28 Haziran 2014 Cumartesi

FÂTİHA:

ÂLEM’DE NE VARSA KUR’ÂN’DA, KUR’ÂN’DA OLAN HER ŞEY FÂTİHA’DA TOPLANMIŞTIR. ÇÜNKÜ FÂTİHA SÛRESİ KUR’ÂN’IN ANASIDIR. FÂTİHA AÇILIŞ YAPAN, AÇAN ANLAMINDADIR. KUR’ÂN ONUNLA AÇILIR.

Fâtiha yedi ayettir. Yarısı Mekke’de, yarısı Medine’de nâzil olmuştur.

Fâtiha sûresi üç kısımdır. Birinci kısım ALLAH için, ikinci kısım KUL içindir. Ortası  ‘’yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz’’ ifadesi ise hem kul, hem de Allah içindir. (Allah burada nefsine nefsiyle hitap etmektedir)

BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM.

Fâtiha sûresinin ilk ayetidir. Kur’ân’daki her sûrenin başında yer alan Besmele’den farklı olarak bu sûrenin sırlarını içerir. Besmele, Hz. Peygamberin Allah’ın isim ve sıfatlarını ‘’B’’ olan vücudu ile taşımasını sembolize eder. ‘’B’’ vücud, altındaki nokta ise Allah’ın bölünemeyen ve parçalanamayan bütünlüğünü, hakîkatini temsil eder. BESMELE; Allah  ile kul, hak ile halk, Allah’ın kelâmı olan Kur’ân ile yaratılmışlar arasında berzah yani perdedir.
                
O perde olmasa âlem, zâtın zuhûrunun şiddetinden yanar, yok olur. Kısaca Besmele Hz. Muhammed’dir. Besmele, Allah’ın Hz. Peygambere ‘’KÜN’’ emridir. 

HAMD, ÂLEMLERİN RABBİ ALLAH’A MAHSUSTUR.

Hamd şükrün üstünde bir makamdır. Hamd acı, sıkıntı, belâ, ne olursa Allah’tan her gelenden memnun olma halidir. Hamd kelimesi Allah’tan Allah’a olduğu için, Allah’ın mânâsı ile Rab/öğretici sıfatı arasındadır. Çünkü HAMD bizim nefsimizle becerebileceğimiz bir hâl değildir. İnsanın acı ve sıkıntıyı gönlü ile hoş görmesi, hatta bunu sıkıntı ve acı olarak hissetmemesi, ancak Allah’ın o insanda ‘’TECELLÎ’’ etmesiyle mümkün olabilir.

HAMD;  DAHA ÖNCE VERİLEN BİR NİMET GİBİ, DAHA SONRA DA NİMET VERİLECEĞİNE OLAN KESİN İNANÇLA YAPILIR. ŞÜKÜR İSE VERİLMİŞ OLANA KARŞILIKTIR.

O, RAHMAN’DIR VE RAHİM’DİR.

Rahman ve Râhim, ‘’RAHMET’’ kelimesinden türemiştir. Rahman umumi, Râhim ise hûsusidir. Rahman, bütün yaratılmışlara rızık verendir. Râhim ise, Rahmet ve merhameti sınırsız olan, azarlamadan, intikam almadan koruyan, affedendir.

DİN GÜNÜNÜN SAHİBİDİR.

Allah hangi günün sahibidir? Kıyâmetin sahibidir. Kıyâm, ayağa kalktığımız AN’dır, huzura durduğumuz AN’dır. Kıyâm Allah’ın manasının bizde zuhûr ettiği AN’dır. ‘’Kendinden zannetme, onun sahibi benim’’ diyor Allah, bizi uyarıyor. ‘’sana el, ayak çapası verdim, vücudunda ziraat yaptın mı, mânâ zuhûr ettirdin mi, mânâ cevherini ortaya çıkardın mı? Ben o günün sahibiyim’’ diyor. Ama o hangi gündür. O gün insanın ‘’ben hiçmişim,  her şey O’ymuş’’ dediği gündür.

ANCAK SANA KULLUK EDERİZ VE YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ.

Namazda okunan Fâtiha’nın bu noktası size kendimizi hatırlatma noktasıdır. Dil; göze, kulağa, el ve ayağa, karın ve kalbe tercümandır. Burada Kâmil insanlar tir, tir titrermiş, kendilerini toplayıp ‘’ihdinassırâtelmüstâkim’’e geçebilirlerse kendilerini çok bahtiyar addederlermiş. Namazın bu devresinde huzurlu olan, bütün mevcûdiyetiyle Rabbine dönen, dilin dediği gibi bütün varlığıyla ona yönelen  mümin için namaz, miracdır. Aksi hâlde bütün azaların tercümanı olan dil hakikatten uzak kalır, iftirada bulunmuş olur.

BİZE DOĞRU YOLU GÖSTER.

İnsanın Sırât-ı Mustakîm/doğru yol üzere olması ancak mürşidinin, Peygamberinin ahlâkıyla ahlâklanmasıyla mümkündür. İkincisi sâbit kadem olmaktır. Yani; vazgeçmemek, gayret kılıcını elden bırakmamak. ‘’İstikrâr mucizedir’’ diyor Ârifler. Bu Sırât-ı Mustakîm’dir ve sonu TEVHİD’dir. O yüzden Peygamber’in Sırât-ı Mustakîm’i TEVHİD dir.

SIRAT-I MUSTAKÎM; ‘’RAB’’ isminin tecellisidir. Hidâyet’e erme, yetişme ve terbiye olma ile gerçekleşir.

KENDİLERİNE LÛTUF VE İKRAMDA BULUNDUĞUN KİMSELERİN YOLUNU; GAZABA UĞRAMIŞLARIN VE SAPMIŞLARIN YOLUNU DEĞİL.

‘’Mağdûbin’’, Mûsevî makâmıdır. Bir kimse ilme dönüp AŞK’sız ilimde takılır kalırsa ‘’gazaba uğramışlardan’’ olur. Gazap, zulmâni perde, maddi zevklerdir.

‘’Dallin’’ ise Hıristiyanlık makâmıdır. İnsan TEVHİD’E ulaşmadan yalnız AŞK’ta kalırsa, ilmi bir kenara bırakırsa şekli putlaştırır. Nûrani perdelerden ibâret, bâtıni nimetlere takılır.

İKİSİNİN BİRLEŞİMİ İSE, MUHAMMEDİ YOL OLAN TEVHİD’DİR.

Fâtiha hamd sûresidir. Sadece Hz. Peygambere aittir. Çünkü Liva-ül Hamd bayrağını taşıyacak  O’dur. Makam-ı Mahmut, cennetin 8. katı sadece ona tahsis edilmiştir.

Fâtiha’nın sonunda Âmin demek Peygamber sünnetidir. ‘’Sana kendi sıfatlarımızla hamd etmekten âciziz, fakat bunu ancak Peygamberi takip ederek becerebiliriz’’ demektir.

Fâtiha; tekrarlanan yedidir.(ES-SEB’UL MESÂNİ) ‘’Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve yüce Kur’ân’ı verdik’’ (Hicr sûresi-87)

Sana yedi sıfat verdik. Hayat, İlim, İrade, Kudret, Duyma, Görme ve Konuşma. Allah ancak bu yedi sıfatla idrâk edilebilir. Hz. Peygambere yedi sıfat ile beraber, kalp ve rûh makamı da verilmiştir.

Tekrarlanan, yinelenen ve senin için sübûtu/ortaya çıkışı ikilenen. Önce onun ahlâkıyla ahlâklanman, onun sıfatları ile sıfatlanman, sonra TEVHİD’de ‘’FENÂ’’ bulman, ardından ‘’BEKÂ’’ bulman için.


Fâtiha günde ‘’40’’ kere okunur. Çünkü bir günde 40 rekât namaz kılınır. ‘’40’’ Mim harfinin ebced değeri olup ‘’Muhammedi zuhûrdur’’. Fâtiha’sız namaz olmaz. İnsan varlığın Fâtiha’sıdır. Allah onunla varlıkların kilitlerini açar.

Ölenin arkasından okunmasının nedeni ise, ölü gibi Allah’tan uzak yaşayanların, Allah’ın idraki ile dirilmesi içindir. ‘’ Biz Allah’ı andığımız an diri, gaflette olduğumuz an ölüyüz. Ömrün uzaması da Allah’ı anarak geçirdiğimiz vakitlerin çoğalmasıdır.’’ 

Gerçekte Fâtiha kendimizden, kendimize okumamız gereken bir duadır ki, kalplerimizi Allah aşkı ile diriltelim, fethedebilelim. ÂMİN.

9 Mayıs 2014 Cuma


TECELLÎ

Tecellî kavramı VAHDET-İ VÜCÛD/TEK VARLIK anlayışının üzerine inşa edildiği temeldir. Öyle ki, bu kavram doğru anlaşılmadan muhakkik sûfilerin sistemlerini çözmek neredeyse imkânsızdır.

Tecelli varlık bilim/insan açısından kullanıldığında feyiz, zuhûr, sudûr, tenezzül, taayyün gibi kavramlarla ilişkilidir.

Bilgi teorisi açısından ise tecellinin fetih, şuhûd, ve keşf terimleri ile anlam benzerliği vardır.

VARLIK/İNSAN AÇISINDAN TECELLÎ, GAYB MERTEBESİNDE OLANIN ZUHÛR MERTEBESİNE ÇIKMASI DEMEKTİR.

Bu kavram HAKK için kullanıldığında Hakk’ın Zât’ının bütün isim ve sıfatları ile kendisini izhâr etmesi/açıklaması demek olur. Tecellî kavramı muhakkik sufiler tarafından âlemin var oluşunu izah etmek için kullanılır.

VAHDET-İ VÜCÛD ANLAYIŞINA GÖRE VARLIK BİRDİR VE ONDA İKİLİK BULUNMASI İMKÂNSIZDIR.

BU NEDENLE  VARLIKTA YARATAN-YARATILAN İKİLİĞİNİ GEÇERSİZ KILMAK MAKSADIYLA SÛFİLER TECELLÎ KAVRAMINI KULLANMIŞLARDIR.

BUNA GÖRE TEK BİR HAKİKAT VARDIR VE BU TEK HAKİKAT TECELLÎ ETMEKTE YANİ ZUHÛR ETMEKTEDİR. ÂLEM İSE BU HAKİKATİN TECELLÎLER MERTEBESİ VEYA ZUHÛR MERTEBESİNDEN İBARETTİR.

Tecellî, Varlık Tecellîsi ve Müşahade Tecellîsi olmak üzere ikiye ayrılır.

VARLIK TECELLİSÎ; ÂLEMİN DOĞRUDAN VE DOLAYLI OLARAK HAKK’TAN VARLIK ALMASIYLA İLGİLİDİR.

BUNA GÖRE TANRI İLE ÂLEMİN DOĞRUDAN VE DOLAYLI İRTİBAT OLMAK ÜZERE İKİ TÜRLÜ İRTİBATI VARDIR. BİRİNCİ İRTİBAT TANRININ HER BİR VARLIKLA ÖZEL İRTİBATIDIR. İKİNCİ İRTİBAT İSE, BİR NEDENSELLİK SİLSİLESİYLE ŞEYLERİN MEYDANA GELMESİDİR.

BİRİNCİ İRTİBAT, ÂLEMDE BULUNAN TEK TEK ŞEYLERİN TANRI İLE ARADA BAŞKA SEBEPLER VE VARLIKLAR BULUNMAKSIZIN DOĞRUDAN ‘’VARLIK’’ ALMASINI SAĞLAR. YANİ DOĞRUDAN DOĞRUYA HER BİR TİKEL VARLIKTA TANRI TECELLÎ EDER VE BU VARLIK TECELLÎSİ  O TİKEL’İ VAR EDER.

VAHDET-İ VÜCÛD ANLAYIŞINI BENİMSEYEN SÛFÎLER BU ÖZEL İRTİBAT TARZINI ‘’VECH-İ HAS’’ TERİMİ İLE NİTELENDİRMİŞLERDİR. BU AYNI ZAMANDA MUTLAK BİRLİK OLAN TANRIDAN KESRETİN YANİ ÇOKLUĞUN NASIL ÇIKTIĞINA DAİR BİR İZÂHTIR.

MUTLAK BİR OLANDAN YALNIZ BİR ÇIKAR İLKESİ ÇERÇEVESİNDE HAKK’TAN YALNIZCA BİR ŞEY ZUHÛR EDER Kİ, BU DA VARLIK TECELLİSÎDİR. ZİRA HAKK MUTLAK VARLIKTIR. ÂLEMDEKİ ÇOKLUK, HAKK’TAN ÇIKAN BU VARLIK TECELLİSÎNİN HAKK’IN İSİM VE SIFATLARININ GÖLGESİ KONUMUNDA OLAN A’YAN-I SÂBİTE MAZHARLARINDA(tecellinin ortaya çıktığı yer) ORTAYA ÇIKAN GÖRÜNTÜSÜNDEN KAYNAKLANIR.

Varlık Tecellisi de  Tecelli-yi akdes(feyz-i akdes) ve Tecelli-yi mukaddes(feyz-i mukaddes) diye iki kısımdır. (Abdülkerim Cili Hz. Tecelli kavramını kullanırken, İbn.Arabi Hz.leri kitaplarında Feyz kavramını kullanmıştır.)

FEYZ-İ AKDES: HAKK’IN KENDİ ZÂT’INDA ZÂT’I İÇİN, ZÂT’IYLA TECELLÎ ETMESİDİR. BU TECELLÎ İNSAN BİLGİSİNİN KONUSU OLAMAZ. ÇÜNKÜ BU TECELLÎ SADECE ZÂT’A AİT BİR TECELLÎDİR.

FEYZ-İ MUKADDES: ZÂT’IN MÜMKÜN VARLIKLARDA GERÇEKLEŞEN TECELLÎSİDİR. BU TECELLÎYİ İLÂHİ İSİMLER VE SIFATLAR GEREKTİRMİŞTİR. BUNDAN DOLAYI ÂLEMLE ZÂT’IN İLİŞKİSİNİ SAĞLAYAN ETKENLER İLÂHİ İSİMLER VE SIFATLARDIR.

HAKK’IN TECELLÎLERİ SONSUZDUR VE  TECELLÎDE TEKRAR YOKTUR. HER TECELLÎ BİR ÖNCEKİNİ KAPSAR VE GENİŞLEYEREK DEVAM EDER. BUNA BAĞLI OLARAK ÂLEM DE SÜREKLİ GENİŞLER VE MÜKEMMELLEŞİR.

ÂLEMİN SÜREKLİ YOKLUĞA GİTMESİ VE TANRI’NIN DA ONU SÜREKLİ VARLIĞA ÇIKARMAK İÇİN KENDİSİNDE TECELLÎ ETMESİNE HALK-I CEDİD/HER AN YENİDEN YARATILMA DENİR.

MÜŞAHADE TECELLİSÎ İSE MÂRİFETULLAH İLE İLGİLİDİR. BU TECELLÎNİN ÖZELLİĞİ TECELLİGÂHIN YANİ İNSANIN VARLIĞINI SİLMEK VE ONA BİLGİ KAZANDIRMAKTIR. ALLAH HAKKINDAKİ BİLGİ ANCAK MÜŞAHADE TECELLÎSİ İLE ELDE EDİLİR. BU TECELL’İ  TECELLİGÂHIN, VARLIĞIN İSTİDADINA GÖRE DEĞİŞİR.

Tecellinin üç temel işlevi vardır.
1-Hakk’ ın zât’ında gizil/gizli halde bulunan isimler ve sıfatların, buna bağlı olarak da âlemin ortaya çıkmasıdır.
2- Ortaya çıkan bu isimler ve sıfatlar vâsıtasıyla ilâhi zât hakkında bilginin elde edilmesidir. Çünkü Hakk bilinmeyi istediğinden dolayı tecellî etmektedir.
3- Âlemin var olmaya devamını sağlamaktır.

HAK ÂLEME SÜREKLİ TECELLÎ ETMEKTEDİR. ÂLEM DE BU NEDENLE VAR OLMAYA DEVAM ETMEKTEDİR. EĞER HAKK’IN ÂLEMDEKİ TECELLİSÎ KESİLSE, ÂLEM DERHAL ASLI OLAN YOKLUĞA GERİ DÖNER. HAKK’IN TECELLİSÎ, ÂLEMİN KIYAMININ/AYAKTA DURMASININ SEBEBİDİR.

HAKK’IN TECELLİSÎ HANGİ ÂLEMDE GERÇEKLEŞİRSE GERÇEKLEŞSİN VE HAKK HANGİ ŞEYE TECELLÎ EDERSE ETSİN, BU TECELLÎ ‘’EZ-ZÂHİR’’ İSMİNDEN KAYNAKLANIR.

‘’EL-BÂTIN’’ İSMİNDEN NE DÜNYADA, NE DE AHİRETTE  TECELLÎ  VUKÛ BULMAZ.
Abdülkerim Cili Hz. Hakikat-ı Muhammediye Syf.22-23

ALLAH’IN DÜNYADAKİ HER MAHLÛKA DOĞRUDAN BAKAN VASITASIZ BİR ‘’VECH-İ HAS’’ı VARDIR. BU AYNI GÜNEŞİN DÜNYAYA IŞIĞINI ''VASITASIZ ''VERDİĞİ GİBİ VEYA AY ''VASITASIYLA'' VERMESİ GİBİDİR.


İNSAN GÜNEŞE BAKMAK İSTERSE, DOLUNAYA BAKMAK MECBURİYETİNDEDİR, ÇÜNKÜ GÜNEŞ HİCAPSIZ BİR HALDE TAM OLARAK GÖZÜKMEZ. EĞER GÖZÜKÜRSE IŞIĞININ DOĞRUDAN GELDİĞİ HER ŞEYİ YAKAR. 
İbn. Arabi Hz. Zaman ve Kozmoloji Syf.190

14 Nisan 2014 Pazartesi


NÛH TÛFANI

Kavmi teşbih ve şirkte alabildiğine ileri gittiği için Nûh(a.s) onları TESBİH ve TEVHİD’e çağırdı. Ancak kavmi onun çağrısına uymadı. Böylece Nûh(a.s.) gemi inşâsına başladı.

Çünkü Hz. Nûh(a.s.); Allah’ın takdir ettiği ve hükmünü icra ettiği gezegenlerin toplanma vaktinin yaklaşmış olduğunu bildi. Gezegenlerin bu toplanmasının yengeç burcunda olacağını gördü. Yengeç burcu ise  su burcudur. Bu burç, Allah’ın dünyayı kendisinden yarattığı burçtur. Bu burç sabit değil, değişken bir burçtur. Burç böyle değişken nitelikte olduğundan dolayı dünyanın bahtı ve kısmeti de onunla birlikte olmuştur. Ahiret yurdunun bahtı ve kısmeti ise aslan burcudur ve bu burç sabittir. Bu her şeyi en iyi bilen Allah’ın bir hikmetidir.

Hz. Nuh’un işareti gezegenlerin bir araya gelmesinde ve TÛFAN’da değildi. Çünkü eğer böyle olsa belki onun ashabından bazı âlimler bu işaretin bilgisini idrak ederler ve bundan dolayı o bilgide ortak kılınırlardı.

BU YÜZDEN ALLAH NÛH’UN İŞARETİNİ ‘’TENUR’’ (FIRIN) KILDI. ‘’ nihayet emrimiz geldiğinde ve tandır/fırın kaynadığında’’ (Hûd-40)  

Nûh kavmini, bu fırının yakında coşup su fışkıracağını söyleyerek uyarmıştı. Ama onlar onun bu sözleriyle alay ettiler. Çünkü ateşin asla suya dönüşemeyeceğini hakikat derecesinde biliyorlardı. Bunun nedeni âlemin cevherini ve sûretlerini bilmemeleridir. Eğer ateşin cevherde bir sûret olduğunu ve suyun da bu şekilde bir sûret olduğunu bilselerdi alay etmezlerdi. Su ilmin benzeridir, çünkü maddi ve manevi hayat bu ikisindedir, bu yüzden Nûh’un kavmi de ilmi inkâr etmeleri yüzünden su ile helâk edildiler.

Sonunda olanlar oldu. Nûh’un oğlu da ‘’Salih amel’’ olmadığı için geride kaldı ve bu nedenle boğulanlardan oldu. Nûh ashabıyla birlikte sefer kıldı. Gemiye her çiftten ikişer tane aldı ve ‘’gemiye binin! Onun yüzmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Rab’bim gerçekten de gafur ve rahimdir.’’  dedi.(Hûd-41)

Tenûr’un kaynamasından ve yüklülerin yüklerini atmasından sonra Nûh için iki su; göğün ve yerin suyu yok etme hükmünde toplandı. Gemi onları dağlar gibi dalgaların içinden geçerek götürdü. Nûh (a.s.) oğluna; ‘’yavrucuğum, bizimle birlikte gemiye bin!’’ diye seslendi (Hûd-38). Oğul cevap verdi; ‘’beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım’’(Hûd-43). Nûh(a.s.) da dedi ki; ‘’Allah’ın merhamet ettiği kişi dışında, Allah’ın emrinden koruyacak yoktur’’. Onlar da gemidekilerdir. Çünkü Nûh geçmişte; ‘’yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma’’ (Nûh- 21) diye dua etmişti ve bu duaya icabet edilmişti. Böylece dağa sığınan ve gemide olmayanların hepsi ayrılmış oldu. Sonra havadan, gaipten bir nida geldi. ‘’Ey gök suyunu tut, ey yer suyunu yut’’ (Hûd-44)

KURTULUŞ GEMİSİ İSE İLÂHİ CÖMERTLİĞE BİR İŞARET OLARAK CÛDİ(cömertlik dağı) ÜZERİNE OTURDU.

SU FIRINDAN COŞARAK YÜKSELMİŞTİ, ÇÜNKÜ ONLAR FIRINDAN ÇIKACAK SUYU İNKAR ETMİŞLERDİ. ASLINDA CİSMİNİN FIRINI LİSANIYLA KENDİLERİNE ŞİFA OLACAK İLMİ İNKÂR ETMİŞLERDİ. BÖYLECE FIRININ SUYU YÜZÜNDEN FIRINDAN PERDELENDİLER.

FIRININ(TENÛR) BAŞINA ‘’TE’’ HARFİ GETİRİLMİŞ ‘’NUR’’ OLDUĞUNU, ‘’TE’’ NİN HAYATIN CİSMİN VARLIĞIYLA TAMAMLANIŞINI İFADE ETTİĞİNİ BİLEMEDİLER. BUNUN ÜZERİNE TENÛR(FIRIN), YANİ NÛR, TAM BİR MALİKİYETE DÖNÜŞTÜ. (İbn. Arabi Hz. Seferler S. 41-42)

BÂTIN ANLAMIYLA;
FIRIN(TENÛR), İNSAN-I KÂMİL’DİR. İNSAN-I KÂMİL OCAĞI ALLAH’IN İNAYETİYLE HİÇ DURMADAN YANAR VE YANMAYA ELVERİŞLİ OLANLARI VAKİT VE ZAMANI GELİNCE TUTUŞTURUR.

ATEŞ/TENÛR ŞİDDETLİ NÛR’DUR VE ONDAN FIŞKIRAN SU İLİMDİR. NÛH (a.s.) KAVMİ İLMİ REDDETTİĞİ İÇİN İLİM SUYU İLE HELÂK OLMUŞTUR.

Senin kötülüğü emreden nefsin, şeytanın, dünyan ve hevân sen kurtuluş hayatın olan bu gemiyi inşa etmeye devam ettikçe seninle alay etmekten geri durmazlar.

Ayrıca; dolu gemi hamile kadınların râhimlerinden mecazdır. Babanın sülbünden(zürriyetinden) bir tûfan ile atılan nesiller, anaların rahminde Hz. Nûh’un gemisi gibi kurtuluş gemisi olur. Zürriyet, bir anlamda genetik kartlar olup, meni sıvısı içinde akıl almaz bir sefere çıkarak görevini tamamlar.

Nûh’un gemisinden maksat, Kâmil insanın nefh ettiği(üflediği), bir cezbe ve izâfi rûh’tur. Bu hasıl olmadıktan sonra, insanın kendi cüz-i aklı ile rûh deryasına ve hakikat alemine sefer kılmasına imkân yoktur. Bu yolda emniyet ve aman, yani kurtuluş, o aşk ve cezbe gemisine sığınmaktan ibarettir.

Bu dünya tufanı içinde, yüzücülüğüne güvenmeyip, Nûh’un gemisine canını atana ne mutlu.

Her velîyi Nûh ve kaptan bil, bu halkın sohbetini de tûfan say.

Nûh (a.s) seferi kurtuluş seferidir. Gemi onun/İnsan-ı Kâmil’in vücududur.

Bu sefer cömertliğin(Cûdi dağı) ve kurtuluşun  seferi olarak son buldu.

Hz. Peygamber; ‘’Ashabım Nûh’un gemisi gibidir, O’na binen kurtulur, binmeyen helâk olur’’ demiştir.

Allah nasip etsin. Amin.

6 Nisan 2014 Pazar

HİDAYET

EL-HÂDİ;  ALLAH’IN İSİMLERİNDEN OLUP, VARLIKLARI PERÇEMLERİNDEN YAKALAYIP MUTLULUKLARININ OLDUĞU MAHALLE GÖTÜREN VE ONLARDAN HER BİRİNİ DOSDOĞRU YOL ÜZERE SEVK EDENDİR. BÖYLECE ALLAH VARLIKLARI KENDİSİ İÇİN YARATILDIKLARI KABİLİYETLERİNİN ULAŞACAĞI SON NOKTAYA ERDİRİR. BU İSMİN SIFATI HİDAYET’TİR.

‘’Hiçbir canlı yoktur ki, O onu perçeminden yakalamış olmasın. Şüphesiz RÂB’bim sırât-ı müstakîm, doğru yol üzeredir’’ Hûd sûresi-56
Zira Allah’ın her şeyi perçeminden tutarak sevk ettiği bu yol, bu şeyin bu yol ile Allah’a dönmesinden dolayı onun saadetinin yoludur. Allah da o şeyi bu yola sâlik/yolcu olması için yaratmıştır. Bu yüzden bu yol o şey için dosdoğru yol iken, o şeyden başka şeyler için çatallı bir yoldur. İşte bu HİDAYET’tir.

Bu çatallı yollardan biri saadet, diğeri ise Bedbahtlık olarak adlandırılır. Bu iki yol da Allah’a döner. Çünkü Allah bütün sâliklerin/yolcuların, yollarının sonudur. Bütün sâlikler/yolcular HİDAYET’e ermiştir ve onların kendi farklı yollarındaki yolculukları HİDAYET’tir. Çünkü seferlerin nihayeti Allah’tır. Allah’ta son bulmayan bir yol yoktur.  ‘’Şüphesiz ki, RÂB’binedir dönüş’’ Necm sûresi-42

Bütün yollar, üzerinde yürüyenler için dosdoğru yoldur ve bütün yollar Allah’a ulaştırır. Allah’a giden yollar da mahlukâtın/yaratılmışların nefesleri sayısıncadır.

ALLAH VARLIKLARI, KENDİ TARAFINDAN SEÇİLMİŞ BİR HEDEFE DOĞRU TEKÂMÜL ETTİRMEK İÇİN, MUTLÂK KUDRET SAHİBİ SIFATIYLA YÖNLENDİRMEKTE VE YÖNETMEKTEDİR.
SIRAT-I MUSTÂKİM/SIRÂTULLAH/ALLAH’A ULAŞTIRAN YOL’DUR.

SIRÂTULLAH SAİD’İDE(mutlu), ŞAKİ’YİDE(mutsuz) KAPSAR. ÇÜNKÜ ALLAH BÜTÜN İSİMLERİ KENDİNDE TOPLAR.

BİR DE SIRAT-I HAS VARDIR Kİ, HZ. PEYGAMBERİN YOLUDUR VE SADECE KENDİSİNE TAHSİS EDİLMİŞTİR.

‘’İşte bunlar bir RÂB’lerinden gelen hidayet üzeredirler ve bunlar kurtuluşa, felâha erenlerdir.’’  Bakara sûresi- 5
Yukarıdaki ayette geçen ‘’RAB’LERİNDEN GELEN BİR HİDAYET ÜZEREDİRLER’’ sözü gereği ‘’HİDAYET’’ ‘’RÂB’’ ismi ile ilintilidir.
‘’FİRAVUN SORDU; SENİN RÂB’BİN KİMDİR YA MUSA, MUSA DEDİ Kİ; BİZİM RÂB’BİMİZ HERŞEYE YARADILIŞINI LÜTFEDEN, SONRA DA HİDAYETE ERDİRENDİR.’’ Ta-Ha sûresi- 49-50
RÂB ismi Allah’ın 99 esmasından bir isim olup; terbiye eden ve sabit anlamındadır.  Ruhlar aleminde ‘’ben sizin RÂB’biniz değil miyim? diye soran ve bizim BELİ/EVET dediğimiz bizim terbiye edicimiz olan ve ezelde kabul ettiğimiz İSMİMİZDİR. RÂB’LERİN RÂB’Bİ İSE/ALEMLERİN RÂB’Bİ OLAN ALLAH’TIR.
RÂB İSMİ ASLA DEĞİŞMEZ ve SABİTTİR.                                                                               ALLAH/İLÂH İSE İSİM VE SIFATLARLA ‘’O her an bir ş’en’dedir’’ Rahman sûresi- 29 ayeti gereği, her an değişmektedir. Çünkü Allah’ın tecellisinin tekrarı yoktur.

HİDAYET RÂB İSMİNİN TECELLİSİDİR.

Allah bir kuluna HİDAYET murât ettiği, yani kulunu ilmen bilmek derecesinden, ayn’el yani görerek bilmek derecesine yükseltmek istediği vakit, o kulun kalbine HİDAYET Nûr’u tecelli eder. O vakit kulun  Rûh’u İSA olur. ‘’GÖKTEN İSA İNDİ, MEHDİ TAMAM ETTİ ZUHÛR’’ denmesinin sebebi budur. Bu HİDAYET, BU RAHMAN CEZBESİ geldiği vakit Rûh vücuda hakim olup ne kadar yaramaz ahlak varsa(ki bu DECCAL’dir) katleder. Bunlar da gidince SIR ortaya çıkar; RÛH NEFS, NEFS DE RÛH OLUR.  ARİFLİK BUDUR.

MÜRŞİD MÜRİDİNİ İRŞAD ETMEYE KULAĞINDAN HAMİLE BIRAKARAK BAŞLAR. EĞER MÜRŞİDİN İRŞAD TOHUMU, MÜRİDİN MUHABBET YUMURTASI İLE, GÖNÜL RAHMİNDE BİRLEŞİRSE ONDAN VELED-İ KALP/ KALP ÇOCUĞU HASIL OLUR. BU VELEDİ KALP, İBADETLE BESLENMEZSE ÖLÜR.

Yukarıda bahsi geçen, MEHDİ veya VELED-İ KALP, Hz. Meryem’in doğurduğu İSA’dır.
CEBRAİL AKLI VE DİRİLİĞİ TEMSİL EDER. HZ. MERYEM’İN CEBRAİL’İN ÜFLEMESİYLE HAMİLE KALIŞI, NEFSİNİN RÛH OLMASI DEMEKTİR .                                ‘’Allah Meryem’e kendisine yapılan hakaretlere susmasını emreder’’ Meryem sûresi- 26            Meryem susar. Hakaretler artar. Meryem susmaya devam eder. 
NE ZAMAN NEFS SUSARSA, O ZAMAN RÛH KONUŞUR. 
Meryem’in kucağındaki çocuk; 
'’Ben Allah’ın kuluyum, O bana kitabı verdi ve beni Nebi yaptı’’ diye bağırır. Meryem sûresi-30

İŞTE SUSAN NEFS(Meryem) VE KONUŞAN RÛH(İsa) OLAN Hz. MUHAMMED(s.a.v) TAİF’TE TAŞLANDIĞINDA, MERYEM YANİ NEFSİ İLE RAZI OLMUŞ VE RÛHULLAH OLAN VÜCUDUYLA KENDİNE KÖTÜ MUAMELE EDENLERE HAYIR DUA ETMİŞTİR.
İSA’NIN MUCİZESİ ÖLÜYÜ DİRİLTMEKTİ. YANİ ÖLÜ GİBİ OLAN GÖNÜLLERİ, NEFSANİ ARZULARDAN KURTARIP, RÛH İLE DİRİLTMESİDİR.

ANLAŞILACAĞI GİBİ HZ. MERYEM, HZ. MUHAMMED'İN SAFİYE MAKAMINDAKİ NEFS’İNİ, HZ. İSA İSE RÛH’UNU TEMSİL EDER.
HZ. PEYGAMBER BİR HİDAYET NÛR’UDUR. VAZİFESİ İRŞAD VE YOL GÖSTERMEKTİR.
ALLAH İSE HİDAYETE ERDİRENDİR.

Bu aynı bir kişinin bir kimseye aradığı yolu tarif etmesi diğerinin ise o kişiyi elinden tutup gitmesi gereken yere götürmesi gibidir. O kişi gitmesi gereken yol zaten evvelinde belirlenmiş olup, ona düşen sadece çabadır. Hoş çabayı da veren Allah’tır.

HZ. MEVLANA’NIN DEDİĞİ GİBİ; SATRANÇ OYUNUNDA OYUNUN KURALLARI BELLİDİR, OYUNCULAR BELLİDİR, OYUNUN SONU DA BELLİDİR, BİZE DÜŞEN OYUNDAN ZEVK ALMAKTIR. BU DA MARİFETTİR. YANİ ALLAH’I ZEVK YOLUYLA BİLMEKTİR.

ALLAH NASİP ETSİN. AMİN.

5 Ocak 2014 Pazar

AMÂ / RÂHMANÎ  NEFES:

Hz. Peygamber(sav); ‘’Âlemi yaratmadan önce Rabbimiz neredeydi’’ sorusuna, ‘’Altında ve üstünde hava bulunmayan Amâ’da idi’’ diye cevap vermiştir. (Tirmizî tefsiri)

Amâ; bulut, sis, is, duman, mutlak karanlık, körlük, hiçlik anlamındadır.

Amâ, Hakk’ın bulunduğu ilk yer ve mekân, zuhûr etmiş ilk ilâhi mazhardır. Allah’ın dışındaki her şey ondan zuhûr etmiştir. Hz. Peygamber âleme ait varlık mertebeleri henüz belirginleşmeden önce Allah’ın ‘’AMÂ’’ da bulunduğunu söyleyerek O’nun ilk mekânını tespit etmiştir.

Mekanlara ait zarflar da ‘’Amâ’’ dan ortaya çıkmıştır. Nasıl ki, bulut gök ile yer arasında perde olup ikisini birbirinden ayırmakta ise ‘’Amâ’’ da Ahâdiyet (teklik) göğü ile  yaratılmışlık (çokluk) yeri arasında bir perde (Berzah) olur.

Amâ, Rahman’ın nefesi diye de bilinmektedir. Âlem Rahman’ın nefes vermesi ile meydana gelmiştir. Allah bilinmeyen gizli bir hazine iken, bilinmeyi sevmiş ve bu istekle teneffüs etmiştir. Rahman’ın nefesi işte bu teneffüsten ortaya çıkmıştır. Amâ bu nefesin sûretidir. Çünkü bulut anlamındaki ‘’Amâ’’, buhardan meydana gelir ve Rahmânî nefes de Rahmânî bir buhardır.

O halde nefesin aldığı ilk sûret ‘’Amâ’’dır, hatta  Amâ, Nefes-i Rahmânî’nin ta kendisidir.

Her şeyin Allah’ın kelimelerinden olduğu kabulünden hareketle kelimenin konuşanın nefesinde ortaya çıkması gibi, Allah’ın dışındaki her şeyin de Amâ’dan ve Amâ’da zuhûr ettiği ve etmekte olduğu görüşü kabul edilmektedir. Buna göre yaratılmışlar, konuşanın nefesinde ortaya çıkan farklı mahreçlerdeki (nefesin çıktığı yerdeki) harflere benzer.

Amâ, yaratmada vâsıta olan Hak’tır, zira mahlûkat kendisiyle yaratılmıştır. Bu nedenle Amâ, âlemin Cevher’i olmuştur ve âlemin sûretlerini, ruhlarını ve bütün tabiatlarını kabul etmiştir ve sonsuza kadar da bütün sûretleri kabul edicidir. Amâ, mümkün varlıkların hakîkatlerinin sâbit olduğu ve yerleştiği mânâdır.

Amâ ‘’Mutlak hayal’’ mertebesi kabul edilmiştir. Bunun nedeni Amâ’nın varlığın bütün sûretlerini içermesidir.

Yukarıda zikredilen Hadis’te belirtilen Rabbin Amâ da bulunması durumundan hareketle, Amâ’nın er-Rab isminin istivâ ettiği (yerleştiği) yer olduğu sonucu çıkar. Buna göre Allah’ın bilinen Arş’ının yanında Amâ’da bir ARŞ kabul edilir.

Amâ tasavvufta; Nefes-i Rahman, (yaratmaya vâsıta olan) el-Hak, Mutlak hayal, İnsan-ı Kâmil mertebesi, Hakîkatlerin hakîkati diye de adlandırılır.

Seven (Tanrı), bize olan sevgisi( tabiatı) gereği, bir sûrete bürünerek teneffüs etmek, nefes alıp vermek istedi, çünkü ancak bu teneffüs içinde arzu edilen lezzeti ve tadı buldu. Bu nefes, sevginin (muhabbetin) aslından çıktı ve yaratıkların içine girdi, çünkü Tanrı, yaratıklar kendini tanısınlar diye kendini onlara tanıtmak istiyordu.

Bizim O’na duyduğumuz sevginin başlangıcı ise işitmeyle oldu, görmeyle değil. Yani biz o Amâ Cevher’inin içindeyken, fakat henüz varoluş haline geçmemişken, Tanrı’nın bize söylediği ‘’KÜN’’ yani ‘’OL’’ sözünü işitmemizdir söz konusu olan.

‘’KÜN’’ kelimesinde üç harf vardır.     KÂF, NUN VE VAV.

KÂF harfi âlemin bâtın(gizli) yönüyle,

NUN harfi zâhir(açık) yönüyle simgelenmiştir.

Çünkü KÂF harfinin ağızdaki mahreci(nefesinin çıktığı yer) gayb âlemine bir giriş niteliğini taşır. KÂF harfi, dil ile gırtlak arasından çıkan harflerin sonuncusudur. NUN harfi ise dil üzerinden çıkan harflerdendir.

‘’KÜN’’ kelimesinin GAYB yönü, KÂF ve NUN harflerinin ortasındaki ‘’VAV’’ la simgelenmiştir. VAV dudak harflerindendir ve zuhûrun bir simgesidir. Dudağın ileriye uzatılmasıyla, varlığın veya Kosmos’un zahir yönüne doğru nefesin çıkması sağlanmıştır.

Tasavvufta İnsan-ı Kâmil ‘’VAV’’ harfi ile simgelenir.

Kaynak: İbnü’l Arabi sözlüğü Syf. 66, Gavsiyye Risâlesi Şerhi Syf. 34, Seferler Syf. 13

KÜN/OL:

’O bir şeyi yaratmak istediğinde, ona ‘’OL’’ der. O da hemen oluverir’’ (Yâ-Sîn,  82) Kur’ân’ı Kerîm’e göre Allah ‘’KÜN’’ emri ile yaratır. Bu kelime Allah’ın yaratmasını ifade eden kelimedir. Allah bir şeye ne zaman ‘’KÜN’’ diye emretse o şey kendini var edenin emrine uyarak kendini var kılar (Yokluktan zuhûra çıkar).

KÜN harfinde var olan ‘’KÂF’’ ve ‘’NUN’’ harfinin cevherlerinden iki farklı anlam ortaya çıkar.

‘’KÂF’’ tan KEMÂL ve İNKÂR, ‘’NUN’’ dan MÂRİFET ve NEKRE (BELİRSİZLİK).

Allah varlıkları yokluktan irâdesinin hükmüne göre ‘’KÜN’’ emri ile ortaya çıkardığında nûrundan üzerlerine saçmış, bu nurdan isâbet alanlar ‘’KÜN’’ emrini KEMÂL ve MÂRİFET olarak alırken, isabet almayanlar İNKÂR ve BELİRSİZLİKTE kalmışlardır.

VE BÖYLECE DE TEKVİN-İ EMİR (yaratılış emri) GEREĞİNCE HERKES VAZİFESİNİ BİLMİŞTİR. 

(İbnü’l Arabi Hz./Varlık ağacı 44-45)




25 Aralık 2012 Salı



HZ. MUHAMMED (s.a.v.)’İN SIFATLARI

EFENDİMİZİN MÜBAREK İSİM VE SIFATLARI AŞAĞIDADIR.

ABDULLAH:  Allah’ın kulu.
ÂBİD: İbadet eden, kulluk eden, takva sahibi kimse.
ÂDİL: Haktan adaletten ayrılmayan.
AHMED: Pek çok methedilmiş, övülmüş kimse.
AHSEN: En, pek, çok güzel.
ALÎ: Yüksek, yüce, ulu, üstünde hiçbir derece bulunmayan.
ALİM: Çok bilen, bilici, ilim sahibi olan kimse.
ALLÂME: Çok alim, çok  bilgili, her şeyi bilen, her ilimde üstat olan kimse.
EL-ÂLİM:  Hakk’ın ulûhiyetini ve ZÂT’ını müşâhade ettirdiği kimse.
ÂMİL: Amel eden, işleyen, icra eden.
AZİZ: Yüce, değerli, kıymetli, mukaddes.
BEŞİR: Müjde getiren kimse, müjdeci.
BÜRHAN: Kanıt, delil, hüccet.
CEBBAR: Çok becerikli, tuttuğu şeyi koparan.
CEVAD: Cömert, ikram edici kimse, kerim.
ECVED: Çok daha iyi olan, çok daha cömert.
EKREM: Çok kerim, cömert, lütuf ve kerem sahibi.
EMİN: Güvenilir, inanılır, itimat edilir kişi.
FÂRUK: Hakk’ı hak olmayandan, bâtıldan ayıran, çok adil olan.
FETTAH: Lûtuf ve Rahmet kapılarını açan.
GALİB: Üstün gelen, yenen.
GANÎ: Zengin. Sahip olduğu şeyle yetinen, gözü tok kimse.
HABİB: Sevilen kimse, sevgili ,dost.
HÂDİ: Doğru yolu gösteren, Hidâyet eden kimse.
HÂFIZ: Koruyan, muhafaza eden kimse. Kur’an’ı Kerîm’i bütünüyle ezberlemiş olan ve ezberden okuyabilen kimse.
HALİL: Sâdık ve gerçek dost.
HALÎM:  Yumuşak huylu, yumuşak.
HÂLİS: Saf, temiz, samimi.
HAMİD:  Şükreden, hamdeden kimse.
HANİF: Allah’ın birliğine inanan, İslâm’a tabîî olarak şirk ve delâletten kurtulan kimse.
KAMER: Ay.
KAYYIM:  Kendi zât’ı ile var olan, varlığında ve varlığının devamında her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmayan.
KERİM: Kerem sahibi kimse, cömert, ulu, şerefli, aziz.
MECİD: Büyük ve yüce olan, şan, şeref sahibi. Çok cömert.
MAHMUD:  Övülmüş, methedilmiş, methe ve övgüye değer.
MANSUR: Allah’ın yardımıyla galip gelen, zafere ulaşan.
MÂSUM:  Suçsuz, günahsız, saf, temiz, lekesiz. Allah tarafından korunduğu için günah işlemeyen peygamber.
MEDENÎ:  Medenîyetin sağladığı imkânlardan yararlanan, uygar, görgülü, şehirli.
MEHDÎ: Allah tarafından doğru yola iletilen, hidâyete eriştirilen, doğru yolda bulunan kimse.
MEKKÎ: Mekke şehrine ait, Mekke’de oturan.
MERHUM: Allah tarafından bağışlanmış, af ve merhametle müjdelenmiş, Allah’ın rahmetine mazhar olmuş kişi.
MES’UD: Saadete ermiş, saadetli, mutlu, bahtiyar.
METİN: Sağlam, dayanıklı, güçlü, kuvvetli.
MUALLİM: Öğreten, öğretici, eğitici kimse.
MUKTEDÂ: Örnek alınan kimse.
MÜBÂREK: Çok saygı değer, hürmete lâyık, muhterem.
MÜCTEBÂ: Seçilmiş, seçkin.
MÜKERREM: Saygı değer, yüce, aziz.
MÜKTEFÎ: Kâfi ve yeter bulan, yetinen, kanaat eden.
MÜNİR: Aydınlatan, ışık veren, ışıklı, parlak.
MÜRSEL: Gönderilmiş, yollanmış, Peygamber, nebi, resul.
MURTAZÂ: Beğenilmiş, seçilmiş, razı olunmuş kimse.
MUSLİH: Daha iyi bir şekle veya hale koyan, iyileştiren,barışı sağlayan kimse.
MUSTAFA: MaddÎ ve Mânevî yönden arıtılıp saf ve seçkin duruma getirilmiş, en halis olarak seçilmiş kimse.
MÜSTAKÎM: Doğru, istikâmetli, eğri olmayan, düz, dik.
MUTÎ: Uyan, itaat eden, boyun eğen, tâbi olan kimse.
MUT’Î:  Nimet veren ,ihsan eden.
MUZAFFER: Savaşta zafer kazanmış, üstünlük elde etmiş, galip.
MÜŞÂVİR:  Bilgisinden ve fikrinden yararlanılan kimse, danışman.
NAKÎ: Temiz, pak, halis.
NAKİB: Bir cemaatin büyüğü, bir kavim veya kabilede başkan veya başkan vekili olan kimse.
NASİH: Hükmünü ortadan kaldıran, iptal eden.
NÂTIK: Konuşan, söz söyleyen, aklını işletip düşünen, tefekkür eden, düşünme ve idrak etme kabiliyetine sahip olan.
NEBÎ:  Tanrı buyruğunu kullara bildiren kimse, peygamber.
NACİYULLAH: Selâmete ermiş, kurtulmuş, cehennem ateşinden kurtulmuş.
NECM: Yıldız.
NESİB: Soyu temiz, baba tarafından asil olan kimse.
NEZİR:Doğru yola getirmek için Allah’ın vereceği cezaları bildirip korkutan.
NİMET: Lûtuf eseri olan iyilik, bâğış, ihsan.
NUR: Kalp gözüyle his ve idrak edilen gönül açıcı aydınlık, maddi olmayan hususlarda basiret gözüyle görülen ve gerçeği görmeyi sağlayan mânevi  ışık.Nur Hz. Muhammed’dir.
RÂFİ:  Kaldıran, istediği, lâyık kıldığı mümin kulunu yükselten.
RÂGIP: İstekli, isteyen.
RAHÎM: Çok merhametli, acıyan, esirgeyen kimse.
RÂZI: Kabul eden, uygun bulup benimseyen, olana boyun eğip rıza gösteren.
RESÛL: Peygamber, nebi, elçi.
REŞİD: Doğru yoldan giden, doğru düşünen, doğruyu ayırd edecek seviyede olan kişi.
SAİD: Kutlu, uğurlu, mübarek. İyi ve güzel yaradılışı, üstün ahlakı sebebiyle Hak katında makbul olan, kurtulmuşlardan sayılan kimse.
SABIR: Sabreden, sabırlı kimse.
SÂDULLAH: Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübâreklik.
SÂDIK: Sevgi ve bağlılığı içten, gönülden olan kimse, gerçek dost.
SÂFFET:  Maddi ve MânevÎ mânâda temizlik, arılık, saflık.
SÂHİB: Bir şeyi hükmü altına alıp, gerektiği gibi kullanan, tasarruf eden kimse. Koruyucu, hâmi.
SÂLİH: Yetkisi olan kimse, yetkili. İyi amel sahibi.
SELÂM:  Her türlü ayıp ve noksandan uzak bulunan, kullarını huzur ve selâmete eriştiren.
SEYFULLAH: Allah’ın kılıcı, Allah’ın rızasını kazanmak için çekilmiş kılıç, bu yolda savaşan, cihat eden kahraman.
SEYYİD: Efendi, önder, reis.
ŞÂFİ: Birinin affı için araya giren, şefaatçi olan, şefaat eden kimse. Şifa veren, iyileştirici.
ŞÂKİR: Şükreden kimse, şükredici.
TÂ-HÂ: Surelerin başındaki  bu semboller Hz.Peygamberin isimlerindendir. Tâ, Peygamberin Tâhir ismidir. Hâ ise Hâdi ismidir.
TÂHİR: Temiz, pak, arı. Allah’ın ilâhi emirlere karşı gelmekten koruduğu kimse.
TÂKİ: Haramdan günahtan kaçınan, ehl-i takva, müttaki.
TAYYİB: İyi, güzel, hoş.
VÂFİ: Yeter, kâfi, elverir. Sözünde duran, ahdine vefa gösteren.
VÂİZ:  İbadethanelerde kalpleri yumuşatacak, sevaba, güzel ahlaka, iyiliğe, nefsi ıslah ettirecek, kötülüklerden tövbe ettirecek şekilde dini konuşma yapan, nasihat veren kimse.
VÂSIL: Ulaşan, erişen, kavuşan.
YÂ-SİN: Yâ Seyyid, Yâ insan gibi muhtelif mânâlar rivâyet edilir. Şifredir.
ZÂHİD: Dünyayı terk edip dinin emirlerine çok titizlikle riayet eden, takva sahibi, dindar, müttaki kişi.
ZÂKİR: Anan, zikreden kimse.



24 Aralık 2012 Pazartesi


ORTA NAMAZ- İKİNDİ NAMAZI

Namaz vakitleri  5’tir. Çünkü insanın kök bileşimi de 5’dir. BEDEN, NEFS, RUH, KALP VE SIR.
SABAH NAMAZI, SIR’rın payıdır. 1. rekat’ı CELAL, 2. Rekat’ı CEMAL’dir. Çünkü karanlıktan(gayb) aydınlığa(gündüz) çıkış vardır.
ÖĞLE NAMAZI, RÛH’un payıdır. Bu Allah’ın zât’ıyla tecelli anıdır, kişideki Hakk’ın tam zuhurudur. Saat’in 12’yi göstermesi gibidir. Peygamberin tekâmülünün tamamlanarak ortaya çıkışıdır. Öğlen güneşin en parlak olduğu andır. Bu da Rûh’un payıdır.
İKİNDİ NAMAZI, KALB’in payıdır.
AKŞAM NAMAZI, NEFS’in payıdır. Akşam havanın kararmaya başlaması ile Nefs’in payı ortaya çıkar.  Çünkü nefs, emmare(emreden nefs) mertebesinde karanlık ve siyahtır.1. Rekat Celâl, 2. Rekat Cemâl, 3. Rekat ise Kemâl’dir.
YATSI NAMAZI, TABİAT’ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir.
İKİNDİ NAMAZININ(orta namaz) CEMAATLE KILINMASI:
''''Namazlara ve orta namaza devam edin''.(Bakara suresi- 238)
 İkindi namazı orta namazdır ve sırrı KALP’tir. Çünkü, Kalp vücudun ortasındadır. Kalp iyi olduğu zaman bütün vücut iyi olur, bozulduğunda ise bütün vücut bozulur. Kalp rûh ve nefs arasında sırât-ı müstakimdir. Yine KALP emanetin yüklendiği yer ve Hilafetin(halifelik)  zuhûr(ortaya çıkış)  yeridir.
Orta namaz denmesinin bir nedeni de  TEVHİD’i simgelemesidir. Yani TENZİH ve TEŞBİH arasındadır.
İkindi namazının cemaatle kılınmasının istenmesi de;
Sen uzuvlarınla başlı başına bir cemaatsin. Allah’ın bütün sıfatları olan Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi(işitme), Bas’ar(duyma), Kelâm sende mevcut. Bu sıfatların imâmı da RÛH’tur. Bütün uzuvlarını Rûh’a, kıbleni de Vechullâh’a (ALLAH’a) uydur. İşte böyle kılınan namaz Cemaatle kılınan namazdır.
İBADETİN RUHU MARİFETULLAH’TIR. YANİ TEVHİD. TEVHİD EHLİ DE MUVAHHİD’DİR.
SALAT’IN( namazın)  ÖZÜ 3 ÇEŞİTTİR.
 -  SALAT-I VAKİT: 5 VAKİT KILINAN ZÂHİR NAMAZ.
 -  SALAT-I VÜSTA: Orta namaz, Tevhid makamı.
      -  SALAT-I DAİM:  Daim namaz. Bekâ billah.(kendinden fani, hakk’la baki-var olma)
Namaz vücudu bütün kuvvetleriyle ıslah etmekten ibarettir. Kim bu kuvvetlerin ıslahını arzu ederse, 5 vakit namazı kılacaktır. Kim bunları yerine getirmezse, nefislerini hüsrana uğratmışlardan sayılır.
TENZİH:  Allah’ın eksik ve noksanlardan münezzeh(uzak)  bulunması ve insan vasfında  olmadığına inanma. Allah’ın Zât’ının(özü) her türlü sınırlamadan uzak tutulması.
TEŞBİH: Allah’ın bazı isim ve sıfatlarıyla insanda tecelli etmesi.
YALNIZ TENZİH EDEBE AYKIRIDIR. ÇÜNKÜ TENZİH ALLAH İÇİN BİR KISITLAMA OLUP, YARADILMIŞLARDAKİ TECELLİSİ GÖZ ARDI EDİLİR. İSLAM TENZİH İLE TEŞBİH ARASINDA OLMAKTIR. BU DA ORTA YOL OLAN(sırat-ı müstâkim)  TEVHİD’DİR.