25 Şubat 2019 Pazartesi

VEDA HUTBESİ:

Hz. Peygamber'in, hicri 10. yılda yaptığı Veda Haccı'nda sayıları 114.000'i bulan hacıya hitaben irâd ettiği (söylediği) hutbedir. Peygamber(sav.) bu son hutbesinde, bundan sonra bir daha haccetmeyeceğini bildirip vefatının yaklaştığını imâ ettiği, sonraki gelen günler de onun bu sözlerini doğruladığı için bu hacca veda haccı, bu hac esnasında irâd ettiği hutbeye de veda hutbesi adı verildi. Veda hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de, gerçekte bu hutbe, Arafat'da, Mina'da ve bir gün sonra yine Mina'da olmak üzere Arife günü ile Bayramın 1. ve 2. günlerinde parça parça irâd edilmiştir. Değişik yer ve zamanda irâda buyurulduğu için de hutbe, birçok kişi tarafından birbirinden farklı şekillerde rivâyet edilmiş; kişinin ya da grubun duyduğunu diğerleri işitmediğinden, hutbenin tamamının bir araya toplanmasında bu farklı rivâyetlerden yararlanılmış ve daha sonraki yıllarda bu üç yer ve zamanda buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak bir araya getirilmiştir.

Rasûlullah'ın bu son haccından bir yıl önce nâzil olan Tevbe sûresinde, müşriklerin pis olduğu ve bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmamaları emredilmişti. ‘’Ey Îman edenler! Müşrikler bir pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız Allah sizi dilediğinde lütuf ve ihsanıyla zenginleştirecektir. Allah gerçekten alîmdir, hakîmdir’’ (Tevbe-28) Veda Haccında Mekke'de sadece Müslümanlar vardı, hutbeyi de yalnızca Müslümanlar dinlemişti. Zaten Mekke’nin fethinden sonra müşriklerin sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştı. Rasûlullah, Medine'den kendisiyle birlikte yola çıkan 100.000 civarındaki ashâbıyla Mekke'ye haccetmek için geldiklerinde bir yıl önceki uyarı sebebiyle Mekke'de müşrik kalmamıştı; çoğunluk Müslüman olurken Mekke'yi terk edenler de vardı. Rasûlullah, haccın bütün erkâmını bizzat kendisi yaparak Müslümanlara öğretmiş, İslâm'ın hac konusundaki emirleri de böylece tamamlanmıştı. İslâm'ın tamamlandığını bildiren bazı âyetler de bu veda haccında nâzil oldu.


Cahiliye döneminde dışarıdan gelen hacılar Arafat'ta vakfeye dururken, Kureyş eşrafı diğer insanlardan üstün olduklarını belli edercesine Arafat yerine Müzdelife'de vakfeye dururlardı. Resûlullah cahiliye döneminin bu sınıf üstünlüğüne dayalı âdetini ortadan kaldırdı ve bütün hacılar gibi Arafat'ta vakfeye durdu. Rasûlullah'a orada bu dinin tamamlandığı şu âyet-i kerimeyle müjdelendi:

"Ey Mü'minler, şu küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümidlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız; ancak benden korkunuz. Bugün dininizi kemale erdirdim; ve size ihsan ettiğim nimetimi tamamladım. Din olarak da size İslâm'ı seçtim." (el-Mâide, 5/3).

Dinin kemâle erdirilmesine bütün Müslümanlar sevinirken yalnızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, bunun, Hz. Peygamber'in vefâtının yaklaştığına delâlet ettiğini anlamışlar ve gözlerinden yaşlar akmıştı. Gerçekten de bundan sonra Rasûlullah 82 gün yaşamış ve vefat etmiştir.

Arafat'ta 100 binin üzerindeki hacıya hitaben bir hutbe irâd eden Rasûlullah sesinin bütün hacılar tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabilerden bazılarını görevlendirdi. Rasûlullah'ın sözlerini tekrar eden bu kişiler hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını sağlıyorlardı. Devesi Kusva'nın sırtında olduğu halde Rasûlullah şu hutbeyi irâd etti:

"Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha buluşamayacağım. Ey İnsanlar bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir. Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalâletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayın. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Ey ashabım! Kimin yanında bir emânet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımız altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zûlmediniz ne de zûlme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

Ashabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır, ilk kaldırdığım kan davası da Abdulmuttalib'in torunu (yeğenim) Rebîa'nın kan davasıdır.

Ey İnsanlar! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü ebedi sûrette kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.

Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah' tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile şerefini korumaları ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnenmemeleridir. Eğer onlar, râzı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alırlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadıların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir. Ey mü'minler, size bir emânet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah'ın kitabı Kur'ân’dır.

Ey mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz. Müslüman Müslümanın kardeşidir ve bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helâl değildir. Ancak gönül hoşluğuyla verilen başka. Ashabım! Nefsinize de zûlmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey insanlar! Cenâb-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakâr için mahrumiyet cezâsı vardır. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenâb-ı Hak bu insanların ne tevbelerini ne de şehâdetlerini kabul eder."

Rasûlullah sözlerinin burasında dinleyenlere sordu: "Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?" Ashab-ı Kiram cevap verdi:

"Allah'ın risâletini tebliğ ettin; risâlet görevini yerine getirdin, bize vasiyyet ve nasihatte bulundun diye şehadet ederiz." Rasûlullah şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez "Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!" buyurarak Arafat'taki hutbesini bitirdi.

Hz. Peygamber güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda yukarıda zikredilen Mâide sûresinin 3. âyeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Rasûlüllah yavaş adımlarla Arafat'tan inerek Müzdelife'ye geldi. Burada bir ezan iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı. Ve istirahate çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kıldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife'den Cemretü'l Akabe mevkiine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina'ya geçen Rasûlullah burada da Veda Hutbesi'nin diğer bölümünü irâd etti. Allah'a hamdü senadan sonra devamla:

"Ey insanlar! Sizi Allah'ın kitabına bağlayan Peygamberinizin sözlerini iyi dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördüğünüz gibi ifa ediniz. Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem." Rasûlullah bundan sonra halkla sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini:

"Ey insanlar! Ayların yerini değiştirerek geri bırakmak inkârda aşırı gitmektir. Kâfirler böyle yapmakla doğru yoldan saptılar. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısını uygun yapmak için, bir yıl haram ayını helâl, diğer yıl onu haram sayarlar. Böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kabul ederler. Zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gün gibi aynı duruma döndü. Allah'ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunların dördü mukaddes (haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem, dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban'ın arasındaki Receb'tir.

- Ey mü'minler! Bu ay hangi aydır? Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.
- Zilhicce ayı değil midir? Evet Zilhiccedir.
- Bu içinde bulunduğumuz belde hangi beldedir? Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.
- Mekke Şehri değil midir? Evet Mekke'dir.
- Bugün hangi gündür? Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.
- Yevmü'nnahr (kurban kesme günü) değil midir?"  Evet yevmünahr'dır.

Bu diyalogdan sonra Rasûlullah sahabelere dönerek "Şu halde iyi bilin ki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes (haram) olduğu gibi birbirinize kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere almak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki, siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız.

Ey İnsanlar! Aklınızı başınıza alında benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalâlete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin. Ey insanlar! Bu nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız burada bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki, kendisine tebliği edilen kimse burada bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur" ardından Rasûlullah iki kez:

- Tebliğ ettim mi, buyurdu.
Sahabîler: - Evet ettin, deyince O; "Şahit ol ya Rab!" dedi ve tekrar hatırlattı: "Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin."

Rasulullah Mina'daki bu hutbesinden sonra kurban kesim yerine gelerek önceden hazırlanan 100 devenin 63’ünü bizzat kendi kurban etti diğerlerini de Hz. Ali kestikten sonra her deveden birer parça et alınarak pişirilip yenildi. Daha sonra tıraş olan Hz. Peygamber ihramdan çıktı ve Kâbe'yi tavaf etti. Öğle namazını da orada kıldıktan sonra Zemzem suyunun yanına gitti ve kendisine sunulan bir bardak suyu içtikten sonra tekrar Mina'ya döndü. Rasûlullah Mina'da geçirdiği teşrik günlerinde şeytan taşlama görevini yerine getirmiş, bu arada çevresinde bulunan insanlara hutbeler irâd buyurmuştu.

"Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbini överek tesbih et. O'ndan mağfiret dile. Çünkü o tevbeleri çok kabul edendir." (en-Nasr, 110/1-3) mealindeki Nasr sûresinin nâzil olduğunu duyan Müslümanlara, hem yeni nâzil olan bu sûreyi okumuş hem de kendilerine nasihat ettiği hutbelerinden birini irâd buyurmuştur. Bu hutbesinde de yine Müslümanların mal, can, namus emniyetinden bahseden Rasûlullah insan haklarının temelini oluşturan bu üç hakkı tekrar tekrar ümmetine hatırlatmıştı. Değişik yer ve zamanda irade edilen bu hutbeler, tek bir hutbe şeklinde bütünleştirilmiştir.

Hutbenin toplum hayatına getirdiği prensipler İncelendiği zaman Veda Hutbesinde Peygamber (s.a.v)'in başlıca şu noktalara değindiği görülür:

1.Her işte daima Allah'a hamd-ü sena etmek gerekir. 2. Nefis, insanı her zaman şerre yöneltmek ister. Bu sebeple nefislerin şerrinden de Allah'a sığınmak lâzımdır. 3. Can, mal ve ırz kutsaldır. Yaşama hakkı tabii bir haktır. Irz, şeref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet saldırıdan korunmuş haklardır. 4. Cahiliye gelenekleri kaldırılmıştır. İnsanlar alışa geldikleri kötü şeyleri körü körüne yapmaktan vazgeçmelidirler.  5. Faiz haramdır. 6. Kan davası gütmek haramdır. 7. Emânetler yerlerine verilmelidir. Emânete hıyanet edilmemelidir.  8. Küçük büyük önemli-önemsiz her işte şeytana uymaktan sakınılmalıdır. 9. Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hak, vazife ve sorumlulukları vardır. Kadınlara nezâketle davranılacaktır. 10. Hem kadın hem de erkekler zinâdan şiddetle kaçınacaklardır. 11. Köle ve hizmetçilere iyi davranılacaktır. 12. Bütün Müslümanlar kardeştir. Her türlü sınıf farkları ve ayrıcalıklar kaldırılmıştır. Üstünlük fazilet iledir. 13. Zûlümden sakınmak gerekir, halkın malı haksız yere yenemez, birine ait bir şey sahibinin izni olmadıkça başkası için helâl olmaz. 14. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan sakınacaklardır. 15. Allah'ın Kitabına ve Peygamber'in sünnetine uyanlar asla sapıklığa düşmezler. 16. İslâm sadeliğinden ayrılmamak, aşırılıklara sapmamak gerekir. 17. Hak Teâlâ'ya ibâdet olunacak; beş vakit namaz kılınacak, oruç ayında oruç tutulacak, Hz. Peygamber'in tavsiyelerine uyulacaktır. Bunları hakkıyla yerine getirenlerin mükâfatı cennettir.

İslâm Ansiklopedisi/Fedâkar Kızmaz

Hz. Peygamber’in önce Mekke’den Medine’ye, sonra da Medine’den Mekke’ye hicreti nasıl ki bize birlikten çokluğa, oradan da tekrar birliğe nasıl sefer edeceğimizin göstergesi ise, veda haccı da Hz. Peygamber’in önce nefsinden fâni, sonra da Allah’la bâki oluşunu, rûh mâkâmına ulaşmasını anlatır. Haccı bâtınî anlamda inceleresek:

Hac; Nefsin rûha olan seferidir. Hac, rûhun Allah’a doğru asla bitmeyen yolculuğuna işâret eder. Hac, Allah’tan geleni yine Allah’a döndürme çabasıdır, vuslattır. Haccın şartları şöyle sıralanabilir.
İhram, Mekke’ye giriş tavafı, Sa’y, Arafat’ta duruş, Müzdelife’de gecelemek, Mina’da şeytan taşlamak ve kurban kesmek, İhramdan çıkış, Hareme gelmek, Veda tavafı, Zemzem suyu içmek, İbrâhim mâkâmında iki rekât namaz kılmak.

Mekke;  Beden şehri. Mescid-i Haram: Kâbe/Kalp’tir.

İhram; Aslında helâl olan şeyleri, belirli bir süre kendisine yasaklamak anlamını taşır.

Mekke’ye giriş tavafı; Tavaf bir şeyin etrafında dönmek anlamındadır. Allah kendini insana 7 vasfı ile tanıtır. Bunlar zâtını tamamlayan 7 sıfattır. Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Duyma, Görme, Konuşma. Tavafta öncelikle bize ait sandığımız bu sıfatların bize ait olmadığını idrak etmeye çalışırız.

Sa’y; Safâ ve Merve tepeleri arasında 7 kere koşmadır. Kalbin günah ve sevap, iyi ve kötü, rûh ve nefs arasında koşmasını sembolize eder. Koşma Safâ tepesinden başlar, Merve tepesinde sona erer.

Arafat’ta duruş; Arafat bir mârifet yeridir. Kişinin kendini tanıdığı ve bildiği, kendi hakikatinin sırrına erdiği irfan makamıdır. Burada vakfe(duruş) yapılarak nereden geldiğinin, nerede durduğunun ve nereye gideceğinin muhakemesi yapılır. Arafat Âdem ile Havva’nın buluştukları yani Rûh ile nefsin birleştiği Ârif’lik makamdır. Gerçek hac Arafat’tır.

Müzdelife’de gecelemek; Makamın yükselmesidir. İçte nefs, dışta şeytan olan bu iki azılı düşmana karşı güç toplamadır.

Mina’da kurban kesmek; Hakikat yolcusu burada şeytan ile karşı karşıyadır. Müzdelife’de hazırladığı küçük taşlarla üç noktada (cemreler) 7’şerden 21 taş atarak (ef’al, sıfat ve zât) onu kovar. Böylece varlığından kurtulup fâni olarak Kâmil’liğe adım atar.

İhramdan çıkma; İhramlı iken yasak olan şeyler, artık ona helâldir. Hırs bıyıkları kısaltılır, öfke ve kin tırnakları kesilir, saçlar kısaltılır ki ihlâsı koruyabilsin, halka karşı kendini kusurlu göstersin.

Veda tavafı; Bu tavaf beyazın siyah içinde damla damla eriyişinin, nefsin rûha dönüşünün kimyasıdır. Her dönüşte ‘’araz’’ lar silinmekte hüviyet ortaya çıkmaktadır. Her dönüşte Allah’ın emânet olarak verdiği Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Duyma, Görme, Konuşma gibi sıfatlar sahibine geri verilerek O’nun zâti Ahâdiyet’inde fenâ bulmaktır. Hâl yolu ile yüce Allah’a doğru Hidâyet bulmaya işarettir. Bu Hidâyet; yüce Allah’ın sırrını hak edene emânet etmesinden ibârettir.

Zemzem içmek;  Tavafı başarmış kula verilen mârifet ilmidir. Bunu başarabilen makam ehlidir ve gerçeğin sükût olduğunu öğrenmiştir.

İbrahim makamında 2 rekât namaz; O artık kesret de vahdeti, vahdet de kesreti  zevk eden bir ‘’tevhid eri’’ dir ve Tevhidin babası olan İbrâhim makamında 2 rekât şükür namazı kılmayı hak etmiştir.

Hutbe: Fark, İrşad, davet ve bekâ makamına işarettir(Cem’den sonra fark).


Zılhıcce: Haram yani savaşmanın yasak olduğu ay. Hac ayı, yolculuk anlamındadır. Hicri ayların  sonuncusu. 2. Bayram, nefsin özgürleşmesi.  

10 Şubat 2019 Pazar

ALTIN TUĞLA, GÜMÜŞ TUĞLA:

Hz. Peygamber (sav.); ''Ben ahlak binasının son tuğlasıyım'' demiştir.

Burada anlatılmak istenen ''Peygamberliğin'' sona ermiş olmasıdır.

İbnü’l Arabî Hz. yakaza halindeyken; Kâbe'nin duvarının iki tuğlasının eksik olduğunu ve kendisi bu iki tuğlanın yerine yerleşerek, Kâbe duvarının tamamlandığını görür. Bu olayı Füsus'ul Hikem'in Hz. Şit fassında; ''son iki tuğlasıyım'' diye açıklar.

Altın tuğla, Gümüş tuğla. Bu iki tuğla tek tuğlayı temsil etmektedir.

Altın tuğla;     Hâtemü'l-Evliyâ (son Velî),
Gümüş tuğla; Hatemü'l-Enbiya (Hz. Peygamber'in şeriatına bağlılık).

Hz. Peygamber ile beraber ''şeriat ve Peygamberlik'' bitmiş, ''velâyet'' Veli makamı ise Kıyâmet'e kadar, hatta daha sonra da devam edecektir. Bunun bir göstergesi olarak Allah'ın isimleri içerisinde el-Velî ismi olmasına rağmen Nebî ismi yoktur. Çünkü Veli’lik asla bitmez. Her Peygamber; önce Velî, sonra Nebî, sonra Peygamber'dir. Ancak her Veli, Nebî ve Peygamber olmayabilir. 

Hikmeti, Resul ve Nebi'lerden görebilenler, sadece Nübüvvet hatemi olan Hz. Muhammed'in (sav.) nûruyla görürler. (Kesbî/Vâsıtalı ilim)

Velâlet ehlinden görebilenler ise ancak son Veli'nin,  Allah'ın elçisinin ışığından görürler. (vehbî/vâsıtasız ilim/ilm-i ledün) (Füsus-ul Hikem Syf. 25-27)

Bu aynı dünyanın hem güneş, hem de ay vâsıtasıyla aydınlatılması gibidir.

Allah Akl-ı Külli (İlk Akıl/Hakîkat-ı Muhammedi) ''vâsıtasıyla'' yaratmasına rağmen, Allah'ın dünyadaki her mahlûka doğrudan bakan ''vâsıtasız'' bir ''vech-i has'' sının (yüzünün) olduğu bildirilmektedir. (Zaman ve Kozmoloji Syf. 190)

Son Velî öyle bir kaynaktan beslenir ki; Allah resûlüne vahiy getiren melek de aynı kaynaktan içer.

Hz. Âdem'in zamanından, Hz. Muhammed'e kadar tüm Nebî'ler ilmini, Hz. Muhammed'in nûrundan almıştır. Çünkü o henüz ''Âdem suyla toprak arasındayken'' Peygamber olduğundan, tekâmülünün tamamlanmasını beklemiştir. Aynı şekilde Velî’lerin sonuncusu da Velî iken, Âdem suyla toprak arasındaydı.

Hz. Muhammed (sav.); hem Velî, hem Nebî ve hem de Peygamber iken, son Evlîya (Veli) hikmeti kaynağından alan VÂRİS'tir. (Syf. 27)

Önde giden iz bırakır. Ayak izini ya da kademi takip edenler/vârisler, iz bırakanın yol açtığı, ama sırf önde olduğu için bilemediği bir bilgiyi bilebilir. Ama önde olan yine de herkesin önündedir. (Fütühat-ı Mekkiye 1 Syf. 477)

Kısaca; Altın tuğla Velî makamını, bâtınını/içini,
Gümüş tuğla da, Nebi makamını, zâhirini/dışını anlatır.

''Ahmed'' Altın tuğladır. Methedilen; bâtınî tecellî, ümmi, vahyin alıcısı.
''Muhammed'' ise Gümüş tuğladır. Hamd edilen, Kur'ân'ın mânâsının indiği Kadir gecesi. 

Kadir gecesi; Ramazan ayının son üçte birinde olduğu bildirilen bir gecedir. Ramazan ayını sabır, zorluk ve gece gibi düşünürsek, Kadir yani Allah'ın mânâsının tecellîsi olan ''Kur'ân'ın idrâki, ancak bu zorluğa katlananlara inmektedir.

Sahîh bir Hâdis'te de ''Cenâb-ı Hakk her gecenin son üçte birinde, dünya semasına inerek, bir şey isteyen yok mu?'' der. Sıkıntının son üçte birinde kul eğer ''hamd'' eden mü'minse Allah'la irtibat kurar ve kul ''an'' zuhûruna mazhar olur. İşte bu hâl ''Muhammedi'' zuhûrdur. İnsan beden, nefs ve rûhtan ibarettir. Ne zaman ki, bedeninin bir gölge ve rûhunun bineği,  nefsinin de tekâmül için bir fırsat ve Allah'ın bir hediyesi olduğunu idrak eder ve  ''nefsini rûha'' tabi kılarsa, o zaman da insanda rûhtan (üçte bir) başka bir şey kalmaz. O zaman duâyı eden de, duâya icâbet eden de kendi olur.(Kendinden kendine)

Ahmed ve Muhammed. Vahyi alan ve vahyi ileten. Veli ve Nebi. Altın ve Gümüş.

Ahmed ve Muhammed'de ''mim'' harfi ortaktır. Muhammed'deki ''mim'' harfi kalkarsa ''Ahmed'', Ahmed'deki ''mim'' kalkarsa ''ahad'' kalır. Mim vücûd dur. (Ey İnsan Syf. 12-13)

Neden Velîlik ''altın'', Nebîlik ''gümüştür’’ denilirse?
Bütün madenlerin aslı altındır. (Tıpkı bütün suların aslının yağmur suyu olması gibi) Altın saftır. Kirlenmez, bozulmaz, değer kaybetmez. Ancak ''yansıtıcı'' değildir.

Gümüş ise kalpler gibi  kararmasına ve sık sık temizlenmek istemesine rağmen ''yansıtıcı'' özelliğe sahiptir. Hz. Peygamber ise''platin''dir. Dâima parlak ve yansıtıcı. (Lütfi Filiz Hz.)

Simyacı'lar nasıl ki bakır ve gümüşü altına çevirmek için simya ilmini kullanırsa, bir diğer adı simyacı olan İnsan-Kâmil'ler de bizim değersiz varlığımızı değerli hale getirmek için çaba harcarlar. Aynı Kibrit-i Ahmer/Kırmızı Kibrit gibi. Onlar yanmaya, tutuşmaya elverişli olanların kalplerine ''aşk'' kıvılcımını sıçratmak için bekleyen ocak, tenûr ve fırınlardır.

Hz. İsa, Saff sûresi 6. âyette; Ahmed adında bir Peygamber'in geleceğini müjdeler.

Ayın ikiye bölünmesi, Şakk-ul Kamer mucizesi ''Devr-i Ahmed-i'' olarak bilinir. ''Kıyamet saati yaklaştı ve ay yarıldı'' (Kamer sûresi-1) Bu ayetle ilgili pek çok te'vil yapılmıştır;

Ay'ın yarılması ''kıyamet'' (dirilmek, ayağa kalkmak) ile ilişkilendirilirse; Ay kalptir. Kalbin nefse ve rûha bakan iki yüzü vardır. Bir yanı karanlık (nefs), bir yanı ise aydınlıktır(rûh). Kalbin rûhtan ışık alması, tıpkı ayın güneşten ışık alması gibidir. Kalp, rûhun nûrunun kendisine tesir etmesiyle döner ve güneşi de kendisinin battığı yerden doğar. 

Hz. Muhammed'in zuhûru ayın infilâk edip açılması, yarılmasıdır. Çünkü Hz. Muhammed kamer devrinde zuhûr etmiştir. 

Peygamber zâtıyla kendisine bağlananların maddesi (nefs) ile mânâsını (rûhu ve sırrı) ayırdı. Böylece rablık ve kulluk ayrıldı. İnsan bir yönü Rablık (Rubûbiyet, Hakk), bir yönü kulluk (Ubûdiyet, halk) özelliklerini taşıyan iki yönlü bir ''AYNA''dır. İnsan; kul olunca Hakk ile genişler, Rab olunca yaşayışı daralır. Çünkü bütün âlemin ondan bir şey istediğine tanık olur. Oysa bunu gerçekleştirmekten zâtıyla acizdir. O halde sen Rabbinin kulu ol, kulun Rabbi olma. Sonra bu ilgi nedeniyle ateşe ve erimeye mahkûm olursun. (Ey İnsan Syf. 14, Syf. 233)

Hz. Peygamber Miraç'a kadar ''AY'' olup ışığını zâttan alır iken, Miraç'tan sonra ''GÜNEŞ'' olmuştur. (Cemâlnur Sargut/Can’ı Can’dır Syf. 178)


5 Şubat 2019 Salı


Hazreti Peygamber(s.a.v.) âlemin görünen ve görünmeyen yetkinliklerinin (mükemmelliğin) kaynağıdır. Âlemde duyularla algılanan şeyler O’nun dış görünüşüne dayanır. Âlemde akılla bilinen şeyler O’nun ahlâkıdır ki, bâtınına dayanır.

HZ. MUHAMMED’in Duyularla Algılanan Dış yaratılışı ve Bedeni  (ŞEMÂİLİ)

 Bil ki, Hz. Peygamber(s.a.v.) kemâl konusunda DENGE’de yaratılmıştır. Güzellikte ise kendisine üstünlük yoktur. Çünkü ilâhi emir O’nu mükemmellik için zuhur ettirmiş olup, eksiklik için ortaya çıkarmamıştır. Bu yüzden Hz. Peygamber ‘’Mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim’’ buyurmuşlardır. Varlık, Efendimiz’in gönderilmesinden önce eksikti. Bu yüzden O, zorunlu övülmüş ahlâk ve şer’î övülmüş ahlâk(Din) ile varlığı yetkinleştirendir(mükemmelleştiren).

 Efendimiz (s.a.v.) âlemin yetkinliği olduğu için O’ndaki her şey mükemmelliğin zirvesidir. Öyleyse O’nda hiçbir bakımdan eksiklik yoktur. Çünkü O mutlak Kemâl’dir. Hatta O’nun artıkları bile temizdir. O, Ahsen-i takvim üzere yaratılmıştır.

O, en mükemmel tertip ve en güzel sûret üzeredir. Zira Hz. Peygamber’in organlarının birbirine uyumu, mükemmellik, ten letâfeti, kibarlık, sevimlilik, güler yüzlülük, güzel seslilik, siyah saçlılık, kızıla çalan beyaz tenlilik, hoş kokulu olma, açık ifâdelilik, hoş konuşma, diğer tutum ve davranışlarında güzel muamele sahibi olma, orta boyluluk, güçlü yaratılışlık, karın ve göğsü düz olma, geniş omuzluluk, seri yürüyüş, güzel karşılama ve bakışını indirme ile sûret güzelliği ve dengeli yaratılışın zirvesi olarak zuhûr etmiştir. Bundan dolayı da gerek yaratılış ve gerekse ahlâk bakımından kendisine nispet olunan her şeyde mükemmeldir.

Hind b. Ebî Hâle (Hasan b.Ali(r.a.)’ın dayısı) Efendimizi şöyle anlatmıştır:

Efendimiz(s.a.v.) muhteşemdi. Yüzünde dolunay gecesinin ayının parıltısı parıldardı. Orta boyludan uzun, ince uzun boyludan kısaydı. Büyük başlı idi. Uzun saçlıydı. Eğer kendiliğinden ikiye ayrılıyorsa onları ayırırdı, ayrılmıyorlarsa ayırmazdı. Saçlarını uzattığında saçları kulak memesini geçerdi. Rengi parlaktı. Alnı genişti. Kaşları gür ve birbirine yakındı. Kaşlarının arasında celâllendiğinde ortaya çıkan bir damar vardı. Burunlarının üst kısmı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübarek burnunun üstünde-onu yüksek gösteren- bir nur vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimizi kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saadetli ağızları geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeği arasında ince bir şerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı, saf mermerden tıraş edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığındaydı. Vücudunun bütün organları birbiriyle uyumlu olup, yakışıklı bir yapıya sahipti.

Ne şişman, ne de çok zayıftı. Karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücudunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeğinin arasını birleştiren kıllar, ince uzun bir şerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniş, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca(veya kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur(kemerli) idi; düztaban değildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yağ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp, önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla beraber, sükûnet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümü verirlerdi.

Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücutları ile birlikte dönerlerdi. Rast gele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkadan yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selâm verirdi.

Resûlullah efendimiz sürekli hüzünlüydü. Daima düşünceli olurdu. Hiç rahatı yoktu. Lüzumsuz konuşmazdı. Ağzını doldurarak konuşmaya başlar ve bitirirdi. Cevâmiü’l-kelîm(kısa-öz) ile konuşur ve açık seçik söylerdi. Sözlerinde beyhudelik ve anlamsızlık bulunmazdı. Geçinilir bir kimse olup kaba saba değildi. Küfrân-ı Nîmet etmezdi. Az bile olsa Allah’ın verdiği nimete tâzim(saygı) ederdi. Nîmete kusur bulmazdı. Şu kadarı var ki tadını beğenmezse onu methetmezdi. Hakk’ın emrettiği veya yasakladığı bir hususa karşı çıkıldığı vakit, öfkesinin önüne kimse duramazdı. Sonunda Allah O’na bu konuda yardım ederdi. Kendisi için kızmaz ve nefsine bu konuda yardımcı da olmazdı. İşaret ettiğinde avucunun tamamıyla işaret eder, şaşırdığında onları çevirir, konuştuğunda ise birleştirirdi. Ellerini sağ elinin avuç içi, sol elinin içinin üstüne gelecek şekilde birleştirirdi. Öfkelenince yüz çevirir ve dönerdi. Sevindiğinde gözlerini kısardı. Ekseri gülmesi tebessümdü. Tebessüm ettiğinde dişleri buluttan düşen gırcı tanesi gibi görünürdü.

Bu hadis üzerine düşünen bir kimse, bu yüce sûretin sûretlerin en kâmili, en güzeli ve en kıvamlısı olduğunu kesinlikle bilir. Biz müptedi(yeni) müridin, bu sûretin hayâlini kalbinde hazır etmesi için bunun tamamından sadece mükemmel sûret ve mûtedil(dengeli) yaradılışını nakletmekle yetineceğiz. Burada elde edemediği bilgi için mürîd bu sûretin hayalinden yardım ister.

Kul kalbinde bu sûreti düşündüğünde bu en yüce mutluluğu elde etmesi için sürekli bir mülâzaha (düşünce) olur. Bundan dolayı kendisi ile Hz. Peygamber(s.a.v.) arasında yardım yolu açılır. Öyle ki, nefsi, aklî ve diğer havâtırlardan(düşüncelerden) kurtulduğu, temizlendiği ve saflaştığında kul bu halden Hz. Peygamber’in sûretinin ruhlar âleminden ansızın gelmesi makamına yükselir.

Böylece Muhammed(s.a.v.) aslî sûreti üzere o kula görünür de kul bu sûrete yakarır.  Sûret kulla konuşur. Böylece kul sağlığında ashâbının kendisinden aldıkları gibi Resûlullah’ın  sûretinden ilim ve feyz alır. Durum bu şekilde olduğu vakit kul has TEVHİD ehlinden olur. Bu durum kul melekût-i a’lâda, ufuk-i mübînde ve sonra da ufuk-i a’lâda Hz. Peygamber’i müşâhede edene değin sürer.

Bu makamda Hz. Peygamber’i (s.a.v.) gören kişi ancak kendi nefsinin kâbiliyeti miktarınca O’nu görmüştür. Kendi aslî sureti üzere Hz. Peygamber’i görmemiştir. Çünkü kendisi dışında hiç kimse O’nu aslî sureti üzere görmeye güç yettiremez. İşte bu O’nun sıfatları ile vasıflanmanın sırrıdır ki sen bunu ‘’O’nu O’ndan başka kimse bilmez’’ sözünle tâbir edersin. O hâlde bunu iyi anla!

HZ. MUHAMMED’in AHLÂKI 

‘’ BEN MEKÂRİM-İ AHLÂK’I, YANİ GÜZEL AHLÂK’I TAMAMLAMAK ÜZERE GÖNDERİLDİM’’ Hâdisi gereği, Peygamberimiz ‘’ Ben ahlâk binasının son tuğlasıyım’’ buyurmuştur. Din güzel ahlâk demektir. İnsanlar tasavvufu, güzel ahlâka erişip dini tamamlamak üzere yaşarlar. Bu yüzden önümüzdeki örnek Hz. Muhammed’dir.
Her güzelliğin son noktası ona aittir. O’nun cesareti cesaretin son noktası, cömertliği, merhameti, vericiliği, ilmi, hilmi(yumuşaklık), sabrı, sükûnu, adâleti, zühtü, rızâsı, tevâzu, affı, iffeti, hayâsı(edep), âli cenaplığı, sadakati, vaadini yerine getirmesi, muhabbeti, meveddeti(muhabbet), vakarı, rahmeti, güzel edebi, muaşeret ve mahlûkata yol göstericiliği, herkesin hayrını istemesi ..… hepsi son noktadır. Kimse O’na benzeyemez, bu yüzden O ahlâkta en üstündür.

Peygamberin ahlâkı KÛR’AN’DIR. O HERŞEYİN BAŞI OLDUĞU GİBİ HERŞEYİN DE SONUDUR.

KULUN AHLÂKI DA, O’NUN  AHLÂKINA GÖRE KIYASLANARAK GÜZELLEŞİR. GÜZEL AHLÂK, İNSANA İZZET VE ŞEREF GETİREN AHLÂK DEMEKTİR. YARADILIŞTAN GAYE DE PEYGAMBERİN AHLÂKI OLAN GÜZEL  AHLÂKTIR. 

 Kaynak: Abdülkerîm Cîlî, Hakîkat-i Muhammediyye.

İbn’ül Arabî Hazretleri, AHLÂK konusunda şöyle der:

AHLÂK; herhangi bir ön düşünce ve tercih olmaksızın, insanların davranışlarını yerine getirmesini sağlayan nefsin durumudur(Meleke). Ahlâk bazı insanlarda doğal olarak yerleşiktir. Bazı insanlarda ise, eğitim ve çalışmayla bulunur. Cömertlik, yumuşaklık, iffet, adalet iyi huylara örnekken, cimrilik, korkaklık, adaletsiz davranma kötü huylara örnektir.

Şu var ki, yaratılışı bakımından iyi huylara sahip insanlar son derece azdır. Kötü huylara sahip olanlar ise, çoğunluğu oluşturur. Çünkü insanın doğasına hâkim olan şey, kötülüktür. İnsanlar çirkin huylara sahip bir doğada yaratılmış, (düşünme gücünü kullanmadıkları sürece) bayağı arzulara boyun eğmiştir. İşte DİN ve YASAKLARA, İYİ YÖNETİMLERE bu nedenle de ihtiyaç duyulmuştur. Yöneticiler, başkasının hakkına tecavüz eden kimseyi engeller, hırsızlık yapanı bu davranışından men eder, suçluyu suçundan dolayı cezalandırır, dengeli davransın diye haksızlık yapanı caydırır.

Ahlâk edinmenin bir gereklilik olmasının sebebi, NEFS’tir. Nefs üç türlüdür. Arzulayan nefs, öfkelenen nefs, düşünen nefs. Arzulayan nefs İNSAN ile birlikte tüm canlılarda bulunur. Yemeye, içmeye, karşı cinse bedensel arzulara yönelen ARZULAYAN NEFS’tir. Arzulayan nefs, insana hâkim olduğunda ve insan nefsine boyun eğdiğinde daha çok hayvana benzer. Utanma duygusu azalır, taşkınlığı artar, erdemlerden uzaklaşır. ÖFKELENEN NEFS ise arzu duyan nefsten çok daha güçlü olduğu için, İNSAN kendisine boyun eğdiğinde, daha da zararlı bir varlık olabilir. Saldırganlık, intikam duygusu, taşkınlık, sataşma, sövme, zarar verme, hatta öldürmeye teşebbüs fiilleri ortaya çıkabilir. Her iki nefsin de terbiye edilerek güzelleştirilmesi gerekir ki, insan nefse değil,  nefs insana boyun eğsin, ona tabî olsun. DÜŞÜNEN NEFS ise, İNSAN’ın bütün canlı türlerinden ayrışmasını ve farklılaşmasını sağlayan güçtür. Anlama, hatırlama ve ayırt etme bu güç sayesinde gerçekleşir. Ayrıca insanın üstünlüğü bu nefse bağlı olduğu gibi HİMMET’i de bu nefs sayesinde büyür.

İYİ HUYLAR: İffet, Kanaat ve tutumluluk, hoşgörü, ağırbaşlılık, sevgi ve dostluk, merhamet, vefakârlık, emanete riayet ve sır saklamak, alçakgönüllülük, güler yüzlülük, doğru söyleme, iyi niyet, cömertlik, cesaret, iyiliklerde rekabet, sabretme, Himmet büyüklüğü (maksada ulaşmada kararlılık, üstün mertebeleri istemek), adalet.

KÖTÜ HUYLAR: Fücur(arzularda aşırılık) ve günahkârlık, tamahkârlık, dağıtmak(saygınlığını kaybetmek), sefihlik(öfkelenmek, kavgaya tutuşmak), boş konuşmak, aşırı sevgi, katı kalplilik, ahde vefasızlık, hainlik, sırrı yayma, kibir, asık suratlılık, yalancılık, ikiyüzlülük, cimrilik, korkaklık, çekememezlik, Himmet küçüklüğü(acizlik, orta karar ve küçük işlere rıza göstermek), zulüm yapma.

İbn’ül Arabî Hz. Allah Kimleri Sever

Allah O’nun ahlâkıyla ahlaklanmayı, yolunda olmayı daim etsin inşallah. Âmin. 

16 Ocak 2019 Çarşamba



TERS/ZÂHİR ve BÂTIN:

Sûfiler ilâhi isimleri âlemin var oluşunun sebebi olarak görürler. Varlıkların vücudunun zuhûra gelişi ilâhi isimlerle olmaktadır. Âlemdeki bütün varlıklar Allah’ın isimlerinin mazhârıdır. Her birinde Allah’ın bir ya da birkaç isminin tecellîsi vardır. İsmin menşei sıfat, sıfatın menşei zâttır. Bu isimler bir yönüyle müsemmaya (isimlenene), diğer yönüyle de ‘’hakîkate’’ delâlet ederler. Dolayısıyla isimler, aslına bakılacak olursa birer nispet ve izafetten ibarettirler ve bir asla rücu ederler. İlâhi isimlerin âlemde bulunuşları, zâtları itibariyle değil, eser ve hükümleriyle, hakîkatleriyle değil, misilleriyledir. Binaenaleyh bizim bildiğimiz esma-i ilahiyye de aslında İSİMLERİN İSİMLERİDİR. (İsmâil Hakkı Bursevî Hz.)

ESMA;’ilâhi âlemdeki sıfatların değişmez, zuhûr âlemindeki nesnelerin değişebilir isimleridir’’  Esmaların cümlesinin özeti Allah (lafza-yı celâl) ismidir. Allah ismi tüm ESMA’ları toplayan MÜSEMMA’dır. Esmalar müsemmadan ayrı değildir. Esmaları tam olarak bilen MÜSEMMA’yı bulur. Allah’ta olan her şey KADİM’dir. Zuhûr âlemindeki isimler ise HADİS’tir. HADİS, KADİM’in TERS’idir. Bu durum şöyle açıklanabilir; birbirinden farklı eğri, büğrü, ince, kalın, kısa, uzun, çarpık aynaların karşısına geçen kişi farklı sûretlerde görülür. İşte aynalardaki görüntülere ESMA, aynada görüntü verene de MÜSEMMA diyebiliriz. İnsan da tüm ESMA’ların MÜSEMMA’sıdır. Ancak bizdeki arızî, Allah’taki aslîdir. Halk esma, Hakk ise Müsemma’dır. Kişinin ismi karakter yapısına veya Allah tarafından verilmiş olan ismine uygun olur ise bu kişilere ‘’İsmi ile müsemma’’ denir.

SIFAT ise; ’’bir şahıs veya nesnenin geçici hal ve niteliklerini gösteren kelime, vasıf, lakap, unvan, surattır.’’ Kısaca SIFAT elbisedir. Örn: Polis, asker, bahçıvan, çöpçü kıyafetleri ile tanınır. Allah’ın sıfatları sonsuzdur ve bu sonsuzluk devamlı sıfata bakanların O’nu tanımasını zorlaştırır.

İlâhi sıfatlar zâti ve subûti (meydana çıkan) sıfatlar olarak iki kısımdır. Zâti olanlar Allah’a aittir. Vücud, Bekâ, Vahdâniyet gibi… Subûti sıfatlar da aslî ve selbî sıfatlar olarak iki kısımdır. Selbî sıfatlar Hakk’ın ne olduğundan çok ne olmadığına işaret eden isimlerdir. Bunlar Hakk hakkında bize bir bilgi sunmazlar. O’nun mahlûklardan farklılığını ifâde etmek üzere de olumsuz bir şekilde zikredilirler. Subûtî sıfatlar sekiz tanedir. Hayat, ilim, irâde, kudret, duyma, görme, kelâm ve Tekvin’dir. Allah bu sıfatları kullarına da bahşetmiştir ancak O’ndakiler aslî, bizdekiler selbidir (hayal). Aslî sıfatlar adından da anlaşılacağı gibi esastır ve iyi sıfatlardır. Bunların kâinata yansımasıyla oluşan selbî sıfatlar ise, aslî olanların TERS’idir. Yani biri pozitif, biri negatiftir. Örn; Akl-ı Küll’ün yansıması Nefs-i Küll, sevabın yansıması günah, cennet’in yansıması cehennemdir. Bu nedenle Sıfat-ı aslîye esastır, zâtîdir, has boyadır ve değişmez. Böyle olduğu için de’’sıbgatullah’’ (Allah boyası) diye isimlendirilir. ‘’Allah boyası esastır ve ondan güzel boya kimde bulunabilir’’ (Bakara, 138)

‘’Allah’ın zâtını tefekkür etmeyiniz isim ve sıfatlarını tefekkür ediniz.’’ Allah zâtı itibariyle TEK, sıfat ve esmaları itibariyle ÇİFT’tir.  Bu nedenle ‘’Allah’ın Velilerini tanımak, Allah’ı tanımaktan daha zordur’’ denilir. Çünkü Allah’ın tek olan zâtına karşılık isim ve sıfatlar sonsuzdur. (Lütfi Filiz Hz.)

Aslında zâtın bizim nezdimizde ne bir ismi, ne bir sıfatı, ne de bir niteliği vardır. Çünkü zât cem ve vahdet mertebesidir. Mertebeleri cem eder ve onları ayrıştırır. Bu yüzden de zâtın, Allah’ın kendisiyle bize zâtı tanıttığı muayyen bir ad ve sıfatı yoktur. Çünkü isimler ve sıfatlar taayyün ve fark içindir. Zira her tecellinin bir sıfatı, her sıfatın da bir ismi olmalıdır. Sıfatların çok sayıda olmasından dolayı isimler de çok sayıdadır. (Abdülkerîm Cîlî Hz.)

Âlem sınırsız çeşitliliğiyle bir taraftan isimleri anlamamızı sağlarken, eş zamanlı olarak diğer taraftan yaratılmış şeylerdeki isimlere ait eserlerin, Allah’tan tamamıyla farklı olduklarını göstermektedir. ’Her şeyden iki çift yarattık’’ (Zâriyât, 49) ayeti, Allah’ın birliğinin her şeyden çift ve çoklu olmasını talep ettiğini anlatır. Başlangıcı olmayanın (kadîm’in) zıddı, sonradan var olan (hâdis) tir. Hâdis olanlar Allah’tan başka her şeydir. Çünkü âlem ve içerdiği her şey O’nun tekvini (yaradılış) emriyle varlığa gelmiştir.

Bu âyette Rabbin birliği (vahdâniyet) ve tekliğinin (ferdâniyet) isbâtı vardır. Allah sonradan var edilmiş ve meydana getirilmiş şeyleri yarattığı zaman onları çiftler halinde yaratır. Bu çiftler ya birbiriyle bağlantılıdır ya da birbirine karşıttır: Erkek ve kadın, gece ve gündüz, ışık ve karanlık, gök ve yer, kara ve deniz, güneş ve ay, cin ve insan, itaat ve isyankârlık, bahtiyarlık ve bedbahtlık, doğru yol ve sapıklık, yükselme ve alçalma, kudret ve acz, kuvvet ve zayıflık, ilim ve cehâlet, hayat ve ölüm gibi…. Allah, yaratılmışların sıfatları yaratıcının sıfatlarına benzer olmasın diye onları bu tarz üzere, yâni birbirleriyle eşleştirilmiş ya da birbirlerine karşıt olacak şekilde yarattı (Çünkü zıddı olmayan şey evrende görülemez).  Bu sûretle O’nun birliği ve tekliği yaratılmışlara âşikâr olmalıydı. 

Şöyle ki, O’nun yüceliğine alçaklık, kudretine acziyet, kuvvetine zayıflık, ilmine cehâlet, hayatına ölüm, bekâsına fenâ yoktur. Eşsiz olan Allah zâtında ve sıfatlarında bir, kendi kemâlinde yegânedir. ‘’O’nun benzeri hiçbir şey yoktur’’ (Şûrâ,11) Çünkü benzerlik türdeşlikten türer, fakat Allah’ın yardımcısı ve ortağı yoktur.  O eşsiz, denksiz ve ihtiyaçsızdır. Buna göre Allah’ın mutlak birliği ve ilâhi AZÎM ismi gereği EŞYA’nın kendine ait varlıkları olamaz.  EŞYA’nın bir tür varlığa sahip olması, Allah’ın lütuf ve kereminden kaynaklanmaktadır. O her şeyden önce tekti, her şeyi varlığa getirdikten sonra yine tektir. Onlar yok olup gittiklerinde de tek olacaktır.

Hayat, insanların kendi nefislerine şekil verdikleri bir işlemdir. Beden ölümle terk edildiğinde, nefs kendi sıfatına uygun hayali suretlerle bedenleşir. Nefsin tüm işleri, ahlâkı, hâlleri, makamları, ilmi ve gayeleri, uygun sûretlerde görülür. Berzahta tüm insanlar, dünyada yaptıkları işlerin ve kazandıkları şeylerin sûretinde kıyamet gününe kadar rehinedirler. O gün bulundukları sûretlerde diriltilirler ve âhiret (bir sonraki) hayatına geçerler. Şeyh, berzah ile ahiret arasında bazı pasajlarında açık bir ayırım yapar. Kıyamet yani berzah hayali varoluş, ahiret ise hissi varoluş yeridir.

Ahirette insanlar bu dünyadaki halleri ölçüsünde değerlenirler. İnsanların âhiretteki dış durumları, bu dünyadaki iç durumlarına, ahlaklarına bağlıdırBu dünyada salt kul olan kimse ahirette mutlak sultan olur. Çünkü bu dünyada Hakk’ın ve hakîkatin karşısında kendi nefsini silenden başka kimse, âhirette daha yüce olamaz. Aynı şekilde, bu dünyada yerlerde sürünse bile, nefsini yüceltmiş olan kimse âhirette aşağılanacak kimsedir. Berzahta ve büyük ölçüde kıyamet gününde herkesin ahlâkı olduğu gibi gösterilir ve ahlâkına uygun sûrette bedenlenir.

Makrokosmos (evren) gibi mikrokosmos (insan) da Allah’ın sûretidir. Allah bir yandan zâhir ismi gereği kendini zâhir ederken, öte yandan bâtın ismi gereği kendini gizler. Allah’ın sonsuzluğundan dolayı tecellîler tekrarlanmaz ve âlemdeki şeyler sürekli bir değişime maruz kalırlar. Tüm ilâhi sıfatlara denk düşmesi bakımından mikrokosmos makrokosmosa denk düşer. Ama mikrokosmosun birliği insanın dış suretinde göründüğünde, mikrokosmos (insan) makrokosmostan (evren) farklıdır.

Allah makrokosmosun sonsuz çeşitliliğinde zâhir ismi gereği kendini sergiler ve Allah’ın tecellileri, gerek zaman içinde gerekse mekânda asla tekrarlanmazken,  bâtın ismi gereği Hakk sabit ve değişmezdir. Allah’ın zâtı değişmez. İnsanlar ise dış suretlerinde nispeten sabit ve değişmezdirler ama düşünceleri ve uyanıklıkları düzeyinde anbean sonsuz bir değişme çeşitliliğine maruz kalırlar. Yani insan Dünya’da bâtın (iç) boyutunda değişime maruz kalırken, zâhir (dış) boyutunda sabittir. Çünkü insanın zâhir boyutuna hiçbir organ eklenemez, ama bâtın boyutunda da sabit kalamaz (kalp halden hale geçer). Hakk’ta ise;  zâhir değişime, bâtın sabitliğe sahiptir (Ayan-ı Sâbite). Sonuç olarak; Bâtın olan Hakk insanın zâhir boyutuyla, Zâhir olan Hakk insanın bâtın boyutuyla aynıdır.

İnsan bir AYNA gibidir. Aynaya bakarken sağ elini kaldırırsan, aynadaki sûretin sol elini kaldırır. Senin sağ elin aynadaki sûretin sol eli, senin sol elin de bu sûretin sağ eli olur. Ey yaratılmış, senin zâhir boyutun Hakk’ın bâtın isminin sûretidir ve senin bâtın boyutun O’nun zâhir isminin suretidir.

İnsanlar bu dünyada Hakk’ın aynadaki görüntüleridir ama bu sûretler ölümden sonra âhiret’te TERS döndürülecektir. Burada içeride olan orada dışarıda ve burada dışarıda olan orada içeride olacaktır. BERZAH İÇİN DIŞ, DIŞIN DA İÇ OLDUĞU ÂLEMDİR. Âhirette insanların zâhir boyutları Allah’ın zâhir boyutuna, bâtın boyutları Allah’ın bâtın boyutuna denk düşer. Bu nedenle her bir şeyin iç hakikati sabit dururken dış boyutu sürekli tekâmül ve değişime uğrar.
 
 Allah bu dünyadayken düşüncelerimize ve hayallerimize sûret verdiği gibi, ahiretteki düşüncelerimize ve hayallerimize de sûret verir. Bu dünyada O senin sûretine bürünürken, âhirette sen O’nun suretine bürünürsün. Çünkü Allah insanı tersine çevrilebilir bir yaratılışta yaratmıştır. O hâlde, âhiret insanın bâtın boyutunda gizlidir ve insanın bu dünyası da zâhir boyutunda gizlidir. 

Allah’ın ‘’ilk önce sizi yarattığımız gibi, yine O’na döndürüleceksiniz’’ (Araf, 29) demesinin nedeni budur. Ahiret bu dünya hayatının aksidir ve bu dünya âhiretin aksidir. Öyleyse, bu dünyadayken düşüncelerinin Şeriâtte övülen şeyler olması için çalışmalısın ki, âhirette sûretin güzel olsun.

Cennet de, cehennem de âhirete aittir. Bu âlemdeyken herkes bir şeyin olması için ’’Ol’’ der ve bu şey, zihinlerimizde ve hayallerimizde olur. Çünkü bu âlemde Ayan-ı Sâbite’ler kevnî (varlık) olarak zuhûra gelmeyebilir. Oysa cennete ulaşan insanlar, kendi isteklerine göre durumlarını belirlerler. Neyi hayal ederlerse o gerçek olur. Allah’ın kelimeleri onların kelimeleri olur. ‘’Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece ‘’OL!’’ demektir ve hemen oluverir’’ (Nahl, 40) (Çünkü âhirette sen Hakk’ın sûretine bürünürsün)

İnsanlar sadece kendi cennetlerini değil, cehennemlerini de kurarlar. Şeyh, cehennem ateşinin bile Allah’ın rahmetinden kaynaklandığını ve cehennemin amacının insanları temizlemek olduğunu ısrarla söyler. İnsanın temizlenmesi demek fıtratlarına (Tevhid’e) uymayan her şeyin yanıp gitmesi demektir. Eğer bir kimse cehenneme girmişse, bu sadece onun kötülüklerinin yok olması, geriye iyiliklerinin kalması içindir. Kötülükleri kaybolup iyilikleri kaldığında, ‘’Saadeti kötülükleri tarafından tüketilmiş saadet ehli’’ olarak adlandırılır’’  Doğruyu Allah bilir. (William Chittick/ Hayal Âlemleri)


17 Aralık 2018 Pazartesi


İLİM

‘’Alime’’ fiilinin mastarı olup sözlükte bilmek anlamına gelen ‘’bilgi’’ ve ‘’bilim’’ anlamında kullanılır. Bir şeyi gerçek yönüyle kavramak, gerçekle örtüşen kesin inanç, nesneyi olduğu gibi bilmek,  nesnedeki gizliliğin ortadan kalkması demektir. İslâm’da BİLGİ; ’’Ruhun, eşyanın ya da eşyaya dair bilginin hakikatine ermesi’’, tevil ve tefsir gibi Kur’an tarafından otorite olarak yapılandırılmış yorumlama metotlarının sonucunda ortaya çıkan anlam olarak tarif edilmiştir. Bilgi, eşyanın yaratılış düzeyindeki hakiki yerini bilmeye işaret eder. Bu da insanı vücut ve varoluş düzeninde Tanrı’nın hakiki yerini anlamaya götürür.(el-Attas)

 İlim kendi içinde kadîm ve hadîs  diye ikiye ayrılır. Kadîm; Allah’ın Zâtıyla kâim olup kulların bilgisiyle benzerlik taşımayandır. Hadîs ise; sonradan var olan ve yaratılan bilgidir. Allah ‘’her ilim sahibinin üzerinde bir bilgin vardır’’ (Yusuf-76) diyerek ilim yolunda mütevâzi ve ihtiyatlı olunması gerektiğini öğütler. ‘’Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu’’   (Zümer-9) diyerek de bilginin insanı yücelttiğine işaret eder. İlim kelimesi ilk asırlardan beri zâhiri değil, bâtıni yani kalbî bilgi olarak kabul edilir. Tüsterî Hz; ‘’İlim, Allah’ın kalbe yerleştirdiği bir nurdur’’ der. Ayrıca ilim, Peygamber’den aktarılan bilgi olarak da kullanılır. Buna göre de, İslâmî eğitimin temelini oluşturan bilginin tamamı Tanrı’dan gelir. İlim, insan ile hayvanı birbirinden ayıran en önemli temyizdir. Dünya malından kurtuluş da ilme bağlıdır. 

İlim, hadiseleri tahlil ve izah etmektir. Maddeyi anlayabilmek için manevî bilgiye ihtiyaç vardır. Parça ve bütün mahiyetçe aynıdır. İlim akılla değil, kalple idrak edilir. Gönül bilgisinin kitabı yoktur.  Yüksek bilgiler kitaplarda bulunmaz, insan onu ancak kalp hazinesinden ince bir tefekkürle çıkarır. Bunun mektebi yoktur. Hak tarafından ihsan olunur. Gerçek ilim insanı Hikmet’e ulaştırır. Hikmet kulun Hak’la söylemesi, Hak için iş görmesi ve Hakk’ı istemesidir. Hikmet, ilmin tamamıdır. İlim kalbi keşifle bulunan ilâhi hakikattir. Hz. Peygamber; ‘’Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır’’ buyurarak, ilim şehrine mürşitlik makamını temsil eden Ali kapısından girileceğini söyler. Hz. Ali de ‘’ilim bir noktadır, onu cahiller çoğaltmıştır’’ demiştir. Aynı zamanda da ‘’Ben B’nin altındaki noktayım’’ diyerek Kâmil insanı anlatan berzahın bir noktadan zuhur ettiğini, zira noktada hem her şeyin hem de hiçbir şeyin olmadığını anlatır. İlmin hakikati Kur’an’da, Kur’an’ın hakikati Fâtiha’da, Fâtiha’nın hakikati Besmele’de, Besmele’nin hakikatinin de B’nin altındaki noktadadır. Buradan anlaşılıyor ki ilim Kur’an’ın içinde gizlenmiştir ve nokta makamındaki Peygamber ve veliler onu yorumlayarak kapasitemiz ölçüsünde kalplerimize nakşeder ve bunu da insanı birliğe davet ederek yaparlar.

İlim nefsini bilmektir. Nefsini bilince de insan Allah’ını bilir. Koca Yunus’un dediği gibi; ‘’İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nasıl okumaktır’’ İlmin neticesi olan Mârifet ise, şükretmek, sabretmek ve razı olmaktır. Bu da amel kısmıdır. Dünyaya gelmekten maksat bu iki mânâyı, İLİM ve AMEL’i elde etmek ve her şeyin tasarrufunun Hakk’ta olduğunu idrak etmektir.

* İlim iki türdür. Birinci ilme yemeğe ihtiyacımız olduğu kadar muhtacız. Dolayısıyla itidalli olmak ve ihtiyaçtan öteye gitmemek gerekir. Bu şeriatın hükümlerinin ilmidir. İkinci ilim insanı durma noktasına getirmeyen sınırsız ilimdir. Allah’a ve kıyamet meydanlarına mahsustur. Bu meydan ve mertebeler, öldükten sonra âlemlerde insan oluşumunun hiç sonu olmayan yurtlarıdır. Bu dünyada delâlet ettikleri Hakk yolundaki makamlardır. Birinci ilim naklî, diğeri aklî ilimdir. Naklî ilim, edinimi tamamıyla başkalarından duyulan bilgiye dayanır. Aklî ilmin edinimi de insanın kendi içindeki keşfe dayanır. Naklî ilim lisan, dilbilgisi, kutsal metinler ve çevreden aldığımız tüm bilgi ve öğrenimi içerir. Aklî ilim ise matematik ve metafizik gibi alanları kapsar. Bunlar naklî ilim tabanlı olsalar da insanın içindeki hakikati keşfetmeden anlaşılamaz. Akıllı insan kendi özünü kemâle erdirecek ve kendi nereye giderse kendisiyle birlikte intikal edecek ilim dışında hiçbir ilmi aramaz. Bu da ilm-i ledün dan başka ilim değildir. Mesela tıp ilmine sadece hastalıklar dünyasında ihtiyaç vardır. Hiçbir hastalığın olmadığı bir âleme nakledildiğinde bu ilim ne işe yarar ki. Ruh, serbest olarak hareket eder ve yanına hiçbir şey almaz.

Allah kendini tüm yaratılışta açığa çıkarır ve bunu iki temel şekilde yapar. Birincisi, bilinmezliğini ortaya koyar ve böylece O’nu bilemeyeceğimizi biliriz(tenzih). İkincisi, kendini kutsal kitaplarla, evrenle ve insan ruhuyla açığa çıkarır(teşbih). Böylece insan O’nu sadece kendi anlayış kapasitesinin ölçüsünde bilebilir. Allah'ın bilinmezliğini idrak eden farkındalık şekline ‘’akıl’’, Allah’ın kendini açığa çıkarışını yakalayan anlayışa ‘’hayal’’ denir. Tamamıyla idrak edilen hayal de ‘’keşif’’tir. Keşif, talibin ilâhi hakikatin kendini açığa çıkardığı görüntüleri fark etmesini sağlar ve görüntüler bütünüyle evreni, tüm zaman ve mekânı ve tüm boyutlarıyla birlikte mânevi ve maddi dünyayı da kucaklar.

Akıl, kendi başına bırakılırsa Allah’ı dünyadan soyutlar ve kendini ondan mahrum bırakır. Hayal ise, bunun aksine, Allah’ı tüm yaratılmış âlemde algılayabilme kabiliyetine sahiptir. Akıl Allah’ı dünyada yok sayar(tenzih), ama hayal ve keşif onu görür(teşbih). Allah’ı anlamak, bu iki yol arasındaki dengenin korunması ile mümkündür. Akıl ve hayal/keşif, kalbin iki gözüdür. Eğer Allah’ı, dünyayı ve kendimizi bu iki gözle anlamayı başaramazsak, hiçbir şeyi hakikatiyle göremeyiz. Kalbin çarpışı bir gözden diğerine geçişi sembolize eder.* (William Chıttıck)

El-Attas’ın ifadesiyle; Bilgi sınırsızdır, çünkü bilginin objelerinin sınırı yoktur. Hakiki bilgiyi elde etmek için çabalamaya bir son olmadığı gibi, bulunduğunda da onu incelemenin bir sonu yoktur. O halde bir başlangıcı ve sonu olmayan zaman diliminde onu elde etmek imkansızdır. Allah’ı kimse Allah gibi bilemez. Allah’tan başkası gerçeğin doğasını yeterince kavrayamaz, çünkü gerçek sadece Allah’ın sonsuz hakikatinin açığa çıkmasıdır. İnsanoğlu ilâhi yardım olmadan hakkıyla bilemez.

Hz. Peygamber(s.a.v.) İLİM ile ilgili şöyle bir temsilde bulunur; ‘’Allah’ın benimle göndermiş olduğu HİDÂYET ve İLİM, yeryüzüne yağan yağmura benzer. Şöyle ki, yağmurun yağdığı yerin bir kısmı verimli bir topraktır, o suyu emer ve bitki, çimen bitirir. Bir kısmı ise üzerinde hiçbir şey bitmeyen çorak bir yerdir, suyu emmeyip üzerinde tutar. Fakat Allah orada biriken sudan insanları faydalandırır. O sudan içerler, hayvanlarını sular ve ziraatlarını yaparlar. Lakin yağmurun yağdığı bir kısım yer daha vardır ki, orada bir bitki bitmediği gibi su da tutmaz. İşte bu verdiğim misal, Allah’ın benimle gönderdiği HİDÂYET ve İLİM kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimseler ile, buna kulak vermeyen, benimle gönderileni kabul etmeyen kimselerin misalidir’’

Yine demiştir ki; ‘’Bizden bir şey gören, işiten, onu aynen gördüğü ve işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve korur.’’ Elden ele ve gönülden gönüle nakledilen ilim.

İlmi elde etmenin birinci gayesi onu arzulamak, yani ‘’talip’’ olmak, sonra bir ‘’yol’’ izlemek ve en sonunda Allah nasip ederse ‘’Vuslat’’a ermektir.  Kim bu ilmi elde etmek arzusuyla bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır. ‘’

De ki; Rabbim ilmimi arttır.’’ (Tâ-Hâ ûresi,114)  Amin. Sadakallâhül Azim.

4 Aralık 2018 Salı


KALP

Kalp kelimesi bir fiil olarak dalgalanmak(halden hale geçmek) ve değişmek anlamına gelmektedir. Çünkü kalp; nefis ve rûh arasında tutulu kalmıştır. Nefis bedensel arzulara gömülmüş, rûh ise kaynağı olan ilâhi nefese yönelmekte, dolayısıyla da ikisi arasında bir ileri, bir geri çekilmektedir. Rûh nûrani ve semâvi, nefis ise toprağa ait süfli ve karanlıktır. Böyle olunca kalp halden hale girer ve hayrete düşer. Rûhun sıfatı muvâfakat, nefsin sıfatı muhâlefettir.

Kalp rûhtan letâfet, topraktan da vakarı aldı. Her ikisi tarafından da yüceltildi ve sonra gaybın nazargâhı oldu. O ne sâdece rûh, ne de sâdece cismâni bir kalıptır. Bilakis onların her ikisidir (Berzah). Rûh bir iş görür, nefis başka bir iş. Kalp ise her ikisinin arasında bir dama taşının üzerinde gidip gelen bir mahkum gibidir. Rûhani tarafa meylederse rûhun işleri zuhûr eder, cismâni tarafa meylederse bedenin işleri ortaya çıkar.  Hz. Peygamber(s.a.v.)bu durumla ilgili olarak şöyle der; ‘’Kalbin misâli çöldeki bir tüy gibidir, rüzgarlar onun içini dışına çevirir’’  ‘’Âdem oğlunun kalbi Rahmân’ın iki parmağı arasındadır’’

Kalp Allah ile insan arasındaki samîmî irtibâtın yeridir. Allah kalbe nazar eder, kalp de Allah’a. ‘’Allah ne sizin bedenlerinize, ne de suretlerinize bakar, fakat O sizin kalplerinize bakar’’.  İnsanı insan yapan kalptir. Kalp Allah’ı sevmek için yaratılmıştır. Eğer Allah sevgisi diye bir şey olmasaydı, kalp diye bir şey olmazdı. Kalpler Allah’ın yeryüzündeki kaplarıdır. Bunun için kalbin arındırılması gerekir ve onu arındırmak da, Allah’tan başka her şeyden boşaltılmasıyla mümkündür.

Allah’ın her şeyi kalp uğruna yarattığı söylenebilir. O’nun gökleri ve yeri yaratmasındaki hikmet, bir kalp var etmek içindir. O, bu dünyayı bilsinler diye, cenneti de görsünler diye yarattı. Sonra cenneti dostlarla, dostları kalple, kalbi de kendisiyle süsleyip bezedi. ’’Ne gökler ne de yer beni kuşatır, fakat MÜMİN kulumun kalbine sığarım’’

Kur’ân, kalbi farkındalığın ve kendiliğin merkezi olarak gösterirken, aklın yerini de beyne değil kalbe yerleştirir. Kalp aklın ve tanımanın mahallidir, dolayısıyla insan mikro kozmosunda kral ve komutan rolünü oynar. ‘’Vücutta bir et parçası vardır ki, o sağlamsa bütün vücut sağlam olur, o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir.’’

 Sem’âni; bedenin içine üflenen RÛH ile, Allah’ın iki parmağı arasında halden hâle giren KALP arasındaki farkı şöyle anlatılır.  RÛH lütfun yakınlığı içinde sabit kalırken, KALP rahmet ve kahrın zıt kuvvetlerine tutulan tüm yaratılmış şeylerin değişim ve dönüşüm özelliklerine yenik düşer. Kalp, halden hale girmesinden dolayı kalp ismini almıştır. Kalbin sıfatı durup dinlenmemektir. Peki sürekli halden hale dönmesi nedendir? Çünkü kahrın hükmünün mührü onun üzerine vurulmuştur. Yabâni bir taya kızgın bir damga vurup da onun sakin durmasını beklemek imkansızdır.  Rûhlar sükûnet içindedir, fakat kalplerin sıfatı harekettir. Allah rûhlara zincir vurdu ki sabit dursunlar, kalpleri çözdü ki, hareket etsinler. Kasap koyunu yatırıp iki ön ayağıyla bir arka ayağını bağlar, bir ayağını serbest bırakır. ‘’Dördünü de bağlarsam zulüm olur’’ der. ‘’Gırtlağına bıçağı çekip de koyunu hareketten alıkoymak büyük günah olur çünkü, hareketsiz kalınca bıçağın acısını hisseder, azıcık hareket ettirince bir şey kaybetmezsin’’. Üç bacağı bağlamak kasabın azabı, bir ayağı serbest bırakmak ise lütfudur. Gazap içinde lütuf, lütuf içinde gazap. Ne önceki sonrakini, ne sonraki öncekini hükümsüz kılar.

Beden rûh ile bir araya gelince, bu ikisinin arasında saflığın merkezi denilen kalp ortaya çıktı. Başka hiçbir mahlûkun kalbi yoktur. Kalp, bir köpeğin önüne atsan dönüp de bakmayacağı, onu doyurmayacak bir et parçasından ibâret değildir. Bu et parçası, kavrayış ve zanların edeplenmesi için zâhiri bir hedeftir. ANCAK KALBİN MÂNÂSI BUNDAN BERİDİR.

İNSAN(Mikro kozmos) her şeyi kuşatan bir şehir ve bütün mânâların kabıdır. ÂLEM (Makro kozmos) da, insanda var olanın açılımından ibarettir. Mikro kozmos(İnsan), Makro kozmos(Âlem) ile aynıdır. 

İnsan kalbinin görünür âlemdeki karşılığı KÂBE’dir. KÂBE, 7. SEMÂ’DA YANİ MELÂKUT ÂLEMİNDEKİ BEYT-İ MA’MÛR’un (ARŞ’ın) İZDÜŞÜMÜDÜR. ARŞ; HAKK’IN AYNASI, TÜM HAKÎKATLERİ İÇİNE ALAN  İNSAN-I KÂMİL’İN KALBİDİR. O halde ARŞ’ın gölgesi KÂBE, KÂBE’nin insan vücudundaki karşılığı da KALP’tir.

Melekler ARŞ’ı, Hacılar KÂBE’yi tavaf eder. ‘’Rahman arşa istiva etti’’( Tâ-Hâ sûresi,5) Yani, Allah İnsan-ı Kâmil’in kalbini kuşattı, oraya yerleşti demektir.

İnsan ile âlem arasında sürekli bir etkileşim vardır. İnsan ve âlem benzerliğinin örnekleri saymakla bitmez; O bâzen aslan gibi cesur, bâzen tavşan gibi ürkek, bâzen bir köpek gibi cimri, bâzen bir kaplan gibi vahşi, bâzen bir güvercin gibi uysal, bâzen bir tilki gibi entrikacı, bâzen bir koyun gibi budala, bâzen bir ceylan gibi telaşlı, bâzen ayı gibi hantal, bâzen fil gibi heybetli, bâzen bir deve gibi önde giden, bâzen bir tavus kuşu gibi çalımlı, bâzen bir muhabbet kuşu gibi uğurlu, bâzen bir baykuş gibi uğursuz, bâzen bülbül gibi konuşkan, bâzen bir kurt gibi değişken, bâzen bir domuz gibi hırslı, bâzen bir devekuşu gibi azgın, bâzen bir arı gibi faydalı, bâzen bir fare gibi zararlı, bâzen de bir ankâ gibi mübârektir. (Wıllıam C. Chıttıck/ İlâhi Aşk)

‘’İnsanlara ufuklarda(afakta) ve kendi nefislerinde(enfüste) âyetlerimizi(işâretlerimizi)  göstereceğiz ki onun(Kur’an’ın) Hakk olduğu onlar için anlaşılsın’’ (Fussilet-53)

 ‘’Her maddi varlık bir maneviyatı işaret için vücut bulmuştur’’(Ken’an Rıfâî Hazretleri) Zâhir/zuhûr olmadan bâtın anlaşılamaz. Tüm kâinat/madde aslında bize bir mânâyı anlatır.

Yunus Emre demiştir ki; ’’Benim adım dertli dolap, suyum akar yalap yalap, Böyle eylemiş Çalap, derdim vardır inilerim.’’ Dönme dolap Mürşid’dir. Derinlerden aldığı ilim suyu ile bizlerin vücut toprağını sular. Dolabı döndüren merkep dünya ehlidir. Gözleri bağlıdır ve hiç durmadan dünya çarkını çevirir. ‘’Ahmaklar olmasa dünya harap olurmuş’’

Kâbe kalp’tir. Kabe’yi tavaf, kendindeki hakikatin/isminin ortaya çıkarılması ve duyularının onun etrafında dönmesidir. Bunun için Mikat’ta  niyet edilir, ihram giyilerek Allah’ın yasaklarına uyulur. Kıblenin Mescid-i Aksa'da  Mescid-i Haram’a dönmesi, müridin mürşid’den, Kalp makamına dönmesidir. Çokluktan birliğe, Halk’tan Hakk’a dönüş. Annenin çocuğunu sütten kesmesi gibi.

Hz. İSÂ; Veled-i Kalp’tir. Kalbin çocuğu, beklenen Mehdî’dir. Meryem susar, Îsâ konuşur. Nefs susar, Rûh konuşur. Nûh’un gemisi; babaların zürriyetinden(ilâhi âlemden) bir tufan ile atılan nesillerin, anaların rahimlerinden mecaz Nûh’un gemisi ile CÛDİ yani VÜ-CÛD dağına oturmasıdır.

Fırın, Tenûr İnsan-ı Kâmildir. Onlar yanmaya elverişli olanları yakar. Nûh tufanında sular TE-NÛR dan fışkırmıştır. İnanmayanlar ilim suyunda boğulmuştur.

Firavunun boğulması, Mûsâ’nın emmâre makamındaki nefsinin yok olmasıdır. Nitekim Firavûn son nefesinde Müslüman olmuştur.

Zûlkarney, iki boynuzlu demektir. Zûlkarney’in orduları sürekli doğu ve batıya seferler yapar. Zûlkarneyn kalptir. Kalbin nefs ve rûh arasında halden hale girişi anlatılır. Yecüc ve Mecüc, nefsin olumsuz sıfatlarıdır. Kalp ile bu sıfatlar arasına çekilen set de ilim ve iyi niyetlerdir.

Hıdırellez, Hızır ile İlyas’ın yeryüzünde buluşması demektir. Bir insanın vücut memleketinde Bast ve Kabz, Cemâl ve Celâl birleşirse kişi Kemâle erer, baharı yaşar. Bahar yenilenme, yeni tohumların ekilmesine elverişli hale gelmedir.

 ‘’O saat(kıyamet saati) yaklaştı ve Ay yarıldı’’ (Kamer-1). Kalp Ay’dır. Kalbin biri rûha, biri nefse bakan iki yüzü vardır. Kalp, rûhun nûrunun kendisine tesir etmesiyle döner ve güneşi de kendisinin battığı yerde zuhur eder. Yani, Hz. Muhammed’in zuhûruyla Kalp(Ay) infilak edip açılır.

Bukalemun Mürşid’dir;  Her inancın rengine boyanır. Hiç birini reddetmez. Dalgıç mürşid’dir. Bizim derin sularımızdan hakikat incisini çıkarır. Bahçıvan Mürşid’dir. Gönül bahçemizdeki zararlı otları temizler. Onun yerine faydalı ve gerekli tohumlar eker. Kuru dallarımızı budar. Bahçemizdeki acı zerdaliyi tatlı şeftali ile aşılar (Muhammedi aşı).

Yağmur suyu vasıtasız/ Ledün ilmidir. Semâdan gelir, tertemiz ve saftır. Bizim vücut toprağımıza girdikten sonra farklı tatlar alır. Yer suları ise Vâsıtalı ilimdir. Mürşid, kitap bu kategoriye girer. Şahin de avcı yani Mürşid’dir. İstidat sahiplerini avlar ve sahibinin, Allah’ın önüne koyar.

Kibrit-i Amber(kırmızı kibrit); Mürşid’dir. İksir gibi nazarıyla, insanı kötülükten iyiliğe, küfürden Îman’a çevirebilen ulu veli.  Simyacı da mürşid’dir. Bütün madenlerin aslı altındır. Ancak vücut çamuruna girince kirlenmiş ve lekelenmiştir. Simyacı, bakırı- gümüşü altına çevirir.

İpekböceği; insanı anlatır. 7 evreden geçer. Nefs mertebeleri gibi. Koza dünyadır. Kozasını delen özgürleşir, delemeyen sadece ipek yapar yani dünya için çalışmış olur. Özgürleşen kelebek olur. Erkek dişiyi döller ölür, dişi yumurtasını bırakır ölür. Dut yaprağı ile beslenir. Dut sadece ipek böceği için yaratılmıştır. Dut yemiş bülbül gibi denir. Bülbül dut yedimi susarmış. DUT, TEVHİD’dir. Tevhide eren, susar. Zemzem, alçak sesle konuşmaktır. Marifet ilmidir. Marifete eren de, susar.

Cemre; Kâbe de şeytan taşlanan mekânlardır. Ayrıca doğada da Şubat ayında birer hafta arayla havaya, suya ve toprağa cemreler düşer. Cemre ateştir. Soğukların gidip havaların ısınmasını/baharı  simgeler.

Zümrütü Anka, Kaf dağının etrafında döndüğüne inanılan efsanevi bir kuştur.  İnsan-ı Kâmil’in Hakikâti Muhammedî etrafında dönüşünü simgeler.

Cami toplanma yeridir, Minare mürşid’dir. Davet eder ve her nefis mertebesinden hitap eder.

Tuz Peygamber yatağı, Mûhammedî hakikattir. Tuz her şeyi temizler. Ölüsü tuzlaya düşen pak olur.
Aşk sarmaşık kökünden gelir. Sarmaşık hangi ağaca dolanırsa oranın özsuyu ile beslenir.

İsrâ, gece yolculuğudur. Karanlık, Tevhid’dir. Karanlıkta zıtlıklar kaybolur. Miraç gece yaşanmıştır.

Aşûre; birbirine zıt kırk çeşit malzemenin bir araya gelmesi ile oluşturulan bir tattır. Tevhidin ağız tadına yansımasını simgeler. Kerbelâ vakıası, Rûh ile Nefs mücadelesidir.

Gül ve bülbül. Maşuk ve aşık. Hz. Peygamber hem gül hem bülbüldür. Hem aşık, hem aşık olunandır. Aslında ‘’Biz sevdik aşık olduk, sevildik mâşuk olduk. Aşık da, maşuk de, Aşk da biziz.’’ Yunus Emre. Peygamber dışındaki AKIL, AKIL içindeki Peygamber’dir.

 Pandomim; MİM sanatıdır. Sözsüz anlatım. MİM Hz. Peygamber’i simgeler. İnsan mertebesi. Ebcedi de 40 dır. 40 sayısı tasavvufta tamlığı ifade eder.

Denizanaları, omurgasız ve beyinsiz canlılardır. Denizlerde sayılarının çoğalması beşer, mânâdan uzak insanların artması demektir.

Depremler, topraktaki cevherlerin açığa çıkması içindir. Bizim yaşadığımız depremler de vücut toprağımızdaki hakikat cevherini ortaya çıkarır. Yılan ve Akrep zehiri şifadır. Gübre böceği yılda elli ton gübreyi toprağa gömerek toprağı gübreler. Cahil insan pis kokan böcek gibidir, dokununca kokusu çıkar. Kâinatta yaratılmış hiçbir şey gereksiz ve boşuna değildir. Kur’an-ı Kerîm ayetleri sembollerle doludur. Pamuk Prenses ve yedi cüceler  ve benzeri masallar, Nasrettin Hoca hikâyeleri, saklambaç oyunları (sobe/buldum), sıcak ve soğuk ülkelere göç eden kuşlar, zeytinyağı, sirke, taş, yalancı bahar, erken öten horoz hep bize bir şeyler anlatır. 

Allah anlamayı ve uygulamayı hepimize nasip etsin inşallah. Amin.  Sadakallahül Azim.

5 Kasım 2018 Pazartesi


İLÂHÎ AŞK

Meşhur bir kudsî hadiste belirtildiği üzere; Allah bilinmeyi seven gizli bir hazîne idi (kenz-i mahfî), bilinmeyi sevdi ve bilinmek için âlemi yarattı. Allah’ı sevmek, O’nu bilmektir. İnsan bilmediğini nasıl sevebilir ki? ‘’O onları sever ve (bu yüzden) onlar da O’nu severler’’ (Mâide-54) Metafizik bakımından Allah bizi sevmiyorsa biz O’nu sevemeyiz. Aşk, ilâhî taraftan başlamaktadır. Sevgi her insanın kalbinde mevcuttur. Fakat bazı durumlarda gizli ve saklı kalmıştır, ya da kişinin kalbi katılaştığı için bunu bilmemektedir. İSLÂM; tam bir insanlık durumuna erişmek için ön koşul olan İLÂHİ AŞK’a TESLİM olmanın Kur’ânî ifâdesidir. Dini bağlılık veya eksiklik, aşkın çağrısı için bir anlam ifade etmez. Öyleyse bu Allah tarafından gönderilen bütün dinlere tatbik edilebilir.

Varlık dairesi: Allah ile başlamak, yaradılış ve tezahür alanına inmek, tekrar yükselmek olarak kabul edilir. Âlem AŞK’ın meyvesi, insanın Allah’a dönmesi ise bu aşkın nihâî amacı olarak görülür. Şeyler gelir ve gider, yaratılır ve geri döner, iner ve yine yükselir. İşte bunların hepsi AŞK ile gerçekleşir. Allah bizden lütuf ve keremiyle tabiatlarımıza uyumlu bir şekilde kendisine geri dönmemizi murad eder. Bu yüzden resulleri iyi haberlerle ve uyarılarla göndermektedir. İYİ HABER; eğer Allah’ın hidayetini takip edersek, kendimizi O’nun rahmetiyle âhenkli bir duruma getireceğimizdir. KÖTÜ HABER;  O’nun hidayetini takip etmezsek, rahmetin gerektirdiği şeyden uzaklaşacağımız yani gazaba mâruz kalacağımızdır. Tevhide özgü bakış açısından her şey tam ve olması gerektiği üzeredir, bu yüzden iyi ve kötü bu resme girmez. Yegâne hakikatten başka hakikat yoktur ve bütün eşya olması gerektiği üzere varlığa gelmektedir. Allah’tan gelen haberleri alanların (risâlete muhatap olanların) görüş açısından ise bazı şeyler iyi ve kötü, bazıları ise daha iyi ve daha kötüdür.

 Kelime-i Şehâdet iki kısımdan oluşur; Birinci kısım: Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ‘’lâ ilâhe illâllah’’, ikinci kısım: Muhammed Allah’ın resulüdür ‘’Muhammedün resûlullâh’’ dır. Yaratılışa ilişkin TEKVİNÎ ve dine ilişkin TEKLİFÎ emirler ŞEHÂDET’in iki kısmının açık sonuçlarıdır. İlkinde Allah dilediği gibi yapar, çünkü O’ndan başka ilâh yoktur. İkincisinde ise Allah insanların hangi ölçüde özgürlüğe sahip olduklarını bildirmek için peygamberler göndermiştir. İnsanlar alternatifler hakkında seçim yapabilirler, fakat bu seçimlerinin onlara geri dönüşü olacaktır. Hayatlarını yaşama biçimleri yalnızca bu dünyada değil, gelecekte de kaderlerini şekillendirecektir. Her şey TEKVİNÎ emrin meyvesidir(Rahmani rahmet). Buna karşılık Rahîmî rahmet ise bazı yaratılmışları kucaklamaktadır ve yalnızca dini TEKLİFÎ emri gözetmenin sonucu olarak bu rahmete ulaşılabilir. Bu da Hz. Muhammed’in ayak izlerini takip etmekle mümkündür. Biz bu dünyaya onun ayak izlerini takip ederek geldik ve yine onun ayak izlerini takip ederek döneceğiz. Dönüş noktası, başlangıç noktasıyla aynıdır. Nebevi rehberlik, KURTULUŞ’a götüren en emin yoldur.

A’râf sûresi 172’de Allah; ‘’Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’’ dediğinde bütün ruhlar  ‘’Evet Rabbimizsin’’ dediler. Burada soruyu soran da O’ydu, cevabı telkin eden de O’ydu. Ahid iki taraf arasında bir kere yapılınca şartlara vefâ gösterilmesi gerekir. Elest ahdi, Rab ile O’nun kulu arasında yapılmıştır. Rabbin vazifesi beslemek, yaşamasını sağlamak, destek olmak ve doğruyu göstermektir. Kulun görevi ise itâattir. Ahde vefa göstermek iki tarafı da ilgilendiren bir erdemdir. Allah, bir Rab olarak hareket etmeyi sürdürdükçe ve insan kulluk(ubûdiyet) görevlerini yerine getirdikçe ahde vefâ gösterir (Ubûdiyet kelimesi ibâdet ile aynı kökten gelmektedir). Vefânın zıddı ise cefâ’dır. Her ne kadar insanlar Allah’a kulluk etmeli iseler de kulluk meleklerin iş tanımıdır.  İnsanlar AŞK için yaratılmışlardır. Yalnızca insan cemâl ile celâl, kahır ve lütuf isimlerinin tezahürü olarak Allah’ın sûretinde yaratılmıştır. Yalnızca insan AŞK için hazırlıklı kılınmıştır. Çünkü AŞK ayrılık ile kavuşmayı, acı ile neşeyi, dert ile zaferi gerektirmektedir.

Ahzâb sûresi 72’de Allah; ‘’Biz emâneti göklere, yer ve dağlara arz ettik; onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zâlim ve çok cahildir’’ der. Söz konusu EMÂNET’in sevgi olduğuna inanılır.’’ Dağların bu emânetin yükünü taşıyacak takati yoktu, yeryüzünün, arşın ve kürsünün de. Bir melek görürsün ki, kanatlarının birini açsa bütün ufku kaplar ama bu mânâyı taşıyabilmekten acizdir. Sonra kemiklerinin üzerine deri gerilmiş perişan bir Âdem oğlu görürsün. O, dostluk kadehinden belâ şarabını içiverir de kendisinde hiçbir değişiklik olmaz. Bu nedendir? Çünkü KALP sahibidir ve BEDENİN TAŞIYAMADIĞINI KALP TAŞIR. Zâhirde bunun misali vardır. Ağaçların kökleri ne kadar dayanıklı, dalları da ne kadar sık olursa meyveleri o kadar küçük ve hafif olur. Zayıf ve yumuşak ağaçların meyveleri ise büyük ve ağırdır. Karpuz ve kabak gibi. Burada ince bir nokta vardır. Bir bitkinin meyvesi büyük ve ağırsa, o meyveyi taşımaya takati yoksa, ona ‘’şu ağır yükü sırtından indir de toprağa bırak’’ denilir. Bu şekilde insanlar nerede zayıf ve âciz birisi varsa ilâhi izzetin lütfuyla korunup beslendiğini bilirler. ‘’Biz onları karada ve denizde taşıdık’’ âyetinin sırrı işte budur. Âyet ‘’o çok zâlim ve câhildir’’ beyânıyla sonlanmaktadır. Âdem Firdevs cennetinin bahçelerinde dilediğince dolaşıyordu. Âniden hiç beklenmedik bir şekilde aşkın ricacısı ve muhabbetin vekili kalbinin kapısını şiddetle vurmaya başladı. Rıdvan geldi ve şöyle dedi: ‘’Ey Âdem, çık cennetten, burası huzur yurdudur ve âşıkların semtinde huzura yer yoktur.’’ Âdem zahmet ve ızdırap olmaksızın ÂŞIK olunamayacağını biliyordu. Onların korkaklığı, Âdem’in cesaretini ortaya çıkardı. Eğer âlemde ürkek ve korkak olmasa cesurların cesareti kendini nasıl gösterebilir. Âdem emâneti yüklenince işin temeli sapasağlam kurulmuş oldu. Çünkü bir yüklenme varsa temel sapasağlam olur. İşte İNSAN’da emâneti yüklendiği gün aşkın temelini sapasağlam bir şekilde atmış oldu. Bundan sonra kendisinden yüz binlerce ihânet, günah, isyân, suç ortaya çıksa da artık o temele hiç zarar gelmez.

Hicr sûresi 26’da Yüce Allah; ‘’And olsun ki biz insanı kuru bir çamurdan yarattık’’  buyurdu. ‘’O insanı çömlek gibi kuru bir çamurdan yarattı’’  (Rahman-14) ‘’Biz insanı çamurun özünden yarattık’’ (Mü’minûn-12) O her yandan toplanmış olan toprağın üst tabakasından(edim) yaratıldığı için ona Âdem dendi. Yani o, hem tatlı hem tuzlu, hem yumuşak hem sert her bir yandan alınmış özden yaratıldı. Lânetlenmiş İblis şöyle dedi; ‘’Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten, onu çamurdan yarattın’’(Sâd-76) Nûra(ateş) ‘’zulmet(toprak) önünde secde et’’ denilmesini hikmeti neydi? Topraktan yaratılmış olan Âdem, ateşten yaratılmış olan İblis’ten üstündür, çünkü toprak ateşten daha iyidir. Ateş kusuru gösterir, toprak örter. Bir şeyi ateşe tutunca, ateş o şeyin bütün kusurlarını ortaya çıkarır. Gümüşü sahtesinden, altını saf olandan ayırır. Toprak ise bütün kusurları örter, ona verdiğin her şeyi gizler ve kusurları ortaya çıkarmaz. Ateş kopma ve ayrılma sebebidir. Toprak ise birleşme. İblis ateştendi ve bundan ötürü kopup ayrıldı, Âdem topraktandı ve bundan ötürü birleşti. Ateşin tabiatı kibirli olmak, toprağın tabiatı ise tevâzudur. Toprağa bir tohum tanesi atınca toprak onu kat kat fazlasıyla geri verir. Ateşe neyi versen onu bütünüyle yakıp kül eder. Ateş sönünce geriye hiçbir işe yaramayan külden başka bir şey kalmaz. Ama kurutulmuş çamur kırılacak olsa birkaç damla suyla düzeltilebilir. Düşman olan İblis’in durumu böyleydi. Onu aydınlatan itaat kandili sönünce artık işe yaramaz ve tâmir edilemez oldu. Halbuki Âdem sürçüp sendeleyince, Allah onu inâyet suyuyla onarıverdi.

Toprağın kendi içinde ateşe ihtiyâcı yoktur. Fakat ateş için ağaç gerekir, ağaç da toprağın neticesidir. Ateş sırrı yayar, toprak gizler. Ateş iki şeyle söndürülüp yok edilir. Toprak ve su.  Âdem de su ve topraktan var edildi. ‘’Rahmetim gazabımı geçti’’ Âdem’e olan rahmetim, İblis’e olan gazabımı geçmiştir. Sonradan yaratılmış olan(hadis), kadîm olana asla ulaşamaz. Gazap rahmete ulaşamaz.

Ateşe mühür vurulamaz. Toprak mührü kabul eder. Birisine değerli bir emânet bırakıldığında onu mühürlemek âdettir. Bırakılan emânete mühür vurulur, geri alma zamanı gelince o mühür kontrol edilir. Eğer mühür bozulmadan duruyorsa o kişi övülür. ‘’Ben sizin Rabbiniz değil miyim’’ ahdi emânet, ‘’Evet Rabbimizsin’’ sözü mühürdü.

Allah’ın Âdem’e ihsan ettiği ilk nimet, kendisi talep etmeden ve buna hiç lâyık değilken, onu cennete yerleştirmesiydi. O’nun ilk sürçmeyi affetmesi, bütün günahları affedeceğinin delilidir. Âdem, Allah’ın bütün isimlerini ve sıfatlarını açığa çıkarmak zorundaydı. ‘’Şu ağaca yaklaşma’’ (Â’râf-19) Yasak baştan çıkarıcıdır. Bu nedenle emre itaatsizlik etti, cenneti terk etti. Gazap ve kahır ile yüzleşti.

Ey civanmert! Sarısabır(ûd) ağacının bir sırrı vardır. Onu bin yıl da koklasan koku vermez. O, sırrını Âşikâr etmek için ateş ister. Yüzü siyah, rengi karadır. Tadı acı, cinsi ahşaptır. Gönlündeki sırları ortaya koymak için kor ateşe ihtiyaç duyar. ‘’O gerçekten çok zâlim ve câhildi’’ Ateşe atılması gereken bir tütsü idi. O tütsüden hafif bir esinti zuhur etti. Neydi bu? ‘’O onları sever, onlar da O’nu severler’’

‘’O çok zâlim ve çok câhildir’’ sözü  bir kınama değil ÖVGÜ’dür. Çünkü Âdem bu yükü takatiyle değil himmetiyle yüklendi. Allah Âdem’i ‘’çok zâlim ve çok câhil’’ olarak nitelemesine rağmen EMÂNET’i teklif etti. Eğer kusur ederse ‘’kendime zûlmettim’’(Neml-44) diyecek, Aziz olan Allah da ‘’doğrusu insan çok zâlim ve nankördür’’ (İbrâhim-34) derken, kendisi için de ‘’gerçekten ben çok bağışlayıcıyım’’ (Tâhâ-82) diyecektir.

Allah, Âdem ve Havva’ya ağaca yaklaşmamalarını emrettiğinde bu açıkça TEKVİNÎ değil, TEKLİFÎ bir emirdi. Çünkü TEKVİNÎ bir emir olsaydı onlar ağaca yaklaşmazlardı. Ancak, acziyetlerini ve zayıflıklarını bilip de günahtan korunmanın kulun çabasından değil, ilâhi yardımdan geldiğini görsünler istedi. ‘’De ki: Herkes kendi yapısına göre davranır’’(isrâ-84)  Bütün Kur’an’da bundan daha ümit verici bir âyet yoktur. Kul günaha rücu eder, Rab affetmeye. Günah kulun, muhabbet Allah’ın sıfatıdır. Bütün âlem O’na ibadetten yüz çevirse O’ndan hiçbir şey eksilmez ve bütün âlem ibâdet için yüzünü O’na dönse hiçbir şeyi arttırmaz. ‘’Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar’’(Zümer-53) Allah, insanın bütün yanılma ve sendelemelerine rağmen ‘’KUL’’ ismini onlardan almadı. ‘’Rahmetimden ümidinizi kesmeyin’’dedi. Allah kulunun bu dünyada örttüğü günahını, âhiret günü âşikâr etmez. Allah tövbe eden kullarını sever. Sevgisi ebedidir. Allah, kendisinden bir şey istemeyene gazaplanır. Rahman’dır, kullarının itâatini ne denli küçük olsa bile kabullenir. Rahîm’dir, onların itâatsizliğini ne denli büyük olsa bile affeder.

Cafer-i Sâdık’a sordular: Allah kullarını fiillerinden dolayı zorlar mı? Şöyle cevap verdi: O, kulunu önce zorlayıp, sonra cezalandırmayacak kadar âdildir. İnsanlar cennete iyi âmellerinden dolayı girmeyecekler, cehenneme de itaatsizliklerinden dolayı atılmayacaklardır. Allah dini TEKLİFÎ emri buyurur, fakat insanların bu emri kabul veya reddetmeye güçleri yoktur. Allah kâfirlere dini teklifi emirle, dostlara ise hükümle/tekvini emirle hitâp edecektir.

Sem’âni der ki: ‘’Beni kuyunun başına getirip ittin. Allah’a sığın diyorsun, sonra da itiyorsun’’. Bir kanadı, bir bacağı kopmuş, bir gözü eksik, diğer gözü de kör, sakat bir sivrisinek var. Onu ateş ve su deryasına atıyorlar, şöyle diyorlar: Dikkat et, kanatlarını yakma ve ıslanma! Padişah bana diyor ki, Şarap iç ama sarhoş olma. Ey Padişah! Şarabı içen nasıl sarhoş olmasın. Şeriat bir yöne çekerken, hakikat başka bir yöne çekebilir. Emirle(teklifi) farz kılınan zeval bulacaktır. Fakat Hakk ile farz kılınan(tekvini emir) yok olmayacaktır. Bu dünya ile beraber emrin hükmü de ortadan kalkacaktır.

‘’Onların yaptıkları işlerin önüne geçip hepsini un ufak ederiz’’(Furkân-23) Bu ne demektir? En sonunda bu kıymetsiz ibâdetler ve lâyık olmayan tâatlerden kurtulup kalbimizi bütünüyle O’nun ihsanına ve rahmetine bağlayacağız. O ise, bizim bütün kusurlu âmellerimizi tenezzül etmeyiş rüzgarına savurduktan sonra, lûtuf ve ihsanıyla muamele edecektir. ‘’De ki: O’na ister Îmân edin, ister Îmân etmeyin….’’ (İsrâ-107) O’nun bizim Îmânımıza ihtiyacı yoktur.

Yine Sem’âni; tevhidi gözeterek insanın Allah karşısında hiçbir şeye sahip olamayacağını, bu yüzden de iyi âmellerin ve çirkin fiillerin O’nun hükmü üzerinde herhangi bir etkisinin olamayacağını açıklar. O’nun hazinelere ya da başka bir şeye ihtiyacı yoktur. O’nun neyi varsa hepsi bizim içindir. O, yarın ihsân hazinelerini isyankârlara, rahmet hazinelerini günahkârlara, mağfiret hazînelerini de yardıma muhtaç olanlara verecek. Elimizden en sonunda ‘’O onları sever’’ hakikati tutacak. Müminler topraktan başlarını kaldıracak ve O şöyle nidâ edecek: Hoş geldiniz. Gelişiniz mübârek olsun. Allah nasip etsin. AMİN. Sadakallâhül azim. Kaynak: Wıllıam C. Chıttıck /İLÂHİ AŞK

İLÂVETEN;
Allah’tan başka her şey bâtıldır, yani gerçek, doğru ve uygun olmayandır. Âlem (Allah’tan başka her şey), mutlak anlamda bâtıl değildir. Bilakis Hak ile kıyaslandığında bâtıldır. Allah zamanın dışında daimi ve ebedi olarak konuşur(mütekellim). O’ndan başka konuşan yoktur. O’nun konuşması ‘’OL’’ emri ile çeşitli sûretler alır ve aynı zamanda kutsal kitap olarak görünür. Konuşma ve diğer sıfatlar bizim alanımıza girdiklerinde, bizler tarafından lekelenirler. O varlık verdikten sonra da varlık verdikten önceki hal üzeredir. Değişikliği söz konusu değildir. Yaratılmışlar kendi başlarına varlık sahibi olamazlar. Var olmaları TEKVİN’i emre bağlıdır. Âlemdeki her şey TEKVİN’i emir ile meydana gelir ve dini TEKLİF’i emir ile yok edilir veya yenilenir.

Bütün yaratılmış şeyler, varlık ve hiçlik arasında asılıdır. Allah’ı hesaba katmaksızın şeylere bakarsak, onlar en azından belli bir süre var gözükürler. İlâhi varlığın sonsuzluğuyla karşılaştırıldığında ise şeylerin herhangi bir varlığı yoktur.

‘’Her şeyden iki çift yarattık’’ (Zâriyat-49). Başlangıcı olmayanın yani KÂDİM’in zıddı, sonradan var olan HÂDİS’tir. Hâdis, Allah’tan başka her şeydir. Yaratılmış şeylerdeki isimler Allah’tan tamamiyle farklıdır. Erkek ve kadın, gece ve gündüz, gök ve yer, kara ve deniz, itâat ve isyankârlık, bahtiyarlık ve bedbahtlık, doğru yol ve sapkınlık, kudret ve acz, ilim ve cehâlet, hayat ve ölüm…….gibi. Allah yaratılmışların sıfatları yaratıcının sıfatlarına benzemesin diye onları bu tarz üzere, birbirine karşıt olacak şekilde yarattı. Şöyle ki; O’nun yüceliğine alçaklık, kudretine acziyet, kuvvetine zayıflık, ilmine cehâlet, hayatına ölüm, bekâsına fenâ yoktur. O hiçbir şey ile kıyas kabul etmez ve her şeyden müstakildir. ‘’O’nun eşi ve benzeri yoktur’’ (Şûrâ-11) O eşsiz, denksiz ve ihtiyaçsızdır.  O her şeyden önce TEK’ti. Her şeyi varlığa getirdikten sonra yine TEK’tir. O ezelde iş yapmıştır ve bugün sana ne yaptığını göstermektedir. O, ezelde söz söylemiştir ve bugün sana söylenmiş kelimeleri işittirmektedir.

Birçokları Hakk’tan başka hakikat, ilâhi hayattan başka hayat, ilâhi kudretten başka kudret, Allah’ın adâletinden başka adâlet olmadığını görememektedirler. Müslüman ilâhiyatçılar Tevhid anlayışı ile, Allah’ın gerçek varlık ve bizimse O’nun gölgeleri veya solgun yansımaları olduğumuzu kabul eder. Bir kere tevhid kabul edildiğinde, bütün nitelikler ve özelliklerin doğrudan veya dolaylı olarak BİR’e geri dönmesi gerekir. ‘’Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız’’ (Mü’mimûn-115) Öyleyse Allah âlemi niçin yarattı? Onların varlığındaki hikmet nedir? ‘’Ben gizli bir hazine idim ve tanınmayı sevdim’’ (Allah yalnızca kendini sever, O kendi Zâtına aşıktır)

İblis şöyle dedi: ‘’Bana Âdem’e secdeyi emretmiştin, ben secde etmedim. Ama Âdem’e de buğday yememeyi emretmiştin, o yedi. Bir ona, bir de bana’’. İkisinin başkaldırısının arasında fark vardı. ‘’Âdem’in ayağını kaydıran şehvet, İblis’i ise yoldan çıkaran kibirdi. Kibirli olmak, şehvetli olmaktan daha kötüdür. Şehvetten kaynaklanan bir günah affedilir,  kibirden kaynaklanan günahın içinde ise Îmân kaybolur. ‘’Kibriya benim libâsım, azamet de örtümdür. Bu ikisinde benimle boy ölçüşmeye kalkanı ezerim’’  Âdem affedildi, İblis ise  kıyamete kadar kovulanlardan oldu.

Rivâyet edilir ki; Âdem ile İblis yolda karşılaşır. Âdem: ’’Seni bedbaht/şaki diye çıkışır. Benim başıma neler getirdin, yoluma ne tozlar saçtın’’. İblis cevap verir :‘’Ey Âdem diyelim ki seni ben yoldan çıkardım. Peki söylesene, beni yoldan çıkaran kimdi?’’

Âdem cennetten çıkarılıp, yeryüzüne yolculuk etmesi söylenince; ‘’Rabbim yolcular azıksız olmazlar, bana yol için ne azık vereceksin’’ diye sordu. Şöyle cevap verildi: Ey Âdem! Hicret yurdunda azığın beni zikretmek olacak. Bundan sonra, dönüş gününde sana beni görmeyi vaad ediyorum. AMİN. Sadakallâhül Azim.