ayrı tecellîdedir. Hayvanda ayrı, bitkide, insanda, dağda, taşta ayrı, gökyüzünde, yer altında apayrı. Şekiller, renkler, kokular, tarzlar, yaşamlar farklı farklı. Bu zenginlik içinde dervişten beklenen, hepsinin özünün, kendisi de dâhil olmak üzere birbirinden farklı olmadığının kabulüdür. Gaye edeple birlik içinde yaşamak, ama öyle bir yaşam ki kimse kimseden üstün görülmeden. Mevlevî yolunda çalışan için ayrı, gayrı yoktur. Tüm evren tesbihte, yaradılış gayesine göre yaşar. Kuş uçar, sinek havayı temizler, rüzgâr aşılar. Yaradana yöneliş, kendindeki gerçek Ben’i bulmadır. ‘’Bir ben vardır, Ben’den içeri’’. Mevlevîlerde müzik, raks yani semâ, sohbet birliktedir. Derslerin amacı insanlığa, kendine, yaratılanlara iyi davranmak, hizmet etmek, sevgi, hoşgörü, saygı çerçevesinde yaşamak, dinî hükümleri yerine getirmek, Kûr’an, Mesnevî okumak, hadis, fıkıh, tefsir bilmek, her konuda ilim yapmak, maddî ve manevî temiz olmak, pir olarak Şems ve Mevlâna’yı kabul etmektir. Bu yola baş koyanlar, dergâh varsa 1001 günlük çile çıkarırlar, yoksa öğretmenlerinin gösterdiği şekilde kişilik gelişim dersleri yaparlar. Kadın mürşidler olmakla beraber, mürşid genellikle erkeklerdir. Cinsiyet ayırımcılığı yoktur. Çarşı, Pazar, alışveriş ve temizlik ile beraber en önemli pişme yeri mutfaktır. Pirlerinin yolunda büyük bir vakarla yürüyen dervişler, tarih boyunca siyasi hiç bir kavgaya karışmamışlar, dini münâkaşalardan uzak durmuşlardır. Çünkü din, Allah ile kul arasındadır ve kimse buna müdâhale edemez.

Mevlevîler kişisel gelişim yolunda eğitim alırken, günlük yaşamlarında kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabilmek için mutlaka meslek edinirler. İnsan çok kıymetli bir mücevherdir, ancak cevherlerin posasının çıkarılıp saf hale gelebilmesi gerekir. Bunun için Mevlevîlin ateşinde kaynayıp, zorluklara katlanmalıdır insan. Tıpkı elmas, yakut ve pırlanta gibi. Baskılara dayanıp kömürleşen nebatların ve hayvan fosillerinin bin yıllarca toprak altında beklemesi ve madenciler tarafından çıkarılıp, usta ellerde işlenmesi misali.

Mevlevîlerde sofra kuralları, günlük yaşamda kullanılan dil, misafir ağırlama, iyi niyetli yorumlar, semâ, zikir, her şey edep çerçevesindedir. Eve gelen misafirin ayakkabılarının burnu dışa doğru çevrilmez, bu ‘’git’’ anlamındadır. Eğer böyle ise, o kişi orayı hemen terketmelidir. Konuşmalarda olumsuzu çağrıştıracak sözlere yer verilmez, olaylar hayra yorulur. Çünkü kötüye yorulan her şey kelebek etkisiyle tüm toplumu ilgilendirir. Mevlevî ‘’ışığı söndür, yak’’ demez, ‘’ışığı uyutalım, uyandıralım’’ der. ’’Ölüyü gömdük’’ demez, ‘’kardeşimizi sırladık’’ der. Giysiler öperek giyilir, eşyalara saygı gösterilip bozulmadıkça, kırılmadıkça atılmaz. Sofra adabı çok önemlidir. Yemekler dualarla pişer, sunulur ve sessizlik içinde yenilir. Yemeğini bitiren kalkmaz, sofranın kıdemlisi dua eder. Parmaklar sofra kenarında, baş önde dua edilir. Fâtiha okunur, gülbank çekilir, sofra sonra toplanır.

İlim yoluyla bu âlemde Allah’ın varlığını ve birliğini görenler, aşkla vecde gelip kendilerindeki ilâhi gerçeği idrak edince Semâ başlar. Evrende her şey döner. Atomların içindeki parçacıklar, çocuklar, arılar, rüzgârda savrulanlar, gezegenler, bedende kan... Dönme bedendeki tüm ağırlıkları atıp saf kalmayı sağlayan bir eylemdir. Semâzenler niyaz duruşuyla başlarlar. Eller çapraz olarak omuz başlarına getirilir. Sağ ayağın başparmağı, sol ayağın başparmağı üzerine konur. Bu kendini kapatma hali, Allah’ın Kabz esmâsını ve bir sayısını ve Elif’i temsil eder. Semâzen sol ayakla yere kuvvetle basar. Sabitlik, kararlı oluş ifâdesiyle, sağ ayağıyla da tüm varlıkları gezer. Sonra kollar yavaşça, edeple açılır. Sağ elin avuç içi gökyüzüne, sol elin içi ise yere bakar. Herkesten gizli, Hakk’tan aldığını Halk’a veriş. Bast esmasının görünür hali. Baş, sol omuza eğik, dönüş sağdan, sola yapılır. Maddeden kalbe, insanın Kâbe’si yönünde...

Semâ sırasında neyler, kudümler çalınır. Akşam vakti Rab’bine kavuşan ve düğün gününü yaşayan Sultan makamını işâret için aşkın, kanın rengi kırmızı şeyh postu, Semâ meydanının karşısına serili durur. Semâzenler âlemleri gezerken bir olmanın idrâkini yaşarlar, bu bilişle kendi etrafında dönerler ve dört selâm verirler raks boyunca. Semâzenlerin başında mezar taşına benzetilen külah, mezarı ifâde eden siyah hırka, kefen gözüyle bakılan beyaz tennure bulunur. Semâ sırasında hırkadan soyunulur, lâmelifin simgesi olan tennurelerle dönülür. Naat-ı Şerifle başlayan semâ, Fâtiha ve dualarla Huuuu çekişlerle o an için biter. ‘’İki yay boyu yaklaştılar, ama birbirine değmediler’’ âyetinin gerçekleşmesi ve Peygamber Efendimizin Miraç hadisesi bir kez daha hatırlanır, muhabbet yaşanır.

Şems Hazretlerine göre Mevlâna Ay’dır, kendisi de Güneş. Kamer ve Şems. İlâhi Güneş Hakk’tır, ondan ışığını alansa dünyaya bağlı Kamer Muhammed a.s’dır. Onun rûhu ve aklı, duyguları Allah’a bağlı olduğundan mutlak gücün göründüğü insan hâline getirilmiştir. ‘’Saat yaklaştı, Ay yarıldı’’ (Kamer sûresi-1) Ay’ın yarılması gerçekleşmiş bir mûcizedir. Hz. Muhammed’in rûh boyutunun dış âleme yansımasıdır. Bir çekirdeğin kabuğunun çatlayıp yeni hayatına başlaması da fatır; yarılma ve yoktan var edilmedir. İlâhi aşkın tecellîsinin yansıması ve bunu ümmetinin görmesi ‘’Şakk’ül Kamer’’dir. Mevlâna’nın Şakk’ül Kameri de kendinde var olan Kudret’in, Şems’in ışıklarıyla, hararetiyle zuhûra çıkmasıdır. Güneş ve Ay insana ilişkin özelliklerdir aynı zamanda. Şems; akıl ve Tanrısal Rûh boyutumuz, Ay; duygu yanımız, gerçeklerin yansıdığı makam olan Nefs’imiz. Gök, kendimizdeki rûhsallık. Yer ise; bizim bedenimiz ve onun istekleri. İnsanoğlu Rûh, akıl, beden ve onun duygu boyutuyla Nûr’lu ışıkla görülerek var olur. Şems; Şey’lerin olduğu âlemde, gerçekleri gören ve aydınlanan aklın, insan olarak görülmesidir. Şems Hazretleri de ilâhi Güneş’in, Rab’bimizin seçtiği yeryüzü Güneş’lerinden biridir. Tek amacı, kendindeki Hakk bilgilerini layık olan bir Kamer’e verebilmektir. Hicret edip durur yıllar boyu o şehir senin, bu şehir benim diyerek ta Şam’a kadar. Buluşur iki deniz, verir ilmini Kamer’ine ve Hicret gerçekleşir.

Şems’in eserlerinden alınan bazı özlü sözler:

Ben bir kimse için fasıktır, günahkârdır diyemem. Hiç kimseyi ne kötü işlerde görürüm ne de kötülük düşünürüm. Bağışlanmayı da ancak içimdeki kötü düşüncelerin gitmesi için isterim, bunun için dua ederim. Çok âlim vardır ki, İrfan’dan nasibi yoktur. Allah’ın dedikodusunu yapma, bu hali sende görmüyorum, kendi yapmadığın şeylerin bilgisini başkasına verme. Aslında biz, dünyaya gelmiş değiliz. Bu dünyada yaşar gibi görünen, dolaşan gezen bizim gölgemizdir. Biz birer gölge varlıktan ibâretiz. Gerçek dindarlık, perdelerin kalkması halidir. Perdelerin kalkması için de güzel ameller ve eylemler gereklidir. Özüyle sözü bir olan, maddeden gönlün sırlarına geçer, işte o zaman Ârif’liğe yükselir. Yaradılmış olan hiç kimse Allah olamaz. İster Muhammed s.a.v. olsun, ister Muhammed’den başkası. Tanrı neyi isterse o olur. O, mekân âleminde de mekânsızlık âleminde de hakîmdir. Hiç kimse O’nun ülkesinde, O’nun izni olmada bir kılı bile kımıldatamaz. Mülk de ferman da onundur. Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dedin mi utanılacak, korkulacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku, utanç içindesin çoğunlukla. Yok, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca mevcud demektir.

Tasavvufta bazı Hakîkat ve sırlar sembollerle ve hikâyeler içerisinde gizlenerek aktarılmaktadır. Kaz, Yakut ve Şam bu sembollerden bazılarıdır.  Örneğin Şems, Makalat’taki bir hikâyesinde babasını ve ailesini tavuğa, kendisini de Kaz’a benzetmektedir.

KAZ: Kara hayvanı olan Tavuk’tan farklıdır. Karada yürür, denizde yüzer, havada uçar. Teni yönüyle toprağa, canıyla deryaya, aklıyla semâya aittir. Tek eşlidir, yavruları için ömür boyu savaş verir. Veli kelimesine yakışır şekilde önde, diğer kazlara kılavuzluk eder. Yorulan arkaya geçer, dinlenen öne. Benlikten uzak, her birine kılavuzluk etme şansı tanınır. Hindularda yaban kazı, kusursuz rûhaniliğe sahip, mutlâk özgürlüğün simgesidir ve varılabilecek en yüksek makamdır. Türk mitolojisinde beyaz kaz iç temizliğinin simgesidir. Yunan mitolojisinde de dünyaya ölümsüzlük suyu serpen tanrı, kaz figürü ile anlatılır. Kazaklarda da, Kazak adı erler, yiğitler anlamında kullanılır. Alevi-Bektaşî geleneğinde Hz. Ali’nin eteklerinde kaz figürleri vardır. Doğum, ölüm ve hayat kazayağı ile anlatılır. Dağ kazı olarak bilinen cinsleri Everest’in tepesine kadar yükselebilirler.

YAKUT: Sarı, kırmızı, mavi çeşitli renkleri olmasına rağmen en kıymetlisi nar tanesine benzeyenidir. Şerbet yapılarak içilen bu cins, kalp dostu olarak bilinir. Güneş altında hararetten, ışıktan etkilenip değerli taş haline dönüşürler. Peygamberimiz simgesel olarak değerli Yakut kabul edilir. Kırmızı Yakut’un Külli Nefs’i temsil ettiği söylenir. Evrenin tüm rûhunun bulunduğu makam.

ŞAM: Farsça akşam anlamına geldiği gibi, kuzey anlamını da taşır. Başlangıcı Nûh’un oğlu Sam’a dayanır. Mehdi’nin ortaya çıkacağına düşünülen yer burasıdır. Şems-i Tebrizî, Mevlâna, İbn’ül Arabî, Ak Şemseddin, İmam Gazalî, Bilal-i Habeşî, Selâhaddin Eyyubi Hazretleri gibi pek çok âlim buralara uğramış ve bu topraklardan nasiplenmişlerdir. Hâbil ve Kâbil olayının yaşandığı, Zekeriya ve Yahyâ Peygamberlerin şehit edildiği yer, makam. Hz. Îsâ’nın Ak minareden bir akşam vakti, dünyaya tekrar döneceği ve Hz. İbrâhim’in doğduğu topraklar. ŞAM. Evveli Şam, Âhiri Şam. Şam akşam vakti Fenâfillah’dan, Bekâbillah’a geçilen makamı ifâde eder.

Şam ilim, Bağdat aşk makamı. Şam’da Şit a.s’ın dokuduğu kumaşları, İdris a.s. biçip dikiyor, İbrâhim a.s. giydiriyor. Bağdat’da kimliksiz bırakılıyoruz. Ali kapısından girilip ev halkı olunuyor, kılıç elden burada bırakılıyor. Boyun kâfirlere burada uzatılıyor. Dünya suyuna hasret edilip âhiret, Kevser suyuna burada kavuşuluyor. Şam’dan Bağdat’a seyir, Mirac’tır aşığa.

Her insan Peygamberlerin çektiklerini, yaşadığı süre içinde geçirir. Kimisi farkındadır, kimisi değil. Âdemcesine evlat kavgalarını, Eyüp gibi hastalığı, Yunus olup toplum içinde olamamayı, Îsâ’ca ihâneti, hâsılı insan olmayı yaşarlar. Yaş aldıkça yaşamı ve hayatı sorgulayanlar, kendi ömür kitaplarını daha dikkatli okumaya çalışırlar. Allah, hepimizi her an içte ve dışta tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi tamamlamak için tasarlanmıştır. Rab noksanlıklarımızla ayrı ayrı uğraşır. Allah, kılı kırk yaran bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insanın bir âşık olma, birde ölmek zamanı vardır. Doğruyu Allah bilir.

(Ayşe Ertübey’in Naz Makamında Aşk kitabının kısa özetidir)