5 Ağustos 2018 Pazar


KÂFİR;  MÜŞRİK ve MÜNÂFIK

Tarihin herhangi bir döneminde Allah tarafından gönderilmiş olan Hak peygamberini, ya da onun tebliğ ettiği hususların ya tamamını, ya da bir kısmını inkâr eden kimselere KÂFİR denilir. Kâfir denmesinin nedeni, kendisine apaçık bir biçimde görünmekte olan hakikati görmezden gelmek için hakikati örtmesi dolayısıyladır. Kâfir kavramı ateizm ya da deizm gibi akımlar dâhil bütün yönleriyle inançsızları kuşatan en genel kavramdır. Müşrik ve Münafık da Kâfir kavramının kapsamındadır.

Aslında Kâfir’’ ÖRTEN’’ anlamındadır. O halde herhangi bir şeyi örten kimse KÂFİR’dir. Küfür ise örtünme ve perdedir. Dinde küfür, ÎMAN’ın zıddı yani  Îmansızlık demektir. Küfür için Îman edilecek şeylerin hiçbirine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür. Îman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise onun tam tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile vâkî olur.

Hak her mertebeyi kuşatmıştır, her mertebede bir tecelli yüzü vardır. Birine Îman edip, öbürünü inkâr etmekle Hak örtülmüş olur. Kâfirler, ibadetini bir şekle tahsis ettiği için başkasını inkâr eder. Bir Müslüman Hakk’ın zuhur ettiği varlıklardan birini inkâr ederse, din ona Müslüman demez.

Müşrik; Hakk’a karşı örtülüyken, Ehl-i Kitap dine karşı örtülüdür. Hakk’tan perdelenen dinden de perdelenmiş olur. Çünkü, dine varmanın zorunlu yolu Hakk’tır. Fakat, dine karşı perdelenmiş kimse, Hakk’a karşı perdelenmemiş olabilir (deist).(Ehl-i Kitap Yahudi ve Hıristiyan dini mensuplarıdır).

Küfür yani ÖRTÜ(pûşiş); iki kısımdır. Birinci ÖRTÜ Allah’ı görmeye ve bilmeye mâni olur ki, bu kötü küfürdür . Bunlar inancı henüz kökleşmemiş olanlardır.  Diğeri, o ÖRTÜ vâsıtasıyla Allah’tan başkasını ne görür, ne de bilir. Bu ise sonda bulunanların küfrü olup, beğenilen küfürdür. ‘’Muhakkak ki o küfredenleri, ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın, onlar için birdir, inanmazlar. Allah onların yüreğine mühür vurdu, kulaklarına da! Gözleri de perdelidir. Ve onlar için büyük bir azap vardır’’ (Bakara, 6-7) Bu âyetler iki küfrü de içine almaktadır. (Azap TAD’dır)

Kötü küfre örnek verirsek: Mesela kış için odun, kömür alırken ben bunlarsız kalırsam soğuktan kırılırım demek suretiyle kendi tedbirine güvenmek, Allah’ın REZZÂK sıfatını inkârdır. Ve Hakk’ın bir sıfatını inkâr etmekle de Kâfir olursun. Bildiğini bilmeyenlere öğretmekten kaçınmak, misafirden sofra saklamak, icap ettiği vakit Allah yolunda canını esirgememek Allah yolu yolcuları için küfürdür. Herhangi bir şeyi örten kimse kâfirdir. Rabb’inin nimetini örten, ona karşı kâfir olmuştur. İblis de kâfirlerdendir. Çünkü o, gücü ölçüsünde, şeriatın insan için getirdiği mutluluk yollarını örter. Hıristiyanlar da Mesih Îsâ’ya varlık vererek Hakk’ı örtmüştür. ‘’Allah, Meryem oğlu Mesih’tir diyenler kâfir olmuşlardır’’(Mâide, 17-72)

İyi küfre örnek verirsek: Melâmiler makamlarını yaratıklardan örtmede Velîlerin büyükleridir, onlar aynı zamanda makamlarını örtenler olarak Kâfirdirler. En büyük Kâfir-i Billâh, İNSAN-I KÂMİL’dir. Çünkü o Allah’ı, Allah da onu örter.Çiftçiler de kâfirdir.Çünkü onlar, tohumu toprağa gömerek örter.

KÂFİR/ÖRTÜ genel bir kavramdır. O halde, Allah’ı inkâr eden de, putları inkâr eden de Kâfirdir.

KÂFİR kavramının  kapsamına giren MÜŞRİK ise, Allah’tan başka sandığı yaratılmışa varlık isnat ederek, onun Allah’tan gayrı bir varlığı olduğunu iddia eder. Örn: Kâbe’ye yönelen insan nasıl aslında Allah’ın mânâsına yöneliyorsa ve Kâbe’nin hakikatinin Allah’ın Zâtı olduğuna inanıyorsa, Müşrik de Kâbe’yi ayrı bir ibâdet yeri addederek, Kâbe’ye secde eder. Bu ŞİRK’tir. Ancak Allah’ın emrine secde olmasından dolayı doğru bir ŞİRK’tir.  Bu yüzden emirle yapılan ibâdet, ŞİRK dahi olsa övülmüştür. Allah’a ŞİRK koşana MÜŞRİK, ŞİRK koşulana ŞERİK denir.

*‘’Hayır ve şer Allah’tandır’’ mânâsını reddedip, şerrin başka bir Allah’a ait olduğunu, ya da kuldan geldiğini sananlar MÜŞRİK’lerdir. İdrâk edenler ise bizim şer gördüğümüz şeylerin de Allah indinde hayır olduğunu bilirler. Çünkü, Allah’tan gelen her şey hayırdır ama bize acı geldiği için şer gibi görülür. Doktorun acı ilaç vermesi doktor yönünden hayır, hasta yönünden şerdir. Allah’tan başka Kuvvet-i Kudret olmadığı için bana şer gelen de O’ndan gelmiştir.
Allah, Kur’an da ‘Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışında dilediğini affeder’’ (Nisâ, 116) buyurmuştur. Kalbin fesadı ŞİRK iledir. ŞİRK dört türlüdür.

Kalp bu dört türlü şirkten bozulursa, Allah, o şirkin karşısında onu gideren bir TEVHİD ile kulu SELÂMET/KURTULUŞ evine çağırır.

1.Müşriklerin şirki: Putlara, vesaireye tapmak. Burada put; evlat, para ve ilim düşkünlüğü ile kendinde bir varlık görmektir.

Birinci şirkin karşısında bulunan Tevhid: ‘’Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur’’(Muhammed, 19) sözüdür. Yani Allah’tan başka tapılacak varlık yoktur demektir. Bu Tevhid ile mümin, kâfirden ayrılır.

2.Allah’ın fiillerinde şirk: Fiili mutlak olarak kula nispet etmek. Bu şirk daha ziyade avamda bulunur. Sövüp saymak, intikam almak, iftira etmek, öldürmek şeklinde kendini gösterir. Onlar işleri Allah’tan değil, başkalarından görürler. Çünkü eğer bütün bu fiillerin Allah’tan olduğunu bilselerdi barış içinde yaşarlardı.

İkinci şirke karşı Tevhid: ‘’Hiç bir canlı yoktur ki, Allah onun alnından yakalamamış bulunsun’’ (Hûd,56) sözüdür. Bu Tevhid ile havas(seçkinler), işi bizzat Allah’a nispet etmekle avamdan ayrılırlar. Bütün insanlar MEVLÂ sayılırlar, çünkü onlar Allah’ın kazâsına göre fiil yaparlar.

3.Allah’ın sıfatlarında şirk: Kula izâfi değil de mutlak olarak kemâl nispet etmek.  Fiilin sahibini kul zannetmek, birine kırılmak ya da birinin yaptığını aşırı derecede beğenmek, o fiili kulun yaptığını zannetmek. Özellikle ileri gelenlerde, bilginlerde bulunur. Bunlar kemâlde kendilerinden aşağıda olanlara kibirlenirler, kendilerinden üstün olanlara haset ederler.

Üçüncü şirke mukabil Tevhid: ‘’Hamd âlemlerin rabbine mahsustur’’ sözüdür. Bu Tevhid ile seçkinlerin seçkinleri, bütün Hamd’ları bizzat Allah’a nispet etmekle seçkinlerden ayrılırlar. Bu görüşte olan şöyle der: ‘’Her güzel şey, O’nun cemâlinin yankısıdır. Belki her güzelin güzelliği O’dur’’

4.Gerçek vücutta(Varlık’ta) şirk: Halk’a doğrudan doğruya varlık nispet etmek. Evliya’ya, Kâmil İnsan’a varlık vermek.  Onların varlığını Allah’tan ayrı görmek.

Dördüncü şirke karşılık olan Tevhid: ‘’O’nun veçhinden başka her şey helâk olacaktır’’ (Kasas, 88) sözüdür. Bu Tevhid ile Hakk’ın vücudu ile Halk’ın vücudu ayrılır, Halk’ın vücudu yok görülür. Bâkî olan, var olan yalnız onun varlığıdır. Tevhidin bu dört mertebesinden her biri, kendi miktarınca sahibini SELÂMET evine sokar.

Bir de ZÂT ŞİRK’i vardır ki, umumiyetle mevki sahiplerinde ve bazı ŞEYH’lerde bulunur. Zira bütün mertebeleriyle vahdet-i vücudu bilselerdi, bazılarına yüz gösterip, bazılarından da yüz çevirmezler ve aşağı mertebelere hakaret gözüyle bakmazlardı. Burada yüz göstermek, yüz çevirmek, nazar ve irşad, sadece Allah ile, Allah için ve Allah’ta makbuldür. * (Niyazî-i Mısrî, İrfan Sofraları- 18. Sofra)

Yine KÂFİR kapsamına giren MÜNÂFIK ise; NİFAK, NÂFİKA kelimesinden türemiştir. NÂFİKA, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin yuvasının iki deliği vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar. Köstebek, çıkacağı bu kapıyı başıyla vurup, dışarıya çıkmasına imkân verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası sezemez. Kendisini tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş kapısı istikametinden gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak için yaptığı bu ikinci kapıya NÂFİKA denir.

Münâfık, bir tarafıyla dine girerken, daima kendisi için sakladığı diğer yönden de ondan çıkar. İşte içinden inanmadığı halde inanıyor gözüken birine MÜNÂFIK denilmiştir. ’’Eğer sığınacak bir yer veya (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir delik bulsalardı; koşarak o tarafa yönelip giderlerdi’’ (Tövbe, 57)  Peki; KÂFİR, MÜŞRİK ve MÜNÂFIK’ın sonu ne olacaktır?

‘’Kıyamette MİZÂN(terazi), saâdet ve şekâvetin birlikte bulunmasından dolayı kurulur. Zirâ nefsâniyetin tamamen rûhâniyete dönüşmesi durumunda mizâna ihtiyaç kalmaz. Bu kişi, hesaba çekilmeksizin cennete girer. Aksi de böyledir, yani rûhâniyeti tamamen nefsâniyete dönüşen de, hesaba çekilmeksizin cehenneme girer. Şayet Îmanlı ise, suçunun karşılığı kadar azap gördükten sonra, cehennemden çıkarak cennete girer.’’(Abdülkadir Geylâni Hz.)

Allah’ı birleyen ve Îman eden herkes cennete girecektir. Nebiler ve müminler de Îman sahibi olup da büyük günah işleyenlere ŞEFAAT edecektir. Küfür ehli Müşrik ve  Münafık’a ŞEFAAT edilmeyecektir. ‘’defterleri sağından verilen kimse’’ (el-Hakka, 19), kastedilen MÜMİN ve mutlu kimselerdir. ‘’defterleri sol tarafından verilen kimse’’ (el-Hakka, 25), kastedilen MÜNÂFIK’tır.  KÂFİRİN İSE DEFTERİ YOKTUR.

DİN CEZÂ yani KARŞILIK(amelin kendisine dönmesi) demektir. MÜŞRİK yararlı amel ve iyilikler işlediğinde, bunun bir CEZA’sı yani KARŞILIĞI yoktur. Onlar için kıyamet gününde amelleri tartan terazi konulmayacaktır. Çünkü Allah’a ortak koşanın iyi amelleri de boşa gitmiştir. MÜŞRİK hesaba çekilmeyecek, cehenneme girecektir. CEHENNEM bir CEZA değil, her şeyi kuşatmış Rahmet’in belirlediği bir TAHSİS’tir.

‘’Cehennem ATEŞ’tir. Ateş melekleri gidince, NİMET melekleri gelir. Ve böylece o ateşe muhâl olan yerde cırcır(kereviz) otu biter. Cırcır otu yeşildir, cennette renklerin en güzeli yeşildir. Yani ateş yeşile dönüyor, cehennem cennete çevriliyor. Bu mânâya en güzel delil, Hz. İbrâhim’in kıssasıdır. ‘’Ey ateş! İbrâhim’e serin ve selâmet ol’’ (Enbiya, 69)Bu emirden sonra orada reyhanlar yeşerdi, bahçeler oldu. Cebbâr olan Allah, kademini bastıktan sonra cehennem ehlinin azâbı rahata(tada) çevrildi. Bulundukları mekân değişmesi, ateş gitti.’’ (Abd’ül-kerîm el-Cîlî,  Hz. İnsan-ı Kâmil)

 Evliya ulvî yüksek kelimeler, eşya ise suflî alçak kelimelerdir ve bunların hepsi ’’KÜN’’ emrinden zuhûr etmiştir. Allah’ın emri ‘’KÜN’’ yani KAF ve NUN arasındadır.  K (KAF) harfinden iki anlam ortaya çıkar. Birisi KEMÂL’in ‘’K’’ si, diğeri KÜFÜR’ün ‘’K’’si. N (NUN) harfinden de iki anlam ortaya çıkar. Biri Mârifet ‘’N’’ si, diğeri Nekre/belirsizlik ‘’N’’ si. Allah yaratmada kimin üzerine nurunu  saçtı ise o KÜN’ün ‘’K’’ sına Kemâl, ‘’N’’ sine Mârifet olarak tanık oldu. Diğeri ise KÜN’ün  ‘’K’’sını Küfür, ‘’N’’ sini ise Nekre/belirsizlik bildi ve kâfir oldu. Kâfir, kalbi ölü olandır.

Küfrün de hâliki (yaratanı) Allah’tır ve Allah’ın küfrü yaratması da O’nun en büyük hikmetlerinden (kâinattaki bütün hâdiselerin ilâhi sebeplerinden) biridir. Allah, fenâ bir şey yaratmayacağına göre küfrün de yaratılışında bir sebep, bir mânâ, dolayısıyla hikmet vardır. Burada küfür kelimesinin ‘’karanlık’’ mânâsını ve kâfirlerin nurdan karanlıkta kalanlar olduğunu unutmamak doğrudur.

‘’İslâm’a göre bütün mahlûkat ister kendi rızasıyla, ister kendi rızası olmaksızın Allah’ın irâdesine boyun eğer. İster kâfir  ve müşrik olsun, ister mümin olsun ibâdet ettiğinde  yalnızca Allah’a ibâdet eder. Mümin Allah’a ibâdet ettiğinin farkındadır. Kâfir veya müşrik ise Allah’tan başkasına ibâdet ettiğini düşünse de varlıkta Allah’tan, O’nun isim ve sıfatlarından ve bu sıfatlara bağlı fiillerinden, bu fiilerin dış dünyadaki eserlerinden başka hiçbir şey bulunmadığından dolayı ibâdeti dolaylı olarak gerçekleşse de yine Allah’adır. Zaten küfür ve şirk eserin müessirini görememek ve eserde takılıp kalmanın sonucudur’’( William C. Chittick, Hayal âlemleri)

Allah, kendisinden başkasına mûhabbet ve ibâdet edilmemesi için, kendisini bütün EŞYA’nın hakikati kıldı. Kişi neye ibâdet ederse etsin, bilsin veya bilmesin aslına O’na ibâdet eder.

Kaynak: Ken’an Rıfâî Hz. Sohbetler,  İbn’ül Arabî Hz. Tefsir-i Kebir Te’vilât, C.Nur Sargut İslâm, îman. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba


KUR’ÂN VE İNSAN:

Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber’e vahiy (Cebrâil/Külli Akıl) aracılığıyla indirilmiş Allah kelâmıdır ve kadîmdir.  Bir anlamda da anayasamızdır. Kur’ân; diğer Peygamberlere gelen üç semâvi kitabı da (Tevrat, Zebur, İncil) içinde barındırır.

Kur’ân; tüm zamanı geçmişi, An’ı ve geleceği kapsayan bir kâinat kitabıdır. Meselâ  Hz. Ali; ‘’çölde atımı kaybetsem, onu Kur’ân da ararım’’ demiştir. Kur’ân’ı anlamaya çalışmak çok önemlidir. Çünkü biz insanlar için indirilmiş bir rehberdir.

Kur’ân da geçen her âyet ve sûre, bize bir şeyler anlatan mesaj ve semboller ile doludur. Kur’ân tüm zamanları kapsadığından, âyetler her an inmektedir.

Kur’ân’ı Kerîm Peygamberler aracılığıyla insanı ve onun geçirdiği, geçireceği gelişim aşamalarını anlatır.  Çünkü Kur’ân ve insan (İnsan-ı Kâmil) ikizdir.

İnsan; beden, nefs, rûh, kalp ve akıldan müteşekkildir.

Beden rûhun kalıbı/yani bineğidir. Rûh lâtiftir ve beden rûhu görünür kılar. 

Rûh Rahman’ın nefesi, sırrı yani canımız, canlılığımızdır. Nefes almadan yaşayamayız.

Nefs rûhun ham hali ve Allah’ın tekâmül için kuluna verdiği en kıymetli hediyedir. Çünkü onunla yol alırız.

Kalp Allah’ın tecellîgâhı, yani kuluna tecellî ettiği yerdir. 

Akıl da düşünme ve kavrama yetimizdir. Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.

Bedenin huzuru için hepsinin huzurda olması gerekir.

Bu beşli yapı genellikle Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün sûre ve âyetlerde de mevcuttur. Âyet, işaret ve flama demektir. Allah adeta insan ile Kur’ân âyetleri arasında bir bağ olduğuna dikkat çekmektedir. Bu anlayış ile okunduğunda Kur’ân  bir rehber niteliğindedir.

Örn: Mûsâ ve Hızır (a.s.) kıssasının anlatıldığı Kehf sûresinde;  Mısır beden şehri, Mûsâ kalp, balık akıl, Yûşa Hz. genç nefs, Hızır rûhtur. Burada kalbin, dirilmiş nefs (ölü balığın dirilmesi) ile rûha doğru yaptığı yolculuğu anlatılır. İki denizin birleştiği yer (madde ve mânâ) kalp mâkâmıdır, ancak Mûsâ bu birlikteliğe dayanamaz, ayrılırlar.

Mûsâ ve Firavun kıssasında da; Mısır, beden şehridir. Mûsâ kalp, Firavun nefstir. Mûsâ ‘nın kayınpederi Şuayb (a.s.) rûh makamı, kızları nazari ve âmeli akıldır. Mûsâ’nın Firavun olan nefsinin boğulmasıyla yolculuk başlar. Tûr olan benlik dağı parçalanır ve Mûsâ Ken’an iline varır. 

Yine Kehf sûresinin Zûlkarneyn kıssasında; Zûlkarneyn kalp, doğu tarafı rûh, batı tarafı nefs, ye’cüc ve me’cüc nefsin sıfatları, yola çıktığı yer de beden şehridir.

Burada da Zûlkarneyn nefsin sıfatlarına erimiş bakır ve demir (iyi niyet ve amel) ile set çekerek kalp makamına ulaşır.

Hızır Zûlkarney’in ordusunda askerdir. Ab-ı Hayat suyunu bulur ve ölümsüzlüğe kavuşur.  Yani Hızır kalbin askeridir ve ölümsüzlük suyuna, rûh makamına erişerek dirilir.

Sebe sûresinde Hz. Süleyman kalp, babası Hz. Davut rûh, Hüdhüd akıl, Sebe de beden şehridir. Sebe melikesi Belkıs da beden şehrinde nefsani kuvvetlerden tahtı olan hayvani nefstir. Sonunda kalbi temsil eden Süleyman’a tabi olarak Müslüman/teslim olur.

Yûsuf sûresinde Hz. Ya’kûb rûh, Hz. Yûsuf Kalp, Züleyha nefs, Mısır şehri beden, Yûsuf’un kardeşi Bünyamin idrâktir. Sonunda Hz. Yûsuf Mısır/beden şehrinin sultanı olur.

Meryem sûresinde de; Meryem Cebrâil’in üflemesiyle yani akıl aracılığıyla dirilmiş nefstir. Nefs susar, râzı/fâni olur. O zaman vücûd da kalbin çocuğu doğar. Îsâ olan rûh konuşmaya başlar.

Kur’ân âyetlerinin ilk başlarında nefsin dirilmesi (Kalbi temsil eden Hz. Mûsâ’nın nefsten rûha yönelmesi ve Rûhu temsil eden Îsâ’nın doğması) ve tekâmülünde geçirdiği süreçler anlatılır. Sonlarına doğru Hz. Peygambere hitap vardır ve zâti ayetlerdir. Örn: Ey örtüsüne bürünen, kalk.  Kalk ve uyar. Batmakta olan yıldıza andolsun ki…(burada Hz. Peygamberin varlığının kaybolduğu yani fâni olduğu anlatılmak istenir)

Daha doğrusu anlatılmak istenen bizim beden şehrimizden ulvî âleme yaptığımız bilinçli veya bilinçsiz yolculukta nasıl bir yol izlememiz gerektiğidir. Yolculuk yani hicret kalbedir. Aslında gidiş de, geliş de yoktur. Ayrılık yoktur ki, kavuşma olsun. Tüm mücâdele içseldir. Çünkü Allah bir an bu âlem Ayna’sından yüz çevirse âlem yok olur. Yani yokluğa döner.

Bu tekâmül sürecinde rehberimiz Kur’ân ve yaşayan Kur’ân olan Hz. Mûhammed’dir.

 



24 Temmuz 2018 Salı

MEHDÎ – MESİH – VELED-İ KALP:

Mehdi; yol gösteren, hidayete eren ve doğru yolu bulan, Allah tarafından kendisine rehberlik edilen, kıyamete yakın dönemde zûlüm ve adaletsizliğin her tarafı kapladığı bir zamanda gelip, yeryüzünü adaletle dolduracağı ve İslâm’ı hâkim kılacağı müjdelenen ‘’zât’’ tır.

Hz. Peygamber’in vefâtından sonra Hz. Ali’den başlayarak 12 imam gelir. 12. İmam, İmam Mehdî’dir ve sırlanmıştır (örtünmüştür). (el Mûntazar/Beklenen, Sahib-üz Zaman, Hazret)

İmam; kendisine uyulan ve işlerde öne geçen kimse demektir. Peygamber ümmetinin imamı ‘’seni insanlara imam kıldım’’ (Bakara, 124), Halife halkın imamı, Kur’ân’ı Kerîm Müslümanların imamıdır.

Mehdî’nin gelişi kıyamet alâmetlerindendir. Hz. Peygamber(sav.) kıyamet alâmetlerini şöyle anlatır; ‘’Âhir zamanda Mehdî zuhûr edecek (ortaya çıkacak), Ehl-i Beyt’ten olacak, Îsâ ile bir olup Deccal’i öldürecek, Ashab-ı Kehf (yediler) Mehdî’nin yardımcıları olacak ve yeryüzünü küfür kaplamadıkça Mehdî gelmeyecek’’

Mehdî’nin çıkmasıyla mezhepler birleşir ve yeryüzünde kâfir kalmaz. Güneş de batıdan doğar.

MEHDİ, MESİH VE VELED-İ KALP AYNI ANLAMDADIR. BURADA HZ. ÎSÂ’YA ATIF VARDIR.  
 
Hz. Îsâ, Hz. Meryem’in babasız doğan oğludur.

Hz. Meryem ise; Zekeriya Peygamberin eşinin kardeşi olan, Hanne ve Âl-i İmran’ın kızıdır. Yani Zekeriya Peygamber, Meryem’in teyzesinin eşi, Hz. Yahya (Hayat) da teyze çocuğudur.

Meryem’in kelime karşılığı Allah’ın hizmetçisidir. Çünkü annesi Mescid hizmeti için bir erkek çocuk doğurmayı isterken, kız çocuğu olmuş ve ona da bu ismi vermiştir.

Kur’ân‘ı Kerîm’in Meryem sûresinin 16’dan 34’e kadar olan âyetleri Hz. Îsâ’nın doğumunu detaylarıyla anlatır.

‘’(Ey Muhammed!) Kitap’ta Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti’’. (Meryem-16)

Meryem; ailesinden (nefsani kuvvetlerden), doğu (rûh) tarafına, kudsî âleme çekilmiştir.
‘’(Kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasına bir perde germişti. Biz, ona Cebrâil’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görülmüştü. Meryem, senden Rahman’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen bir insan isen (bana kötülük yapma) dedi. Cebrâil, ‘ben ancak Rabbinin bir elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim’ dedi’’  (Meryem-17, 18,19)

Meryem’in kendisi ile ailesi (nefsi) arasına çektiği perde kûdsiyet korunağıydı. Bu makama gelmiş kişi dirilmeye hazırdır ve Rûhu’l Kuds olan Cebrâil vâsıtasıyla diriltilir. (Cebrâil, diriltici Akl-ı Küll’dür)

 ‘’Meryem, ‘Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir’ dedi’’. (Meryem-20)

(Meryem) nefis; kendisine bir beşer eli değmemişken, yani bir şeyhin terbiyesinden geçmemişken, beşeri bir muallim tarafından eğitilmemişken (bakire olmanın anlamı budur) hamile kalıp, çocuk doğuracak olmasına hayret ediyor. (İbnü’l Arabî Hz. Veysel Karâni ve Râbiatu’l Adeviye Hz.nin mürşidi olmamış, onlar ilâhi âlemden beslenmişlerdir)

‘’Cebrâil, ‘Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir’ dedi’’   (Meryem-21)

‘’Allah dilediğini yaratır’’ cezb ve keşf ile dilediğini seçer, terbiye ve tâlim olmaksızın ona kalp makamını bahşeder. Bu durum Levh’te hükme bağlanmış, ezelde takdir edilmiştir.
‘’Böylece Meryem, çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi’’  (Meryem-22)

Cebrâil, Meryem’in gömleğinin yakasından üfledi. Hz. Meryem’in Cebrâil’in üflemesiyle hamile kalışı; aklı ve diriliği temsil eden Cebrâil’in yardımıyla nefsin tekâmül etmesidir. Meryem böylece hamile kaldı ve yalnızlığa (doğu/rûh) tarafına, önceki yerden daha uzak bir yere çekildi.
Meryem’in Cebrâil karşısındaki teslimiyeti, onun İslâm olduğunu gösterir.

 ‘’Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. ‘’Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım’’ dedi. Bunun üzerine (Cebrâil) ağacın altından ona şöyle seslendi. Üzülme, Rabbin senin alt tarafından bir dere akıttı. Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün’’ (Meryem- 23, 24, 25)

Hurma, tasavvufta sabrı simgeler. Doğum sancısı/dert onu ağaca götürdü ve kuru ağaç meyve verir hale geldi. Hurma: ancak aşılandığında meyve veren bir bitkidir. Allah burada adeta; ‘’hurma nasıl ki aşılanmadan da meyve verebiliyorsa, Meryem de babasız çocuk dünyaya getirebilir’’ demektedir.

Hurma; Âdem’in yaratıldığı toprağın artanından, Arz da Hurmanın artanından yaratılmıştır. Bu nedenle Hurma Âdem’in kız kardeşi, bizim de halamızdır. (Hz. Peygamber’in eli ile diktiği Acve Hurmasının sihir ve büyüye şifa olduğu söylenir)

Alt taraftan akan dere çalışma ile elde edilen kesbî (vâsıtalı) ilimdir ve dirilticidir. Üst taraf ise Allah vergisi olan vehbî (vâsıtasız) ilimlerdir (Ledûn/kalp ilmi). ‘’şüphesiz, hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından yerlerdi’’ (Mâide-66). Bütün ilimler Allah’a aittir.

‘’Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, Şüphesiz ben Rahman’a susmayı adadım. Bugün hiç bir insan ile konuşmayacağım de.’’ (Meryem-26)

Susma dilin iffetidir. Avamın susması dilleri ile,  âriflerin susması kalpleri ile, âşıkların susması ise sırra dair düşüncelerini korumakla olur. En büyük tevhid sükûttur. Sükûtun vahiyden makamı vardır.

‘’Derken onu (çocuğunu) yüklenerek kavmine getirdi, ‘Ey Meryem’ dediler. ‘Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın’ ‘Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi. ‘Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. ‘Beşikteki bebekle nasıl konuşuruz’’ dediler’’. (Meryem-27, 28, 29)

Meryem’in bebeği ile kavmine gelmesi, Fenâ’dan Bekâ’ya, Hakk’tan halka dönmesidir. Hârun’un kız kardeşi diye anılması da, Hârun ve kardeşi Mûsâ’nın neslinden olmasındandır. Ayrıca Îsâ, anne karnında normal doğumdan daha kısa bir süre kalmıştır.

 ‘’(Bebek şöyle dedi) Ben Allah’ın kuluyum. O, bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O, beni mübârek kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı, beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim dün ve diri olarak (kabirden) çıkacağım gün Allah’ın selâmı benim üzerimedir’’  (Meryem-30, 31, 32, 33)

Meryem, nefsin tekâmüldeki en üst seviyesini temsil eder. Meryem, nefsini rûhunun mânâsı içinde yok etmiş, Allah da ona kendi rûhunu hediye etmiştir. Burası Sâfiye makamıdır (nefsin en üst mertebesi). Bu makama gelebilmek için nefse ağır gelen şeye susmak gerekir ki, halimiz konuşsun. Yani nefsi (Meryem) susanın, rûhu (Îsâ) konuşur. Aslında nefs, rûh makamına yükselir.

Vücud da Meryem gibidir. Her birimizin bir Îsâ’sı vardır. Bizde o dert/doğum sancısı peyda olursa Îsâ’mız doğar. Eğer dert olmazsa Îsâ (rûh) geldiği yoldan tekrar kendi aslına döner. Biz de ondan faydalanmaktan mahrûm kalırız.

’İşte hakkında tartışıp durdukları Meryem oğlu Îsâ’nın gerçeği budur’’  (Meryem- 35)
’Melekler, ‘Ey Meryem! Allah kendisinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Onun adı Îsâ, (lakâbı) Mesih, sıfatı Meryem oğludur. Dünyada da âhirette de şânı yücedir. (Kendisi Allah’a) çok yakınlardandır da. Beşiğinde de yetişkinlik hâlinde de, insanlara söz söyleyecektir. (O) sâlihlerdendir’’  (Âl-i İmrân-45, 46)

Her varlık, Allah’ın tükenmez kelimelerinden birisidir. ’’Eğer Rabbinin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, bir o kadarı yardıma gelse bile Rabbinin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi’’ (Kehf-109).  ’Allah’tan bir kelime’’  (Âl-i İmrân, 39). ’’O’nun kelimesi’’ (Nisâ, 171).

İlâhi kelimenin Hz. Meryem’e ilkâ edilmesinin (yerleştirilmesinin) anlamı ise, Peygamber’in Allah’ın kelâmını ümmetine nakletmesi gibi, ilâhi kelimenin ‘’ilâhi bir sûret’’ le harici bir mazhârda zuhûr etmesi demektir. Peygamber, sûreti ve sesi olmayan aklî mânâları, işiten ve okunulan harici lâfızların sûretinde biçimlendirerek ümmetine nakleder.

Hz. Îsâ, ilâhi kelâmın bedenlenmesi, yani ‘’kün’’ kelimesinin ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Makam-ı Cem’de bulunan kişi Hakk’ın kelimesidir ve sıfatı da ‘’Rûhullah’’dır. Çünkü onlar ‘’Rahman’ın Nefesi’’ nin taşıyıcıları ve nefislerini ‘’Meryem’’ kılmış tâliplerden Îsâ’nın zuhûruna yol açacak olan mânevî dölleyici rahmet elçileridir.

Ezeli ve ebedi canlı olan Rûhullah, Îsâ’nın Sâfiye makamındaki nefs olan Meryem’den zuhûr edişidir. Cebrâil, Hz. Meryem’in hayalinde ürettiği bir sûrettir. Cebrâil ‘’idrak’’ tir. Hz. Meryem’in Cebrâil’in üflemesi ile hamile kalışı, mübârek nefsinin (Sâfiye) rûh olması demektir.

Hz. Peygamber’in miraca çıkmadan önce Meryem ile nikâhlanmasının sebebi ise tekâmülde en yüksek nefs makamını temsil edişindendir.  Peygamberin nefsidir Meryem. (Firavun’un karısı Asiye ile de nikâhlanmış, nefsini Müslüman etmiştir.)

İşte susan nefs ve konuşan rûh olan Hz. Muhammed, Taif’de taşlandığında, Meryem (nefsi) ile razı olmuş ve Rûhullah olan vücûduyla kendine kötü muamele edenlere hayır dua etmiştir.

Rûh vücûd da hâkim olunca, kurtuluş âşikâr olur, nefsin kötü huyları kesilir ve vücûd da (varlıkta) mehdî gözükür. Kulun rûhu Îsâ olur.

Ken’an Rıfaî Hz. Mehdî’yi şöyle açıklar: Cenâb-ı Hakk, bir kuluna ‘’Hidâyet’’ (Doğru yol) murat ettiği, yani bir kulunu ilmen bilmek derecesinden, ayn’el yani görerek bilme derecesine yükseltmek istediği vakit o kulun kalbine Hidâyet nûru tecelli eder. İşte o vakit o kulun Rûhu Îsâ olur. Bu Hidâyet, bu Rahman cezbesi geldiği zaman, rûh da ‘’rûh-i izâfi’’ olup, ne kadar yaramaz ahlâk varsa; ki onlar ‘’deccal’’ dir, katleder. Böylece nefs ve rûh bir olur. Koruk üzüm olur.

Konuyu kısaca özetleyecek olursak: Hz. Peygamber, Allah’ın görünür âlemdeki elçisidir. Allah’tan gayrı varlık olmadığına göre görünür âlemdeki her şey Allah’ın görünür âlemdeki tek elçisi olan Hz. Peygamber’in isim ve sıfatlarından ibârettir. Tüm Peygamberler onun Âdem’den Mûhammed olana kadar geçirdiği tekâmül evreleridir. Ay’ın Hilâl’den Dolunay’a kadar geçen evreleri gibi. Hz. Âdem ilk ortaya çıkışı, Hz. Eyüp sabrı, Hz. Zekeriya cömertliği, Hz, İbrâhim teslimiyeti, Hz. Mûsâ aklı, Hz. Îsâ rûhu, Hz. Meryem’de tekâmülde en üst seviyeye ulaşmış nefsidir. İslâmiyet dahi Hz. Peygamberin ilm’en yakîn (Mûsevilik), ayn’el yakîn (Hristiyanlık) ve Hakk’el yakîn olan Müslümanlığın evrelerini anlatır. Tek din İslâm gelişerek bu güne gelmiştir.

Bu anlayış ile Hz. Muhammed’de Hz. Îsâ olarak anlatılan Allah’ın rûhunun ortaya çıkması için Meryem olarak ifade edilen nefsinin, her şeye susarak en yüksek derece olan Sâfiye mâkâmına yükselmesi gerekir ki burada, Kur’ân âyetleri ile anlatılmak istenen budur.

Bu âyeti kendimize uygulayacak olursak: Ne zaman nefsimiz susarsa, o zaman Îsâ olan rûhumuz konuşur. Artık konuşan Hakk’tır. İşte Veled-i Kalp yani kalbin çocuğunun doğması, Mehdi’nin zuhûru budur.

İbn’ül Arabî Hz. leri Tefsir-i Kebir Te’vilât ve çeşitli risâleleri.


19 Haziran 2018 Salı

NAZ MAKAMINDA AŞK ‘’Şems-i Mevlâna’’

NAZ; Cilve, işve anlamına gelirken tasavvufta; sevgilinin, sevdiğine güç vermesi için eziyet, sıkıntı çektirerek onu olgunlaştırması anlamındadır. Naz halinde olan kişilerin dileklerinin ve düşüncelerinin, dua hükmünde olduğu, kabul gören görüşlerden biridir.

AŞK, IŞK, AŞAKA. Sarmaşık da aynı kökten türemiştir. Sarmaşık hangi ağaca sarılırsa onun tüm besinini alır, onunla beslenir, aynı âşık gibi. Aşk; Beşerî, İlâhî ve Tevhid adıyla üç gruba ayrılır. Naz makamında Aşk’ta Tevhid ön plandadır. Bu makamda Âşık ve Maşuk kavramları, yani fark ortadan kalkmış, AYN’ılık başlamıştır. Buna vûslat ve cem makamı da denir. Dünyanın Güneş etrafında dönmesi, Sarmaşığın Ağaca dolanması, Atomun Elektronlarını bağlaması, Şems’in Mevlâna tutkusu aşkın bu cazibesindendir. Genellikle Beşerî aşklardan İlâhî aşka geçilir. Leyla ile Mecnun hikâyesinde olduğu gibi. Leyla Mecnun’u gerçek aşkla sever. Mecnun ise Leyla’da Hakk’ı, Hakk’da Leyla’yı seyretmektedir. Leyla, Leyl; geceye, bilinmeyene verilen addır. Kişi ne zaman ki yaradılan her şeyde varlığın gerçek sahibi olan Rabb’ini görür, bilir ve kendi iç âlemine döner, orada O’ndan başkasını bulamaz, işte o an vuslat başlar. Artık sen, ben yoktur, gerçek varlık kendini seyirdedir. Pek çok kişiye göre niyaz daha kıymetlidir. Niyaz aşığın dua ve yalvarmasıdır. Çünkü kul sürekli zikir ile Allah’a ibâdet halindedir. Aşk’ın sultanları, ŞEMS ve MEVLÂNA’yı kısaca tanımaya çalışalım:

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ: 1186 yılında Tebrîz’de (İran) doğmuştur. Babası Melek-Dadoğlu Ali’dir. Bazı tefsircilere göre Horosanlı, bazılarına göre Azeri Türkü’dür. Üstün özellikler ile donatılarak bu âleme gönderilen Şemseddin’e, daha çocuk yaşlarındayken yerlerin ve göklerin sırrı gösterilir. Aktarılan bilgiler arasında daha altı yaşındayken Allah ile konuştuğu söylenir. ‘’Ne istiyorsun’’ diyen Rabb’ine hep aynı cevabı verir. ‘’Seni istiyorum Allah’ım’’. Sert görünümünün ardında cömert, merhametli, yumuşak kalpli ve üstün yaradılışlı biridir. İyiliği hiç unutmazken, kötülüğü hemen unutan bir yapıya sahiptir. Konya’da yaşadığı süre içerisinde kaldığı Şekerciler hanındaki odasında hasır, ibrik ve tuğla yastığının dışında bir şeyi yoktur. Kara keçeden yapılmış bir giysi ile gezer, yiyeceği ise kuru ekmek ve arada sırada yağsız et suyudur. Her ölene gıpta eden, ölümü temenni eden biridir. Mevlâna’nın isteği ile Kimya Hatun ile nikâhlanmış, Hz. Peygamber’in sünneti olduğu için bu evliliğe razı olmuştur. Günlerden bir gün kendisinden izinsiz sokağa çıkan Kimya Hatun’a öfkelenir ve bir kez bakar. Bir süre sonra Kimya Hatun’un boynu tutulur, acılar içinde kıvranarak üç gün sonra ölür. Şems Konya’da toplam 16 ay kalır. Konya halkı tarafından anlaşılamaz ve kıskanılır. İçlerinde Mevlâna’nın oğlu Alaeddin’in de olduğu bir grup yobaz tarafından öldürülür (Ö. 1247). Mevlâna oğluna küser. Bir süre sonra Alaeddin acı bir ölümle Hakk’a yürür. Babası cenazesine bile katılmaz. Ancak, rüyasında hocasının ‘’Oğlun Alaeddin’i bağışla. Bana yaptıkları mutlâk kaderdendir’’ demesi üzerine emre itaat eder, oğlunu bağışlar. Şems’in en büyük eseri Makalat’dır. Bunun dışında Rubailer ve Şiirleri de bulunmaktadır.

MEVLÂNA CELÂLEDDİN-İ RUMÎ: 30 Eylül 1207’de Horosan’ın Belh şehrinde doğmuş, 17 Aralık 1273’te Konya’da Hakk’a yürümüştür. Babası sultanların sultanı Bahaeddin Veled, annesi Mü’mine Hatun’dur. Moğol istilası ve mezhep ayrılıkları yüzünden Nişabur, Bağdat, Hicaz, Şam ve Karaman’a, oradan da Konya’ya gelmişlerdir. 1225 yılında Şerafeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi doğmuştur. Eşinin Hakk’a yürümesiyle ikinci evliliğini Kerra Hatun ile yapmış, bu evlilikten de iki oğlu ve bir kızı dünyaya gelmiştir. Mevlâna’nın ilk mürşidi büyük bir âlim olan babası Bahaeddin Veled, onun ölümüyle sırasıyla Seyyit Burhanettin Tırmızî, Şems ve Selahaddin Zerkûbî olmuştur. En büyük eseri 6 Cilt ve 25.616 beyitten oluşan ve Fars’ça olarak Hüsameddin Çelebi tarafından kaleme alınan MESNEVÎ’dir. Eserde Şems’in Makalat’ının, Feridüddin Attar’ın Esrarname’sinin ve Beydaba eserlerinin izleri de vardır. Diğer bir eseri 40 bin beyitlik Divân-ı Kebîr’dir. Şems Divanı diye de anılır. Ayrıca 61 bölümden oluşan ve Sultan Veled tarafından toparlanarak yazılan Fihî Mâ Fih (içindeki içinde) sayılabilir. Mecalis-i Seb’a, Dua ve Münacaat ve Mektubat diğer eserleridir.

SULTAN VELED (Sırların Katibi): Mevlâna’nın oğludur. Babasının yoldaşı, sırdaşı adeta manevî ikiz kardeşi gibidir. Mevlevîliği sistemli hale getiren, babasının yazdıklarının açıklanmasında, Şems’in Makalat adlı eserinin toparlanmasında çok çaba harcamış, adeta sırların kâtipliğini yapmıştır. Şems; Sultan Veled için Mevlâna’ya ‘’Sana sırrımı ve başımı, oğluna sırrımın sırrını verdim’’ demiştir. Sultan Veled âlem değiştirmeyi babası gibi mutluluk saymış, bedeninden sıyrılacağı gece ‘’Bu gece sevinç duyduğum, kendi kendimden kurtulduğum gecedir’’ beyitini söylemiştir.

Şems ve Mevlâna’nın, Güneş ve Ay’ın, Mânâ ve Madde’nin yolları ilk kez Şam’da kesişir. Çok kısa süren bu karşılaşma Şems’i derinden etkiler. İkinci karşılaşmaları Konya’da olur. Mevlâna İplikçiler Medresesinden çıkarken, Şems onun atının yularını tutar ve o tarihi soruyu sorar. ‘’Ey dünya ve âhiretin sarrafı, Tanrı adlarının bilgini! Söyle! Muhammed Hazretleri mi, yoksa Bâyezid-i Bistâmî mi büyüktü?’’ Mevlâna soruyu ‘’Muhammed Mustafa bütün Peygamberlerin, velilerin, padişahların başıdır’’ diye cevaplandırır. Şems ‘’Peygamber’imiz seni lâyıkıyla bilemedik’’ derken, Bâyezid ‘’Sübhanî, benim şanım ne yücedir, dedi. Bunu nasıl açıklarsın?’’ diye sorar. Mevlâna farklı bir âleme geçer ve iki denizi Tek’likle birleştirecek cevabı verir. ’’Muhammed Mustafa’nın kalbi o kadar büyüktü ki, gönül âlemi olup yaradılmış her şeyi içine almıştır’’. Bu cevap ile Şems kendinden geçer ve aradığı, ilmini aktaracağı kişinin Mevlâna olduğunu anlar. Yıl 24 Kasım 1244. Medresede bir hücrede tam 40 gün sohbet ederler. Anasının kucağında sütünü emen yavru, Celâl’e karşı Cemâl. İki deniz birbiriyle buluşurlar nihayet. Mevlevîlik böyle doğar.

MEVLEVÎLİK, Sünni tarikatların başında gelen, 13. yy.da Anadolu’da kurulan yollardan biridir. Tanrı ile evrenin, tüm yaratılmışların Bir’liği ilkesini benimser. Her varlık, yaratan gücün isim ve sıfatlarının, özelliklerinin tecellî yeridir. Zât ve asıl olan Tanrı’dan başka bir şey yoktur. Varlık, yokluk olarak kabul edildiğinde asıl var olana ulaşılır, bu âlemdeki Şey’ler, aslın gölgeleri gibidir. Gölge, ışık vurduğunda asla bağlı görüntüler oluşur. Gölgenin tek başına bir kimliği yoktur, ancak gölge olmazsa asıl görünemez. Yaratılan her şey, Yaratıcımız Allah’ın sayısız isimlerinin, özelliklerinin AYNA olarak seçilenlere verilmesinden oluşur. Beden bu âlemin malıdır, rûhlarımız ise Allah’tan ve Allah’a dönücüdür. Ne beden rûhsuz, ne rûh bedensiz olabilir, onlar birbirini tamamlayan iki yarımdır. Görünmeyenin görünür kılınması bu ikilikten doğar. Her şey hem O’dur, hem O değildir.

Mevlevîlik; nefis çalışmalarında Vahdet-i Vücûd ilkesi önde tutularak dervişleri Halk olmaktan, Hakk olmaya yürüten yollardan biridir. Öğrenme sürecinde önden gidenin ayak izleri takip edilmelidir. Varlıklarda Allah esmaları ayrı ayrı tecellîdedir. Hayvanda ayrı, bitkide, insanda, dağda, taşta ayrı, gökyüzünde, yer altında apayrı. Şekiller, renkler, kokular, tarzlar, yaşamlar farklı farklı. Bu zenginlik içinde dervişten beklenen, hepsinin özünün, kendisi de dâhil olmak üzere birbirinden farklı olmadığının kabulüdür. Gaye edeple birlik içinde yaşamak, ama öyle bir yaşam ki kimse kimseden üstün görülmeden. Mevlevî yolunda çalışan için ayrı, gayrı yoktur. Tüm evren tesbihte, yaradılış gayesine göre yaşar. Kuş uçar, sinek havayı temizler, rüzgâr aşılar. Yaradana yöneliş, kendindeki gerçek Ben’i bulmadır. ‘’Bir ben vardır, Ben’den içeri’’. Mevlevîlerde müzik, raks yani semâ, sohbet birliktedir. Derslerin amacı insanlığa, kendine, yaratılanlara iyi davranmak, hizmet etmek, sevgi, hoşgörü, saygı çerçevesinde yaşamak, dinî hükümleri yerine getirmek, Kûr’an, Mesnevî okumak, hadis, fıkıh, tefsir bilmek, her konuda ilim yapmak, maddî ve manevî temiz olmak, pir olarak Şems ve Mevlâna’yı kabul etmektir. Bu yola baş koyanlar, dergâh varsa 1001 günlük çile çıkarırlar, yoksa öğretmenlerinin gösterdiği şekilde kişilik gelişim dersleri yaparlar. Kadın mürşidler olmakla beraber, mürşid genellikle erkeklerdir. Cinsiyet ayırımcılığı yoktur. Çarşı, Pazar, alışveriş ve temizlik ile beraber en önemli pişme yeri mutfaktır. Pirlerinin yolunda büyük bir vakarla yürüyen dervişler, tarih boyunca siyasi hiç bir kavgaya karışmamışlar, dini münâkaşalardan uzak durmuşlardır. Çünkü din, Allah ile kul arasındadır ve kimse buna müdâhale edemez.

Mevlevîler kişisel gelişim yolunda eğitim alırken, günlük yaşamlarında kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabilmek için mutlaka meslek edinirler. İnsan çok kıymetli bir mücevherdir, ancak cevherlerin posasının çıkarılıp saf hale gelebilmesi gerekir. Bunun için Mevlevîlin ateşinde kaynayıp, zorluklara katlanmalıdır insan. Tıpkı elmas, yakut ve pırlanta gibi. Baskılara dayanıp kömürleşen nebatların ve hayvan fosillerinin bin yıllarca toprak altında beklemesi ve madenciler tarafından çıkarılıp, usta ellerde işlenmesi misali.

Mevlevîlerde sofra kuralları, günlük yaşamda kullanılan dil, misafir ağırlama, iyi niyetli yorumlar, semâ, zikir, her şey edep çerçevesindedir. Eve gelen misafirin ayakkabılarının burnu dışa doğru çevrilmez, bu ‘’git’’ anlamındadır. Eğer böyle ise, o kişi orayı hemen terketmelidir. Konuşmalarda olumsuzu çağrıştıracak sözlere yer verilmez, olaylar hayra yorulur. Çünkü kötüye yorulan her şey kelebek etkisiyle tüm toplumu ilgilendirir. Mevlevî ‘’ışığı söndür, yak’’ demez, ‘’ışığı uyutalım, uyandıralım’’ der. ’’Ölüyü gömdük’’ demez, ‘’kardeşimizi sırladık’’ der. Giysiler öperek giyilir, eşyalara saygı gösterilip bozulmadıkça, kırılmadıkça atılmaz. Sofra adabı çok önemlidir. Yemekler dualarla pişer, sunulur ve sessizlik içinde yenilir. Yemeğini bitiren kalkmaz, sofranın kıdemlisi dua eder. Parmaklar sofra kenarında, baş önde dua edilir. Fâtiha okunur, gülbank çekilir, sofra sonra toplanır.

İlim yoluyla bu âlemde Allah’ın varlığını ve birliğini görenler, aşkla vecde gelip kendilerindeki ilâhi gerçeği idrak edince Semâ başlar. Evrende her şey döner. Atomların içindeki parçacıklar, çocuklar, arılar, rüzgârda savrulanlar, gezegenler, bedende kan... Dönme bedendeki tüm ağırlıkları atıp saf kalmayı sağlayan bir eylemdir. Semâzenler niyaz duruşuyla başlarlar. Eller çapraz olarak omuz başlarına getirilir. Sağ ayağın başparmağı, sol ayağın başparmağı üzerine konur. Bu kendini kapatma hali, Allah’ın Kabz esmâsını ve bir sayısını ve Elif’i temsil eder. Semâzen sol ayakla yere kuvvetle basar. Sabitlik, kararlı oluş ifâdesiyle, sağ ayağıyla da tüm varlıkları gezer. Sonra kollar yavaşça, edeple açılır. Sağ elin avuç içi gökyüzüne, sol elin içi ise yere bakar. Herkesten gizli, Hakk’tan aldığını Halk’a veriş. Bast esmasının görünür hali. Baş, sol omuza eğik, dönüş sağdan, sola yapılır. Maddeden kalbe, insanın Kâbe’si yönünde...

Semâ sırasında neyler, kudümler çalınır. Akşam vakti Rab’bine kavuşan ve düğün gününü yaşayan Sultan makamını işâret için aşkın, kanın rengi kırmızı şeyh postu, Semâ meydanının karşısına serili durur. Semâzenler âlemleri gezerken bir olmanın idrâkini yaşarlar, bu bilişle kendi etrafında dönerler ve dört selâm verirler raks boyunca. Semâzenlerin başında mezar taşına benzetilen külah, mezarı ifâde eden siyah hırka, kefen gözüyle bakılan beyaz tennure bulunur. Semâ sırasında hırkadan soyunulur, lâmelifin simgesi olan tennurelerle dönülür. Naat-ı Şerifle başlayan semâ, Fâtiha ve dualarla Huuuu çekişlerle o an için biter. ‘’İki yay boyu yaklaştılar, ama birbirine değmediler’’ âyetinin gerçekleşmesi ve Peygamber Efendimizin Miraç hadisesi bir kez daha hatırlanır, muhabbet yaşanır.

Şems Hazretlerine göre Mevlâna Ay’dır, kendisi de Güneş. Kamer ve Şems. İlâhi Güneş Hakk’tır, ondan ışığını alansa dünyaya bağlı Kamer Muhammed a.s’dır. Onun rûhu ve aklı, duyguları Allah’a bağlı olduğundan mutlak gücün göründüğü insan hâline getirilmiştir. ‘’Saat yaklaştı, Ay yarıldı’’ (Kamer sûresi-1) Ay’ın yarılması gerçekleşmiş bir mûcizedir. Hz. Muhammed’in rûh boyutunun dış âleme yansımasıdır. Bir çekirdeğin kabuğunun çatlayıp yeni hayatına başlaması da fatır; yarılma ve yoktan var edilmedir. İlâhi aşkın tecellîsinin yansıması ve bunu ümmetinin görmesi ‘’Şakk’ül Kamer’’dir. Mevlâna’nın Şakk’ül Kameri de kendinde var olan Kudret’in, Şems’in ışıklarıyla, hararetiyle zuhûra çıkmasıdır. Güneş ve Ay insana ilişkin özelliklerdir aynı zamanda. Şems; akıl ve Tanrısal Rûh boyutumuz, Ay; duygu yanımız, gerçeklerin yansıdığı makam olan Nefs’imiz. Gök, kendimizdeki rûhsallık. Yer ise; bizim bedenimiz ve onun istekleri. İnsanoğlu Rûh, akıl, beden ve onun duygu boyutuyla Nûr’lu ışıkla görülerek var olur. Şems; Şey’lerin olduğu âlemde, gerçekleri gören ve aydınlanan aklın, insan olarak görülmesidir. Şems Hazretleri de ilâhi Güneş’in, Rab’bimizin seçtiği yeryüzü Güneş’lerinden biridir. Tek amacı, kendindeki Hakk bilgilerini layık olan bir Kamer’e verebilmektir. Hicret edip durur yıllar boyu o şehir senin, bu şehir benim diyerek ta Şam’a kadar. Buluşur iki deniz, verir ilmini Kamer’ine ve Hicret gerçekleşir.

Şems’in eserlerinden alınan bazı özlü sözler:

Ben bir kimse için fasıktır, günahkârdır diyemem. Hiç kimseyi ne kötü işlerde görürüm ne de kötülük düşünürüm. Bağışlanmayı da ancak içimdeki kötü düşüncelerin gitmesi için isterim, bunun için dua ederim. Çok âlim vardır ki, İrfan’dan nasibi yoktur. Allah’ın dedikodusunu yapma, bu hali sende görmüyorum, kendi yapmadığın şeylerin bilgisini başkasına verme. Aslında biz, dünyaya gelmiş değiliz. Bu dünyada yaşar gibi görünen, dolaşan gezen bizim gölgemizdir. Biz birer gölge varlıktan ibâretiz. Gerçek dindarlık, perdelerin kalkması halidir. Perdelerin kalkması için de güzel ameller ve eylemler gereklidir. Özüyle sözü bir olan, maddeden gönlün sırlarına geçer, işte o zaman Ârif’liğe yükselir. Yaradılmış olan hiç kimse Allah olamaz. İster Muhammed s.a.v. olsun, ister Muhammed’den başkası. Tanrı neyi isterse o olur. O, mekân âleminde de mekânsızlık âleminde de hakîmdir. Hiç kimse O’nun ülkesinde, O’nun izni olmada bir kılı bile kımıldatamaz. Mülk de ferman da onundur. Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dedin mi utanılacak, korkulacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku, utanç içindesin çoğunlukla. Yok, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca mevcud demektir.

Tasavvufta bazı Hakîkat ve sırlar sembollerle ve hikâyeler içerisinde gizlenerek aktarılmaktadır. Kaz, Yakut ve Şam bu sembollerden bazılarıdır.  Örneğin Şems, Makalat’taki bir hikâyesinde babasını ve ailesini tavuğa, kendisini de Kaz’a benzetmektedir.

KAZ: Kara hayvanı olan Tavuk’tan farklıdır. Karada yürür, denizde yüzer, havada uçar. Teni yönüyle toprağa, canıyla deryaya, aklıyla semâya aittir. Tek eşlidir, yavruları için ömür boyu savaş verir. Veli kelimesine yakışır şekilde önde, diğer kazlara kılavuzluk eder. Yorulan arkaya geçer, dinlenen öne. Benlikten uzak, her birine kılavuzluk etme şansı tanınır. Hindularda yaban kazı, kusursuz rûhaniliğe sahip, mutlâk özgürlüğün simgesidir ve varılabilecek en yüksek makamdır. Türk mitolojisinde beyaz kaz iç temizliğinin simgesidir. Yunan mitolojisinde de dünyaya ölümsüzlük suyu serpen tanrı, kaz figürü ile anlatılır. Kazaklarda da, Kazak adı erler, yiğitler anlamında kullanılır. Alevi-Bektaşî geleneğinde Hz. Ali’nin eteklerinde kaz figürleri vardır. Doğum, ölüm ve hayat kazayağı ile anlatılır. Dağ kazı olarak bilinen cinsleri Everest’in tepesine kadar yükselebilirler.

YAKUT: Sarı, kırmızı, mavi çeşitli renkleri olmasına rağmen en kıymetlisi nar tanesine benzeyenidir. Şerbet yapılarak içilen bu cins, kalp dostu olarak bilinir. Güneş altında hararetten, ışıktan etkilenip değerli taş haline dönüşürler. Peygamberimiz simgesel olarak değerli Yakut kabul edilir. Kırmızı Yakut’un Külli Nefs’i temsil ettiği söylenir. Evrenin tüm rûhunun bulunduğu makam.

ŞAM: Farsça akşam anlamına geldiği gibi, kuzey anlamını da taşır. Başlangıcı Nûh’un oğlu Sam’a dayanır. Mehdi’nin ortaya çıkacağına düşünülen yer burasıdır. Şems-i Tebrizî, Mevlâna, İbn’ül Arabî, Ak Şemseddin, İmam Gazalî, Bilal-i Habeşî, Selâhaddin Eyyubi Hazretleri gibi pek çok âlim buralara uğramış ve bu topraklardan nasiplenmişlerdir. Hâbil ve Kâbil olayının yaşandığı, Zekeriya ve Yahyâ Peygamberlerin şehit edildiği yer, makam. Hz. Îsâ’nın Ak minareden bir akşam vakti, dünyaya tekrar döneceği ve Hz. İbrâhim’in doğduğu topraklar. ŞAM. Evveli Şam, Âhiri Şam. Şam akşam vakti Fenâfillah’dan, Bekâbillah’a geçilen makamı ifâde eder.

Şam ilim, Bağdat aşk makamı. Şam’da Şit a.s’ın dokuduğu kumaşları, İdris a.s. biçip dikiyor, İbrâhim a.s. giydiriyor. Bağdat’da kimliksiz bırakılıyoruz. Ali kapısından girilip ev halkı olunuyor, kılıç elden burada bırakılıyor. Boyun kâfirlere burada uzatılıyor. Dünya suyuna hasret edilip âhiret, Kevser suyuna burada kavuşuluyor. Şam’dan Bağdat’a seyir, Mirac’tır aşığa.

Her insan Peygamberlerin çektiklerini, yaşadığı süre içinde geçirir. Kimisi farkındadır, kimisi değil. Âdemcesine evlat kavgalarını, Eyüp gibi hastalığı, Yunus olup toplum içinde olamamayı, Îsâ’ca ihâneti, hâsılı insan olmayı yaşarlar. Yaş aldıkça yaşamı ve hayatı sorgulayanlar, kendi ömür kitaplarını daha dikkatli okumaya çalışırlar. Allah, hepimizi her an içte ve dışta tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi tamamlamak için tasarlanmıştır. Rab noksanlıklarımızla ayrı ayrı uğraşır. Allah, kılı kırk yaran bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insanın bir âşık olma, birde ölmek zamanı vardır. Doğruyu Allah bilir.

(Ayşe Ertübey’in Naz Makamında Aşk kitabının kısa özetidir)

29 Nisan 2018 Pazar

ÎMAN

ÎMAN; ŞÜPHEYE MAHAL BIRAKMAYACAK ŞEKİLDE KALBEN İNANMAK ANLAMINDADIR. ‘’İşte o şüpheye yer olmayan kitaptır, itikadı tam olanlara bir rehberdir. O müminler ki gayba inanırlar ve namazı ikâme ederler ve kendilerine infak etiiğimizden başkalarını da rızıklandırırlar’’(Bakara 1,2,3) Îmânın ZIDDI İNKÂR/küfürdür ki, o da ÖRTMEK, kapatmak demektir.

KUR’AN’DA GERÇEK ÎMAN: ’’De ki; O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğmamıştır, doğurmamıştır. Ve O’nun hiç bir eşi de yoktur’’ diye İHLÂS sûresinde açıklanmıştır. ŞEHÂDET ÂLEMİNDEKİ ÎMAN İSE; ‘’Allah’a ve Meleklerine ve Kitaplarına ve Peygamberlerine ve Âhiret gününe ve Kadere, Hayır ve Şerrin Allah’tan olduğuna îman ettik’’ olarak AMENTÜ duası ile açıklanmıştır.

İnsanın aslî vatanına özlem ve sevgisine ‘’ÎMAN’’ denir. ‘’VATAN SEVGİSİ ÎMANDANDIR’’ sözündeki  VATAN, Allah’ın yanı olduğuna göre, insanın oraya özlem duyması doğaldır. Bu bütün DİN’ler için geçerlidir. Müslüman; bilen, bilerek îman eden kimse demektir. Bilmeden îman, TAKLİD’i  îman’dır. Çünkü insan dil ile ikrar, KALP ile TASDİK ettiği takdirde ÎMAN etmiş olur. Îman, Gaybi(Tenzih) ve Şuhûdî(Teşbih) olarak iki türlüdür. Gaybî görünmeyene yani Allah’a, Şuhûdî ise Allah’ın AYNA’sı ve görünür âlemdeki gölgesi olan Peygambere’dir. Aynı Namazdaki iki SECDE gibi. Birinci secde GAYBA îman, ikinci secde O’nun görünür âlemdeki tecellisine ŞAHİT olmayadır. O’da Hz. Muhammed’dir. Çünkü ‘’Allah’a itaat Resul’e itaattir ’’ (Nisa,80) Mânâ, maddeye hakimdir. Elektriğin dahi kendini gösterebilmesi için aletlere, yani maddeye bağlanmasına ihtiyaç vardır. Allah’a ÎMAN ancak O’nun Peygamberine inanmakla mümkündür. (Kelime-i Şehâdet getirmek)

O halde Allah’ın bilinmesi, ancak gözle görülenlerin ve Peygamberlerin vasıtasıyla olacaktır. Bunun için de İLİM yani BİLGİ gereklidir. Bu bilgiyi de insanlara ancak Peygamberler ve ilmi ondan öğrenenler verebilir. Gayba ÎMAN kolaydır. Çünkü insan îman ettiğini hayalinde yaratır. Görülmeyene ÎMAN zordur. Çünkü hayalinde yarattığı gördüğüne uymaz. Hz. Peygamber ‘’Mümin Mümin’in aynasıdır’’ derken MÜSLİM değil, MÜMİN demiştir. Çünkü MÜSLİM olmak için önce MÜMİN olmak gerekir. MÜSLİM, SELÂMETE çıkmış demektir. ÎMAN ETMEYEN SELÂMETE ÇIKAMAZ. Selâmete çıkan yani KURTULUŞ’a eren bundan sonra her tarafa ‘’Esselâmün aleyküm ve rahmetullah’’ Allah’ın rahmeti ve selâmeti üzerinize olsun diye selâm vermeye başlar. Artık onun sağı da, solu da Allah’tır.

Ümmet iki kısma ayrılır. Ümmet-i icâbet ve Ümmet-i davet. İcabet edenler sevgi, aşk ve îman ehli iken, ikinci grup ÎMAN etmeyenlerdir. ÎMAN EMNİYETTEN GELİR VE ÎMANI OLMAYAN ÇOK SIK ‘’AMAN’’ der. Avam, GAYBA  ÎMAN eder, ancak şahadete inemez. (Lütfi Filiz Hz.)

‘’Şüphe yok ki, îman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve sâbiler, bunlardan her kim Allah’a ve âhiret gününe gerçekten îman eder ve sâlih amel işlerse elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir’’ (Bakara-62)

Yukarıdaki âyette ÎMAN; biri insanlara nazaran zâhiri, diğeri Allah katında geçerli, ‘’Hakikî  îman’’ olmak üzere iki defa zikredilmiş ve her şeyden önce ‘’îman edenler’’ sözü, Yahudilere, Hıristiyanlara ve sâbilere mukâbil tutulmuştur. İslâmiyet’e zâhirde îman etmiş olanlar, yani Müslüman dinini dilleriyle söylediklerinden dolayı insanlar arasında Müslüman sayılanlar, Mûsâ dinine mensup olan Yahudiler, Îsâ dinine mensup olan Hıristiyanlar, bu üç dinin dışındakilerden olanlar, yani onlardan her kim Allah’a ve âhiret gününe gerçekten dış görünüşleriyle ve iç yüzleriyle îman eder ve bu îmâna yakışır şekilde iyi iş yaparsa, şüphesiz bunların Rableri katında ecir ve mükâfatları vardır.

İnsanlar Âdem’in sülbünden yeryüzüne indikleri zaman Cenâb-ı Allah kendilerine ‘’Dedik ki; Hepiniz cennetten inin. Eğer Ben’den size bir hidâyet gelir de, kim benim hidâyetime uyarsa, işte onlara herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir’’(Bakara-38) âyeti ile herhangi bir zamanda gelen hidâyetine uymaları şartıyla bunu vadetmemiş miydi? İşte Âdem’in tevbesinin semeresi olan o ilâhi vaad, ebediyete kadar sürüp gidecek bir genel kanundur. Şu halde Yahudiler gibi zillete ve Allah’ın gazabına uğramış olanlar bile her ne zaman tövbe eder, Allah’a ve âhiret gününe cidden îman ederek Allah’ın son zamanda gönderdiği hidâyete uyar ve ona göre sâlih amel işlerse o gazaptan kurtulur. Lâkin bundan yararlanmak için görünüşte, yani insanlar arasında mümin ve Müslüman sayılmak yetmez, hatta belli bir süre sâlih kişi olarak yaşamış olmak da yetmez. O îmana sebat edip, son nefeste îman ve güzel amel ile Allah’a kavuşmak lâzımdır.

Bu âyetten, nihâyet şu sonuca geliriz ki, İslâm dininin hâkim olduğu Müslüman toplumun teşekkülü için  ‘’gerçek îman’’ şart değildir. Onun zâhiren bile gerçekleşmesi söz konusu olduğu gibi, öbür dinlere mensup insanlar dahi din hürriyeti ile hayat haklarına mazhar olurlar. Fakat bütün bunlar arasında ferdi veya sosyal anlamda GERÇEK KURTULUŞ ancak Kâmil îman ve sâlih âmel sahiplerine vadolunmuştur. Kâmil Îman ve sâlih âmel erbâbının bilgi ve amel feyzinden mahrum olan, sadece dış görünüşüyle Müslüman bulunan bir islâm toplumunun ‘’Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır’’ ilâhi vaadine mazhar olması söz konusu değildir. Allah’a imânı olmayanlar, Hakkı yerine getiremezler, Âhirete îmanı olmayanlar da ebediyete hizmet edemezler.

Kur’an’ın ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed’in biricik davası Allah’ın birliğini insana belletmek ve benimsetmek olmuştur. Bu yüzden Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in mücadelesi ŞİRK’in, yani putperestliğin devrilmesine yöneliktir. Bunun da ötesinde Kur’an, Allah’ın birliği konusunda tereddütü olmayan tüm sistemlerin mensuplarını, insan hayatını huzursuzluğa sevk edecek davranışlar sergilememek, insanlık için barışçıl ve hayırlı hizmetler vermek şartıyla KURTULUŞ’a aday gösterir. Kur’an hiçbir zaman Hıristiyanlık’ta iddia edildiği gibi ‘’Benim mabedim dışında kurtuluş yoktur’’ dememiştir. En iyiyi ve en güzeli göstermek, fakat zorlamamak.... İşte Kur’an’ın din konusunda tavrı ve yolu budur. Kur’an SONSUZ KURTULUŞ için ‘’İKİ ŞART’’ öngörmektedir:

1.Allah’ın birliğine ve O’nun insanları hayat mecralarından hesaba çekeceğine (Âhiret’e) inanmak.

2.Sâlih amel işlemek.

O halde Allah’a ÎMAN, varlık ve oluşun arkasında bir yaratıcı şuurun varlığını kabulden ibârettir. İşin özü budur. Allah kavramıyla ilgili üretilen bütün diğer fikirler işin teferruatıdır. (Hamdi Yazır)

 ‘’Şüphesiz îman edenler’’ taklidî îman ile inananlar, zâhirî îmana sahip olanlar(Mûseviler) ve bâtınî îmâna sahip olanlar(Hıristiyanlar) ile aklın uygun bulduklarından perdelendikleri için akıl melekelerine ve vehmî ve hayalî olgularla perdelendikleri için nefsani kuvvetlerin yıldızlarına tapanlar(Sâbiler), bunlardan her kim gerçek anlamda Allah’a ve âhiret gününe îman ederse, tevhid ve kıyâmet ilmine kesinkes kani olursa, Allah’ın huzuruna çıkarken kendisi için yararlı olanı, âhirette mutluluk sağlayacak şeyi bilirse, işte bu gibi kimseler için Rab’leri katında fiil ve sıfat cennetlerinden oluşan rûhanî bâki sıfatlar vardır. (İbn. Arabî Hz.)

ÎMAN KALBİN GAYBI(görünmeyeni, bilinmeyeni) TASDİK ETMESİDİR. Îmânın kalbin tasdiki demek olduğunun kanıtı, Kûr’an’ın îmânın mahallini kalp yapıp, dilin doğrulaması anlamındaki İslâm’a bitiştirmesidir. ‘’İstemediği halde ve kalbi îmanla dolu olan kimse müstesna’’ (Nahl,106) ‘’Müslüman olduk deyiniz, îman henüz kalplerinize yerleşmemiştir’’ (Hucurât,14)‘’Onlar Allah’ın kalplerine îman yazdığı kimselerdir’’(Mücâdele,22)

İbn’ül Arabî Hz.lerine göre Îmânın iki anlamı vardır. Birincisi, îman genel anlamda TASDİK (doğrulama) eylemidir ve zıddı İNKÂR’dır. Burada îman İslâm terimiyle irtibarlı değildir. Tasdik eden herkes konusu sapkınlık olsa bile îman etmiştir. Îmân genel bir iştir, zıddı inkâr da böyledir. Çünkü Allah Hakk’a îman edeni MÜMİN, bâtıla îman edeni de MÜMİN; Allah’ı inkâr edeni KÂFİR, putu(tağutu) inkâr edeni de KÂFİR diye isimlendirmiştir. O halde ÎMAN genel anlamıyla TASDİK demek olup, kul her tür îman fiilinde MÜMİN olarak kabul edilir. FAKAT; insanın Allah’a îman etmesi ona HANİF, yani yönelen ismini kazandırır. ‘’Ben HANİF olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaradana çevirdim. Ben Müşriklerden değilim’’ (En’âm,79)

‘’Onlar bâtıla îman etmiş ve Allah’ı inkâr etmişlerdi ’’ Böylece Allah,inkâr edenlere de îman elbisesini giydirmiştir. O halde îman sadece MUTLU kimselere özgü olmadığı gibi, inançsızlık da bedbahtlara özgü değildir. Îman Allah’ın bir Nûr’udur ve özelliği de O’nun katından  gelen her şeyi kabul edici olmaktır. Bu Nûr kulun kalbinde bulunur ve onu GÜVEN’e ulaştırır. Şu halde ÎMAN, MÜŞÂHADE’den önce ve sonra TASDİK ve TASDİK’e istidatlı olmaktır.

Biz Peygamber’in getirdiği her şeye îman ederiz. Ben îmânımı, ana-babamı TAKLİT ederek aldım ve îmânıma göre âmel ettim, tâ ki, Allah benim gözümü, kalp gözümü ve hayalimi açtı. Artık hakîkatler benim için görünür; taklit sayesinde, HAYAL edilen hüküm de mevcud hale gelmiştir. Bundan sonra îman ve müşâhade arasında bir yol tuttulur. Müşahâde îmânın alanına giren bir şeyde gerçekleştiğinde, îmâna göre değil de müşâhadeye göre amel edip ikisi birleştirilmediğinde, ayakların kayması söz konusudur. Kâmil kişi, müşâhade zevkiyle beraber, îmâna göre amel eden kimsedir. O îmândan ayrılmaz ve müşâhadenin onda etkisi yoktur. İşte ÎMAN bu DENGE’nin ta kendisi ve gerçeğe ermenin sonucudur. Îman kalbin istikrara kavuşmasından ve nefsin dinginliğinden ibârettir.  Kul Rabb’ini arayıp bazen puta, bazen güneşe, bazen aya, bazen de ateşe yönelir. Bu durumda kul şaşırmıştır ve bir karara varamamıştır. Allah onun iyi niyetini bildiğinde kalbine hidâyet Nûr’unu yayar ve kalp istikrara kavuşur, nefs tatmin olur.(Hz. İbrâhim gibi)

Îman güneşe benzer. O perde olmaksızın kalp gözlerine vurur(ayne’l-yakîn). Perdeler ve arzular kalktığında aydınlık artar ve kalbe yerleşir, nefis dinginleşir, uzuvlar ibâdete yatkınlaşır. Nûr Allah’ın ihsanına erenlere ve sevdiklerine, dostlarına velilerine bir hediyesidir. Mümin Rabb’ini arayışta tereddüt ve gezinmeden kurtulmuş ve dinginliğe ermiş kimse demektir. Îman beş kısımdır: Taklit, Bilgi, Görme, Hakk ve Hakîkat îmânı. Taklit avama, Bilgi delil sahiplerine, Görme müşâhade sahiplerine, Hakk îmanı âriflere, Hakîkat îmanı ise işin kaynağına vâkıf olanlara aittir. Hakîkatin hakîkati ise asâleten veya vâris olarak gönderilmiş bilginlere aittir. Bunun açıklanması yasaktır.

Müslümanlar dışında diğer kitap ehli kişiler Müslüman olduklarında, dinlerini değiştirmiş olmazlar. Çünkü onların dinlerinin bir gereği de Hz. Muhammed’e îman etmek, Peygamber olarak gönderildiğinde  şerîatına uymaktır. Geride bir tek MÜŞRİK kalır, çünkü ŞİRK şerîat tarafından kabul edilmiş ve belirlenmiş bir DİN değildir. ŞİRK, DİN diye isimlendirilmemiştir.  Din CEZA demektir ve MÜŞRİK için ne geçmiş ne de hayır amellerine karşılık CEZA(sevap) yoktur. Müşrik, mekânı olan cehennem ateşine ulaştığında, oradan hiç bir zaman çıkamayacaktır. Çünkü orası bir CEZA DEĞİL, her şeyi kuşatan Rahmet’in öne geçmesinden kaynaklanan bir TAHSİS’tir.

İslâm boyun eğmek demektir. İnsan dışta boyun eğdiğinde, görünüşte Müslüman olur. Ardından, içinden de Müslüman olması için içiyle boyun eğmelidir. İşte Müslüman olunca içi îmanla temizlenmenin anlamı budur. Allah bir grup hakkında şöyle der: ‘’Îman ettik dediler. De ki: Îman etmediniz, Müslüman olduk deyin, Îman kalplerinize girmiş değil’’(Hucûrat,14) Îman , yararlı ve cehennemde ebedî kalmaktan kurtaran batınî temizlik demektir. Allah îmânın TAKLİD’î değil, TAHKİK’î olmasını istemiş ve mümini tefekküre davet etmiştir. İnsanın kendi yaradılışı üzerinde düşünmesini, güneşe, aya, yer küresine , gökyüzüne, gece ile gündüzün seyrine ibret ve dikkatle bakmasını, böylece kendi eserlerini bizzat MÜŞÂHEDE ederek kendisine îman etmesini istemiştir.

MÜŞÂHEDE: Müşâhedenin iki manası vardır. Biri EŞYA’yı Hakk’ın birliğine delil bulmak, ikincisi de EŞYA’da HAKK’ı GÖRMEK. Müşâhede bizzat YAKÎN’dir. Müşâhede nefisle mücadelenin semeresidir. Nefsini arındırma yolunda çile çekmeyenlerin müşâhede hâline ermeleri imkânsızdır.

RÜ’YET: Kalp gözüyle değil, baş gözüyle görmektir. Rü’yet’in merkezi FUÂD, yani gönüldür. Rü’yed, olanı basîretle değil, gözle müşâhede etmektir. Rü’yet bilinen şeyi, müşâhede ise bilinmeyen bir husûsu görmektir. 

Nefs; Allah’ı görmede perdedir ancak, Nefs olmadan Allah görülemez. Zira Nefs’ini hiçlikle idrak eden ve Nefsi parçalanan vücûd da Allah idrâk edilir. Buna da GÖRME denilir.

Sadakallâhül Azim.

2 Nisan 2018 Pazartesi

İŞARET- 3

Deniz Erten’in ‘’İŞARET’’ kitaplarının 3. Serisinin kısa özetidir.

‘’ÂLEM’’ olan her birimiz için ve ‘’ÂLEM’’ olan KÂİNAT için her şey RAB’bim tarafından en güzel şekilde planlanmıştır. ‘’Kâinat’’ senin ‘’bilincinin aynası’’ dır. Burada tekâmül etmek ve sana verilen ‘’varoluşu’’ sonsuza taşımak terbiyesinde olduğunu İLİM ve İDRAK etmeye başladığında hayatın ‘’görünenine’’ ilişkin tüm kabullerin değişmeye başlar. Burası ‘’AYNA’’ olduğu için aynada kişinin aksi  gerçeklerin ‘’ZIDDI’’ olarak ‘’TERS’’ten yansır. İşte kişi rüya olan bu dünyada uyanmaya başladığında, artık bu kâinat aynası ona sağı sol olarak değil, sağı sağ olarak yansıtır ve yaşadıkları ‘’hakîki hale gelmeye’’ başlar.

İslâmiyette ‘’Salih rüya’’ Peygamberliğin kırk altı cüzünden biri kabul edilir. Çünkü Salih rüyada bir kişi, bir olayı ‘’MİSAL’’ âleminde ‘’olacağı veya olduğu’’ gibi görür. Bunun dışında olan rüyalar ise ‘’TERS’’ten yorumlanır. MİSAL âlemi olacak her şeyin ‘’MODELİ’’ nin olduğu bir âlemdir. Salih rüya ancak ‘’ıslah’’ edilmiş, yani temizlenmiş bilinç tarafından MİSAL âleminden(her şey, gelecek-geçmiş tümüyle halihazırda var olduğu üst âlem olan model âleminden) kişinin bilincine kanalize edilir. Bunun için ‘’her şey olup bitmiştir’’ denilir. Biz şu anda ZAMAN içinde olan, biten her şeyi ve yaptıklarımızı, RAB’bimizin yanında RAB’bimizle beraber yine ‘’AN’’ da izliyor ve bunlara GÖZLEMCİ olarak ŞAHİT tutuluyoruz. Buradaki yolculuğumuz, bize RAB’bimizi ve kendimizi tanıma fırsatı veriyor ve bizi sonsuz bir varoluşa götürüyor.

Islah edilmiş; yani tüm manevî şart ve proğramlardan arındırılmış, ‘’adet’’ denilen bedensel alışkanlıkları kırmış ve temizlenmiş bilinç, ‘’ümmi’’ yani annesinden doğduğu gibi tertemiz olmaya başlamış bilinçtir. İşte bu kişi, ‘’ilâhi bilgi akışıyla’’ kendi İSMİ/ESMA’sından dolayı, kendindeki RESÛL, yani  ‘’RAB’binden bilgi alan ve veren’’ ilâhi özelliğini yansıtmaya başlar. Peygamber Efendimiz; Allah’ın bütün isimleri kendisinde CEM olduğundan, ‘’tüm haber veren mertebeleri de kendinde toplayan bilinç’’tir. Bizlerse kendi isimlerimiz gereği, O’nun şemsiyesi altındaki ismin haber veren ve alanlarız. Bu nedenle, ‘’BİLGİ’’ Allah’tan onun vesîlesiyle alındığı için Peygamber Efendimiz’e(s.a.v.) ‘’SALAVAT’’ getirmek çok önemlidir. Ana kaynaktan ne kadar çok BİLGİ alırsak, o oranda yüksek bilince ve tekâmüle ereriz.

Eğer yolumuz hüzünden geçiyorsa, HAZİNE’ye yol alıyoruz demektir. Çünkü her HAZİNE’nin HAZİN bir hikâyesi vardır. İşte eğitimin aslı budur. Kendindeki ilâhi HAKÎKAT’i, ESMA’nı açığa çıkarıp, ona DÖNÜŞÜP, onu ALLAH bilincine yükseltip, sahibine iade edip, bu dünya yolculuğunda, sendeki ‘’KABIN ÖLÇÜSÜNDEKİ’’ Allah tecellisiyle OKU’maya, tekâmül etmeye başlaman. İnsan başkasının toprağına göz dilmek yerine, kendi toprağındaki ALTIN’ı aramalıdır. Herkesin kendi HAZİNE’si, Rabb’i tarafından kendisine has olarak tasarlanmış ve eşsizdir. Herkes kendi hakîkatinin SİMYACI’sı olmalıdır. Her insanda aynı ESMA ve SIFATLAR vardır, sadece tezâhür ağırlıkları farklıdır. Biz kendi ESMA’mızı açığa çıkartıp, Allah bilincine ulaştığımızda tüm ESMA ‘lar denizi içinde, aynı ESMA’ların farklı ağırlıklarda iç içe geçmiş olduğunu görürüz.

Bizler beden alanlarımızın, fiziksel varlığımızın ötesine geçtiğimizde, tüm varlıkların kaynağı olan enerjinin TEK olduğunu anlarız. Etrafımızda beden ya da madde olarak gördüğümüz EŞYA’lar aslında bir ESMA terkibinin beyin bilgisayarı tarafından okunmuş görüntüleridir. Eşya; Esma ve sıfatların mânâlarının, beyin tarafından okunabilmesi için dünya sabit frekansına göre indirgenmiş haldir. Örn. Mandalina sandığımız ŞEY, Mandalina görüntüsünü ve titreşimini oluşturan ESMA’nın beyin tarafından okunmuş görüntüsüdür. Eğer beden algısının ötesine geçebilirsek, ekrana düşen görüntünün arkasındaki yazılımın, ESMA mânâlarını fark ederiz. Örn. Âlim ESMA’sına giren kişi, bu ESMA’nın herkeste, ancak farklı ağırlıklarda olduğunu anlar, böylece SEN-BEN farkı kalmaz ve kendindeki ilâhi hakikatin açığa çıkmasına ŞAHİT olur.

İnsanın hedefi kendi hakikatini gerçekleştirmek, yani islâmi tabiriyle ‘’ölmeden önce ölmek ve miracını yapmak’’tır. Buradaki İSMİMİZİN, HAKK’taki ESMA ile buluşması ‘’MİRAÇ’’dır. Her birimiz kendi Miracımızı kendi çapımızda yapıp ebediyetimize kavuşabiliriz. Bu konuda Kâmil bir metod yoktur. İnsanlığın lideri ve imamı Peygamber’imizi, bize sunulan teslimiyet ve İmân metodlarını takip etmek sûretiyle bir dağda, bir köyde, okuma yazma dahi bilmeyen bir çiftçi, Miracını o sağlam imânıyla kendi kabının gerektirdiği kadarıyla yapabilir. Kişi, herhangi bir ilmi yoldan gitmeden, Rabb’i için tertemiz bir hale gelme gayreti, Kûr’an ve Peygamber’ine uyarak da miracını gerçekleştirebilir. Ne kadar mahlûk, ne kadar nefes varsa, o kadar Hakk’a giden yol vardır. Mahlûkatların istîdat, kâbiliyet, Mizaç ve fıtratları birbirinden farklı olduğundan her birinin Hakk’a varış yolları da bir diğerinden farklıdır. Kimi Hakk’a ilimle varmayı, kimi zikirle varmayı kimi sessiz zikri, kimi hararetli zikri sever. Tesbihat ve zikirlerden ise en temel olanı ‘’Lâ ilâhe İllallah’’ ve ‘’Salavat’’tır. Bu iki zikir, sâlik yani yolcu için bir anahtarın iki dişi gibidir. ‘’Kapı’’nın açılması için bu iki diş bir arada olmalıdır. HAKK’ın HALK’ına HİZMET de çok önemlidir. Allah rızası için; Salih amel işlemek, Hayır-Hasenat yapmak, İlim yaymak.. ... Allah’a varış  iki şekilde tanımlanır:

1)-Âlemi,  kendini,  nefsini tanımak sûretiyle Rabb’ine varmak  (Tarikatların metodu budur)  
    
2)- Önce Allah’ı tanımak ve Allah’ı tanımak sûretiyle kendine varmak.

Her birimiz 18 bin âlemdem geçerek bu dünyaya gönderildik. Her âlemde de o âleme uygun beşeri özelliklerden giydirildik. Rabb’imizden üflenen ‘’SAF’’ Rûh yani SIR’rımız, atalarımızdan gelen genetik miraslar, DNA’mız, doğum anında yıldızların üzerimizde oluşturduğu etkiler, dört unsur ve daha nice beşeri özellikler. Şimdi aşağıdan yukarıya doğru çıkma aşamasındayız. En alt seviye BİLİNÇ olan Dünya hayatından bir üst mertebeye çıkışda, bize inerken giydirilenleri her geçtiğimiz âlem katında bırakacak ve en son katmanda RAB’bimize geri dönüp onda FANÎ olacağız. FENÂ’dan sonra da BEKÂ’ya ulaşarak, bizdeki Hakk ile burada Rab’bimize olan kulluğu devam ettirip, aslında bize bakanın O’nun tecellisinden başka bir şey görmediği noktaya ulaşma serüvenini deneyimleyeceğiz. Bu geri dönüş serüveninde Allah’a davet üç şekilde olur:

1)- Rabbani davet. 2)- Rahmanî davet. 3)- İlâhi davet

Bir kişi Allah’ı ‘’cezalandırıcı’’ olarak tanıyorsa, kendisinde Allah’ın Celâli bir İSMİ var demektir ve bu kişi karşısındakini Allah’a korkutarak davet eder. Çünkü; Rab ismi onda bu şekilde tezâhür etmiştir. Bu eksik bir davettir. ‘’Allah kulunun zannı üzeredir’’. Eğer kişi, olmuş, olabilecek en güzel ve net AYNA olan Allah’ta zûlüm görüyorsa, bu onun kendisinde zûlmedici tarafların olduğunun işâretidir. Bir başka kişi, Allah’ı ‘’affedici’’ olarak tanıyorsa, onda da Allah’ın Cemâli bir ismi var demektir ve karşısındaki kişiyi  Allah’a daveti de  Allah’ın merhamet ve şefkati üzerine olacaktır (Rahmanî davet). Bu da eksik(ve kendi zannınca) bir davettir. ‘’KÂMİL ÇAĞRI’’ ilâhi davettir ki bunu ancak Rabbi Has’ından Rabbi-l Âlemin’e ulaşmış Keşif ehli yapabilir. Kâmil çağrı; ancak yaşanan duruma, o an ki şartlara ve Celâl ve Cemâl tecellilerinden hangisi öne çıkmalıysa ona göre yapılan çağrıdır. İnsanları ‘’ötekileştirmeden’’ hakîki mânâda ‘’iyiliği emredip, kötülükten men etme’’ ancak Basîret sahibi, keşif ehlince yapılabilir. Bu nedenle Allah’ı kendi algılarına göre tanıyanların çağrıları kendi Rabbi tecellileri ile sınırlı ve bütünsellikten uzaktır. Bizler bir kişiye DUA edeceksek, o kişinin dileğini Rabbi-l Âlemin’den istemeliyiz. Çünkü kişi bilinç olarak Rabbi Has’ından çıkamadıysa, dileği, kendi Rabbi tecelli mertebesinden ister ki, OLMAZ.

BASİRET; idrâk kuvveti, anlayış/kavrayış, derin görüş, öngörü gücü, İDRÂK EDEN KALP,  HAKK’ı BÂTIL’dan ayıran MÂRİFET İLMİ için kullanılır. BASİRET ayrıca; ‘’yaralı bir hayvanı izleyen AVCI hayvanın, onun izini sürmeye yarıyan kanına da denilmiştir. Yani ‘’AVCI’yı AV’a götüren İZ’ler’’.

Enam=Hayvan=Hayy, Anımal=Animasyon=Canlandırma. Bu hayat; kişinin HAYVAN’î varlığından İNSAN’î varlığına yani BEŞER’likten İNSAN’lığa yolculuktur. Bedenimiz de, ESMA’larımızı taşıyan birer binek hayvanıdır. Hayvan ve Melekler tekâmülle yükümlü değildir. Onlar kendi ilim seviyelerinin ötesine geçemezler, bunun üstünde bir mertebeye çıkma yetkileri ve sorumlulukları da yoktur. Ama İNSAN, bileşik bir varlık olduğundan tüm mertebeleri, maden, bitki, hayvan, Melek kendinde bulundurur. Dolayısıyla da İNSAN’ın tüm varlığı kapsayan bilince ulaşması beklenir.

KALP; İnkilâp eden, dönüşen, gelişen anlamındadır. İdrâk merkezi AKIL değil, KALP’tir. Âyetleri ve Kur’an’ı okurken ve tefekkür ederken iki şekilde görmeliyiz.

1)-Âyetin, senin bilincindeki yansımasının  açılımı  yani  senin ‘’içsel âlemine’’ seslenişi   ‘’ENFÜS, 2)- Âyetlerin senin bilincinin ‘’AYNA’’sı olan kâinatta yani ‘’dış dünyada’’ yansıması ‘’AFAK’’ olarak adlandırılır.

ÂDEM’dekinin ÂLEM’e yansıması olan bu sistem, sana seni göstermek ve eksiklerini tamamlayıp fazlalıklarını dengelemek için çalışır. ‘’Şu dünya DAĞ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir’’ der Şems-i Tebrizi. Yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz ve yaşayacağımız her şey, kitapların anası olan Kûr’an’da mevcûddur. Allah her kulu varoluş sebebine, yapması gerekene, yaradılış amacına göre gerekli ilim ve özellikler ile donatarak yarattı. İşte tüm bu hakikat ışığında yapmamız gereken de, bize ‘’yüklenmiş bilgileri’’ hatırlamak için SAF’laşmak, ARI gibi temiz ve çalışkan olmak. Kûr’an; aslen bir ‘’TELKİN’’ kitabı olup, hedefi bilincimizi dönüştürmektir. Biz dönüşünce yani içsel âlemimizi ‘’Enfüs’’ümüzü, Kâbe olan Kalbimizi temizledikçe, ‘’AFAK’’ olan dış dünyamız da değişecektir. Çünkü’’Allah kulunun zannı, yani bilinci üzeredir’’. Bilincimizi dönüştürebilirsek, Allah’ın AYNA sisteminin bize olan davranış şekli de dönüşecektir. Kuantum mekaniğine göre her parçacığın bir alanı vardır ve parçacığı dönüştürmek istediğinde bu işin sırrı parçacığa bağlı olan ‘’alanı’’ yani ‘’enerji’’yi değiştirmektir.

Bedendeki RÛH ‘’MİRAÇ’’ edip, Hakk’a yani SIR’rına ulaşarak, bedenden sıyrılıp, aslî hakîkatine ulaşmak için özlem duyar. Bir kafese tıkılmış RÛH, kınında saklı bir kılıç gibi ona ‘’üflenmiş’’ onca Kudret’ine rağmen sıkışıp kalmıştır. RÛH dünyaya niye geldiğini bilir ve kendisini taşıyanı tekâmül etmesi için adeta oraya buraya savurur. Depresyon, bipolar, panik atak ve psikolojik rahatsızlıkların çoğu da aslında insanların ‘’Rûhlarının tekâmül etme isteğinin’’ bedensel dürtüler ve hayvani nefis tarafından bastırılmasının kişideki tezahürüdür. Bütün yaşanan olumsuzluklar, Allah’ın bizleri eğitim proğramında tutmak, dönüştürmek ve temizlemek istemesindendir. Başta ailemiz olmak üzere hayatımızdaki herkes, her ŞEY RAB’bi tecellinin elbise giymiş görüntüleridir. Hatta tüm hayatımız boyunca bir kez, sadece bir saniye için evimizin kapısının önünden geçmiş adam da dahil, bizi olmamız gerekene dönüştürmek için Allah’ın kurduğu eğitim ekibidir. Allah kâinatı ve olabilecek tüm manyetik alan ve kuvvetleri bizi yetiştirmek için düzenleyip, belirli vakitlerde resmi olarak SALAT’a davet eder. SALAT/NAMAZ bağlantı demektir. Biz NAMAZ esnasında hedeflenen FENÂ ve BEKÂ ‘ya ulaşabilirsek ‘’ZAMAN’’a maruz kalan beden boyutundan ‘’AN’’a yani zamanın ötesindeki ‘’RÛH’’ boyutuna çıkarız. Namazdan sonra 33’er kere zikredilen Sübhanallah, Allahuekber ve Elhamdülillah sözleri 33 boğumlu OMURİLİK kablosu ile beyne telkin ve hatırlatmadır.

Bu dünya bir RÜYA’dır.. Ve bu rüya tabir edilmelidir. Bu dünya hayatının tabiri de âhiret hayatıdır. Dolayısıyla rüyadan/simülasyondan ibaret olan bu âlemde hakikate uyanmak için Rab’bimiz tarafından sarsılmamız gerekir. İşte tasavvufta ‘’KABZ’’ denilen bir tür bilinç sıkışması hali, aslında ardından gelecek olan ‘’BAST’’ bilinç genişlemesi için bilincin hazırlanmasıdır.

Kûr’an kişinin güzel gözler söylemesini telkin eder. Çünkü bu sözler biz görmesek dahi sûret giyerek bizimle beraber kıyamete kadar beraber olup, bize şahitlik edecektir. Çirkin söz söylendiğinde TÖVBE etmek, bu sözlerin sûretlerini güzele çevirir. Kâinat; Rahman’ın nefesinden oluşmuştur ve sonsuz bir bilinç denizidir. Bu bilinç denizi içinde tüm seslere ve kelimelere karşılık gelen frekanslar bulunur. Dünya âhiretin tarlasıdır ve bizler burada ürettiğimiz her şeyin karşılığını/cezasını alacağız.

İnsan sürekli olarak bilgi alan ve veren bir varlıktır. Her birimiz gerek uyurken, gerek uyanıkken içerdiğimiz ilmi, farklı farklı şekillerde evrensel ilim denizine yaymaktayız. Bu nedenle herkes birbiriyle farkında bile olmadan etkileşmekte ve bu şekilde de herkesin ilmi kesişmek sûretiyle bir hologram oluşturmaktadır. İşte insan bilinci, insanlığa ilişkin büyük bir ilim hologramıdır. Hepimiz TEK bir BİLİNÇ, TEK bir AKIL’ız. Bu nedenle; bizlerin yaptığı her şey, sadece kendimizi değil, herkesi, dünyayı ve kâinatı da etkiliyor. Kûr’an’da bahsedilen; ‘Masum bir kişiyi öldürmek tüm insanlığı öldürmek, yaşatmaksa tüm insanlığı yaşatmak gibidir’’ âyeti bunu anlatır. Yapılan hayırlı bir işten dolayı tüm kâinat insana duacı iken, kötü işten dolayı da şikayetçi olur.

Ahirette bizi bu dünyada yaptıklarımız karşılayacak ve insan âhiret’te Rûhaniyetinin sûretinde dirilecektir.  Bu nedenle hem dünya, hem de âhiret için çalışmak çok önemli. Biz dünyada yaşadığımız süreyi Rıza-i İlâhi’yi gözeterek geçirirsek, buradaki hayatımız ibâdet hükmüne girer. Hedef; DOĞRU, DENGE’de ve ADİL bir insan olmak. Bilinç ölümden sonra da devam ediyor. Peygamberimiz, âhirete göçtüğünden beri hâlâ kaç kişinin rüyasına giriyor. Yani hâlâ aktif. Hatta her ayın belli bir gününde kâinatın yönetimi için geçmişte yaşamış, ancak hakîkatte hâlâ diri olan Allah dostlarıyla buluştuğu detaylarıyla anlatılıyor.

Kâinat sadece İNSAN varsa ‘’VAR’’ ve Kâinat’da  o kişinin idrâkine göre ‘’VAR’’. Dışarıda gördüğümüz her şey yalnızca bizim bilincimizin yansıması. Hz.Peygamber’imiz; ‘Bu dünya rüyadır’’ demiş, bu anlayış bugün pek çok bilim insanınca da kabul görmüştür. Rüyada görülen EŞYA başka bir hakîkati sembolize eden bir işarettir, simgedir. Bu dünya RÜYA ise, o zaman bu dünyada görülen her şey başka ŞEY’lerin sembolü ve işaretidir. Örn: Afakta yani dış âlemde gördüğün okyanus ve denizler, Enfüs’te bizim bilincimizi sembolize eder. Denizde canlıların yaşaması PLANKTON’lara bağlıdır. Plankton’ların herhangi bir sebeple kaybolması BALIK neslinin yok olmasına ve DENİZ ANALARI’nın denizleri istila etmesine yol açar. Deniz analarının BEYNİ ve OMURGASI yoktur. Dünya böyle yorumlandığında, beyinsiz ve omurgasız insanların varlığının çoğalacağı anlaşılır. Dünyayı yorumlamaya devam edersek, Kûr’an’da geçen KEVSER (sütten ak bir nehir)kelimesin 1950 ‘li yıllarda keşfedilen, 13 Milyar ışık yılı uzaklıkta olmasına rağmen GÜNEŞ’ten trilyonlarca kat daha fazla ışık ve radyasyon saçan KUASAR’ları ifade ettiğine inanıldığı söylenebilir. KUASAR’ların KARA DELİK’lerin zıddı AK DELİKLER olabileceği anlayışı yaygındır.

KISA ÖZETLER: Hidayet(Doğru yol), Hediye demektir. Tesbih, bir anlamıyla yüzmek, bir anlamıyla ise bir parçacığın merkezinden koparak hedefine doğru yol almasıdır. Kaderin değişmesi de Kader dahilindedir. Bizler gölgenin gölgeleriyiz. Yapmamız gereken gölgemizi aslî hakikatimize iade etmektir. Sûre, tasavvur, hayal etmedir. Kabiliyet-Kabala, kab’ı kadar kabul etmektir. Kosmos, kozmetik yani güzelleşmek ile aynı köktendir. İlim-Amel- Lema(Güneş gibi parlamak) aynı kektendir. İkon, PUT demektir. Önce şimşek çakar, gök gürültüsü sonra duyulur. Her şey olup biter, algı sonra oluşur. Vefat bir Vefa borcudur. Aşk-Işk-Işık aynı köktendir. İlmin sonu cehalettir. İnsanoğlu bencildir. Zarar gördüğü kişinin Allah tarafından ceza görmesini beklerken ve arzularken, kendi ceza gördüğünde bunu sorgular. İblis, biri iki gösteren sistemdir.Keşif Ehli, keşfeden demektir. Keşif ehli müthiş bir zevk içindedir ve bu ‘ekstazi’ etkisi yaratır. Ekstazi=Ex (bedende ölme). Depresyon, Rûh’un tekâmül etme savaşıdır. Sakın yemin etme, Allah yemini çok önemser. Sözün yetsin. Rezonans gereği kiminle yakınlaşırsan, onun bilinç seviyesine uyumlanırsın. Biyo-Manyetik rezonans; Güçlü rezonansı olanın, zayıfı etkisi altına almasıdır. Bu nedenle Hz. Peygamber insanlığın lideri, Kûr’an da kitapların lideridir. Biz geleceğe değil, geçmişe gidiyoruz. Dünya buz, Ahiret SU’dur. Karınca iki boyutlu görür, derinlik görmez. Öfkelendiğinizde hemen ABDEST alınız. Çünkü, ATEŞ’i SU söndürür. Kendini kontrol edemeyen (Takva), başkalarını yönetemez. Bizim ve geçmiş nesillerimizin bilerek veya bilmeyerek işlediği günahlarının temizlenmesi için TÖVBE namazının kılınması gerekir. Her insan suistimale yatkındır. Eğer doğru ve güzel bir insan olmak istiyorsan, hem sevdiğin hem de otoritesinden çekindiğin biri (ALLAH’ımız) muhakkak olmalı hayatımızda. Hayatın temeli DENGE’dir. Otoritesiz sevgi, sevgisiz otorite olmaz. ‘’Eşhedü en lâ ilâhe illallah’’ Şahidim ki her yerde, her şeyde var olan yegâne Allah’tır. Yaşadığım herşey Allah’tandır ve herkes Allah’ımın vechidir. İsim ve sıfatlarının Ayna’larıdır.

Sadakallâhül Azim. AMİN.