22 Kasım 2022 Salı

 RÜYALAR:

İslâmi geleneğe göre rüya, insanın rûhu ile gördüğü ve aklı ile idrâk ettiği bir olaydır. İbn.  Sînâ’ya göre rüya, nefsin muhayyile (hayal) gücünün etkiye açık olma özelliği sayesinde gerçekleşmektedir. Güçlü bir konuma yükselmiş olan nefis, uykuda rüya ile fizik ötesi âlemden bilgi alabilmektedir. İnsanın beş zâhiri duyusu uyku ile idrâke kapanınca, insan rüyada muhayyile (hayal) ile idrâk eder, görür, işitir, tat alır. Rüya tecrübesini yaşayan her insan, zâhiri hislerinden ayrı olarak rüyada idrâke sahip olduğunu tecrübe ederek bilir. Bu husus gerçekte insanın zâhiri yetilerinden başka bir idrâk gücü ile de kavrayabildiğinin bir göstergesidir.

İnsan yaşamı uyku (nevm) ve uyanıklık (yakaza) şeklinde iki hâl üzere devam etmektedir. Her iki hâlde de Allah, insan için eşyayı idrâk edecek duyular yaratmıştır. Uyanık iken meydana gelen idrâk rü’yet ile gerçekleşirken, uykuda gerçekleşene rüya denilir. Rü’yet kelimesi görme için kullanılsa da, aslında görmeyi içine alan anlama ve idrâk etme mânâsındadır. Ayrıca görme göz (basar) ile veya kalp (basiret) ile görme anlamlarının yanında; insanın hayâli, ileriyi görmesi, en yüce gayesi anlamlara gelen vision kelimesi ile de ifâde edilir.

Yüce Allah insan rûhunu madde ötesi âleme çıkabilecek, Levh-i Mahfûz’u okuyabilecek yetenekte yaratmıştır. Gazzâli, Levh-i Mahfûz ile insan kalbini, aralarında perde bulunan karşılıklı iki aynaya benzeterek rüyayı izâh eder. Aynaların arasındaki perde kaldırıldığında birindeki görüntü diğerine yansır. Rüya olayı buna benzer. İnsan uyuduğunda kalbin duyu organlarıyla ilgisi azaldığından, Levh-i Mahfûz’daki bilgiler kalbe yansır. Hayal gücü (muhayyile) bu bilgileri sembollerle alarak korur, insan uyandığında hayalindeki sembolleri hatırlar. Bu semboller insanın hayâl yetisi ötesindeki bir gerçeği, yani Levh-i Mahfûz’daki bir bilgiyi gösterir ki, rüyanın asıl işaret ettiği şey budur.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle der: ‘’Rüya üç kısımdır. Birincisi şeytanın etkisiyle insanda meydana gelen çağrışım ve bu tesirin meydana getirdiği hayâl ve sanrılardır. İkincisi kişinin uyanıkken zihnini meşgul eden şeyleri uykusunda görmesidir. Üçüncüsü ise’Peygamberliğin kırk altı cüzünden biri ‘’ kabul edilen sâdık ve sâlih rüyalardır. Şeytani rüyalar bir gerçekliliği olmamasına rağmen, insanın bilinçaltını, nefsin hastalık ve bağımlılıklarını göstermesi bakımından mutasavvıflar tarafından önemsiz kabul edilmez. Nefsani rüyalar hatıraların, gündelik yaşamda tatmin olmamış arzuların hayâlde canlanmasından ibârettir. Sâdık ve sâlih rüyalar ise Allah’tan birer müjde (büşrâ minellah) olduğu kabul edilen ve kaynağı ilâhi olduğundan doğru ve gerçek rüyalardır. Bu tür rüyalar vâsıtasıyla bazı olaylar tahakkuk etmeden önce keşfedilip haber verilir. Olmadan önce rüyada görülen şeyler rûhlara daha yakındır. Söz gelimi rüya ile olacağı önceden görülen bir çocuk, diğer çocuklara nispetle daha ayrıcalıklı özelliklere sahiptir.

Sadık ve sâlih rüyaların teşriî (şeriat) anlamda bir hüküm koyuculuğu olmayıp bir tür nübüvvet olduğu ifâde edilir. Sâlih rüya, insanın kutsî âlemlere erişmesinin, aşkın âlemlerden haber almasının, diğer bir ifâde ile ilhama mazhâr olmasının yolu olarak kabul edilmiştir. Hazretin ifadesiyle ‘’rüyasını ta’bir edebilen kişi, bu yolla elde ettiği bilgiyi başka hiçbir yolla elde edemez. Çünkü rüya nübüvvetin bir cüzüdür.’’ Bu nedenle Resûlullah ashabına ‘’aranızda rüya gören var mı? diye sorardı.

İbnü’l Arabî Hz. göre insan, unsurlardan oluşan cismani varlığı sayesinde rüya görür. Bu yüzden meleklerin rüya görmediklerini belirtir. Allah’ın rüya ile görevli bir meleği vardır. ‘’er-Rûh’’ diye isimlendirilen bu melek, en yakın semânın (Dünya semâsı) altındadır. İnsan uyuduğunda bu melekle irtibat kurar ve onun elindeki sûretleri yine bu meleğin verdiği feyz ile kendi hayâlinde idrâk eder. Böylece Levh-i-Mahfûz’dan yansıyan bilgiler öncelikle semâvata, oradan insana yansır. İnsan uyanıkken zâhiri hisleri ve zâhiri algılama ile meşguldür. Bu yüzden uyanıkken bu mertebe ile irtibat kuramaz.

Levh-i-Mahfûz’dan semâvata, oradan en yakın semâya yansıyan ve ‘’er-rûh’’ adı verilen meleğin elinde bulunan sûretler, uykuda idrâk edildiği gibi, ‘’er-rûh’’ adlı melekle irtibata geçilmesi durumunda uyku dışında da fenâ ve gaybet hâlleri ile idrâk edilebilir. İnsanın his ve idrâk yolları temizlenir ve arındırılırsa idrâk iyice güçlenir ve diğer insanların uykuda eriştikleri idrâke uyanıkken erişebilir. Nadiren gerçekleşen bu durum nebîler ve bir kısım evliyalara mahsustur.

Rüya yorumlama anlamında kullanılan ‘’ta’bir’’ kelimesi Arapça’da köprü veya nehrin bir yakasından diğerine geçme anlamına gelen ‘’ubur’’ kökünden gelir. Ta’bir, rüyalardaki olay ve sembollerin ilk anlamlarına ulaşma çabasıdır. 

Bir idrâk ile bir sûreti rüyasında gören için idrâki esnasında üç mertebe söz konusudur ve bu mertebeler rüyanın ta’bir edilmesi bakımından çok önemlidir. Birinci mertebe, kişinin idrâk ettiği sûretin, gören ile değil de görülenle ilgili olmasıdır. Bu da onun mertebe ve sıfatlarına göre olur. Bu durumda görülen şey görüldüğü hâl üzere idrâk edilir. İkinci mertebe, görülen sûretin görenin nefsindeki bir hâlle ilgili olmasıdır. Üçüncüde ise görülen sûret, ‘’meşru bir hakk’’ la ve konulmuş bir kanunla ilgilidir. Bu takdirde idrâk edilen sûret, o sûretin görüldüğü bölgedeki geçerli yasayla ilgilidir.

‘’Evlâ (üstün) olan birinci mertebedir. Şayet kişi gördüğü sûretten bir hitaba muhatap olursa hitâbın hâline göre ve rüyasında bunu ne kadar anladığına göre değerlendirilir. Aynı zamanda bu sûreti gören kimsenin o sûret karşısında takındığı edep ve saygıya da bakılmalıdır. Kişi ta’biri biliyor veya bilene sorarsa o zaman ta’bire müracaat eder. Bilmiyorsa ta’bir etmez. Çünkü görülen her bakımdan hak bir sûrettir’’

Bu sûretin dışındaki rüyalar ise şayet içinde kişiyi üzen şeyler varsa şeytandandır. Böyle bir rüyada üç kez sol tarafa tükürmeli, şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalı, kalkıp nâfile namaz kılmalı ve rüyasını kimseye anlatmamalıdır. Yahut görülen sûret, kişinin uyanıkken nefsiyle yaptığı iç konuşmalarından meydana gelmiştir. Bu konuşmalar hayâle nakşolunur, uyuyup hisler hayâl hazinesine yönelince hayâlde resmedilmiş bu tasavvurlar görülür.

Şeytandan olan ve nefsten oluşan rüyalara itibar edilmese de, bu tarz bir rüya, ehli tarafından ta’bir edildiğinde rüyadan değil de, ta’birin kuvvetinden dolayı rüyanın bir hükmü olur ve o hüküm meydana gelir. Rüyayı ta’bir eden kimse, gerçek anlamda rüyayı ta’bir edebilmek için rüyayı anlatandan alıp kendi hayâline tasvir etmelidir. Aksi takdirde rüyayı tahkîken (hakîkatiyle) ta’bir edemez. Ta’bir eden kişi, anlatılan rüyayı kendi hayâlinde tasvir edince, rüyayı gören kişinin iç konuşma veya şeytanın korkutması şeklinde gördüğü sûret, rüyayı görenin hayâlinden ta’bir edenin hayaline intikâl eder. İntikâl edince o sûret, ta’bir eden için artık bir iç konuşma olmaktan çıkar ve rüyayı ta’bir eden, gerçek bir sûret hakkında hüküm vermiş olur. Böylece rüyayı ta’bir eden kimsede, rüyayı gören kimsenin sûretine ilişkin bir hüküm zuhûr eder.

Kur’ân-ı Kerim’in Yusuf sûresinde (36-41) geçen, Hz. Yusuf’a rüya gördüklerini söyleyen iki arkadaş, aslında gerçek bir rüya görmemişler, tasvir ettikleri şey hususunda yalan söylemişlerdi. Anlattıkları gerçekte ‘’hadis-i nefs’’ kabilinden kendi iç konuşmalarından ibâret bir tahayyüldü. Ancak Hz. Yusuf’un hayâlinde anlatılan bu şeyin sûreti meydana gelmiş ve gerçeğe dönüşmüştü. Bu sûretle Hz. Yusuf, rüya konusunda gerçekleşmesi en zor olan şeyi hayâlinin doğruluğu nedeniyle gerçekleştirmişti. Çünkü ta’birin rüyanın gerçekleşmesinde tesiri vardır.

Hz. Peygamber’in bir hadisine göre: ‘’Rüya, ta’bir edilmedikçe bir kuşun ayağı üstündedir, ta’bir edilince düşer.’’ Yani anlatılmadığı sürece bir kuşun ayağında durur. Rüyanın gerçekleşmesi, ta’bire bağlı olunca, rüyanın rastgele kimselere anlatılmaması önem kazanmaktadır. Örn: Hz. Yusuf rüyasını babasına anlatınca Hz. Yâkup rüyasını kardeşlerine anlatmaması konusunda onu uyarmıştır. (Yusuf, 5) İbü’l Arabi Hz. göre; hadiste ‘’kuş’’ diye geçen ifâde, kişinin hayır ve şerden nasip ve kısmeti yani rızkı, anlamına işâret etmektedir.  ‘’Her insanın amel ve nasibini boynuna bağladık’’ (îsrâ, 13) Hadiste kuşun kanadı değil de ayağı denilmesi, nasip anlamıyla ilgilidir. Zirâ kuş ayağıyla yerden bir şey alıp nasiplenir, kanadıyla bunu yapamaz. Dolayısıyla kuş, ‘’er-Rûh’’ adlı meleğin şekle bürünmesidir.

Hz. Peygamber’in temizlenen hayal mertebesinde sâdık rüya şeklinde başlayan görme (rü’yet), daha sonra hayâl hazretinden dış dünyaya melek sûretinde zuhûr etmiştir. Hz. Meryem’in Cebrâil’i insan şeklinde görmesi, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Mûsâ’ya bir ağaçtan görünmesi benzer şekilde gerçekleşen rü’yetlerdir.

Tirmizî’nin aktardığı bir hadise göre Resûlullah buyurdu ki: ‘’Risâlet ve nübüvvet kesilmiştir. Dolayısıyla benden sonra nebi ve resûl gelmeyecektir. Ancak el-mübeşşirat müstesna.’’ Dediler ki: ‘’Ey Allah’ın resûlü, el-mübeşşirat nedir.’’ Buyurdu ki: ‘’Bir Müslüman’ın rüyasıdır. Bu rüya nübüvvetin bir parçasıdır.’’ ‘’el-mübeşşirat’’ kelimesi genel anlamıyla müjde (büşrâ) anlamındadır. Arapça’da deri anlamına gelen beşere köküyle irtibatlıdır. Rüyaların mübeşşire şekilde isimlendirilmesi, rüyanın insan tenindeki tesiriyle ilgilidir. Çünkü beşer olan insan varlığının dışı, içinde meydana gelen şeye göre değişir. Ârif, rüya vâsıtasıyla kendisine erişen şeye göre değişip şekillenir. Bunun etkisi de beşeri varlığında ortaya çıkar.

Hz. Âişe’nin aktardığına göre: Hz. Peygamber’in vahiy almaya başlaması ilk sâlih rüyalar ile olmuştur. Bu süreçte gördüğü her rüya sabah aydınlığı gibi aynısıyla meydana gelirdi. Hz. Peygamber’in rüyasının aynen meydana gelmesi, hissinde meydana gelmeyen şeyi söylememesindendi. Bilinçaltının temizliğinden dolayı da rüyalar orada başka bir sûrete bürünmüyor, aynısıyla görünüyordu. Hz. Peygamber’e gelen vahiy elçisi, Rabb’inin sözünü Peygamber’in işitme duyusuna atar (ilkâ). Bazen de vahyi Peygamber’in kalbine indirir (inzal). Vahiy kalbe indirilince Peygamber’i bir sıkıntı ve şiddet basar ki, İbnü’l Arabi Hz. göre ‘’hâl’’ diye ta’bir edilen şey gerçekte budur. Bu sıkıntının nedeni ise Nebî’nin bedensel varlığının, kalbe indirilen mânâya uygun olmamasıdır. Sonra bu hâl geçer ve Peygamber kendisine inzal edileni haber verir. İbnü’l Arabî Hz. bu tecrübeyi bizzat kendisinin de yaşadığını söyleyerek bu hâli anlatır.

İbnü’l Arabî Hz. göre, bazı velîler vahiy mertebesi ile irtibat kurabilir. Velî tarihsel olarak Hz. Peygamber’in zamanına erişememiş olduğundan, vahyi ondan işitemez. Bu yüzden vahyin gelişiyle irtibat ve idrâki ancak vahyin kaynağı olan mertebe ile irtibatı sayesinde gerçekleşir. Velî de benzer bir süreçte işitme duyusuna ‘’ilkâ’’ veya kalbine ‘’inzal’’ ile vahye muhatap olur. Bu esnada velînin durumu Resûlullah’ın şeriât koyucu lafzını işiten sahabenin durumu gibidir. ‘’Basîret üzere Allah’a davet ederim, ben ve bana uyanlar’’ (Yusuf, 108) âyetinde ‘’bana uyanlar’’ kısmı ile işaret edilen kişiler, vahiy hazretiyle irtibat kurabilen velîlerdir. Davetin vahiy lafzı sadece Hz. Peygamber’e özgüdür. Velînin kendine ait bir lafzı yoktur. Velî sadece Hz. Peygamber’in lisanından dökülen vahiyle Hakk’a davet eder. Böylece Allah’ın Resûlü’ne tabî olan velî, Peygamberin lisanından dökülmüş vahiy hakkında basîrete sahip hâle gelir. Velîler bu yönüyle Nebî’nin vârisleridir.

Tasavvuftaki varlık mertebeleri bilinmeden sufî düşüncenin rüya mevzuuna yaklaşımı tam olarak anlaşılamaz. Varlık (el-Vücûd) özü itibariyle bir (Vahdet) olan Hakk’ın farklı mertebelerdeki taayyünüden ibârettir. Varlık mertebeleri açısından, içinde yaşadığımız ve algıladığımız her şey, ‘’hakîkatini’’ daha ulvi bir varlık mertebesinden alır.  Vücûd’daki varlıkların hakîkati, Ceberût mertebesindeki ‘’varlık kokusu’’ nu almamış (zuhûr etmemiş) olan ve Hakk’ın malumatı durumundaki ’’Ayân-ı Sâbite’’ ye istinat eder (dayanır). Algıladığımız evren düzlemindeki eşya, bir yönüyle kendi hakîkatine işaret eden semboller ve remizler âlemi olduğundan, kendi hakîkatine gidilmezse anlaşılamaz. Öyleyse hislerimizle algıladığımız evren ta’bir edilmeye muhtaçtır. Rüyalar yorumlandığı gibi âlem ve âlemdeki eşya da ta’bir ve te’vil edilmelidir.

İbnü’l Arabî Hz. döneminin bilginlerini rüyaya gereken ehemmiyeti vermediklerinden dolayı sert bir biçimde eleştirmektedir. Bu tür kimselerin uyanıkken ve hareket halinde iken kendilerinin bir tür rüya içinde olduklarını, uykuda iken de rüya içinde bir başka rüyada olduklarını anlamadıklarını belirtir. Ona göre, âlemdeki varlıkların uyku hâli de, uyanıklığı da bir tür uykudur.

İnsan, mârifet mertebelerinde yükseldiğinde dünyadaki hâlinin, gerçekte bir uyku olduğunun bilincine varır. Dünyadaki durumunun bir tür rüya olduğunu anlar. Sahih bir hadise göre: ‘’İnsanlar uykudadırlar. Ölünce uyanırlar.’’ Âhiret, insanların adeta düş gibi olan hayatlarının ta’bir edildiği yerdir. Herkes yaşamının ta’birinin ne olduğunu, neye tekabül ettiğini âhirette bulacaktır. Ancak eşyanın hakîkatine keşfen muttali olanlar, henüz hayatta iken biyolojik ölümü beklemeden kendi yaşam düşlerini, bunun yanında varlık ve eşyayı ta’bir edeceklerdir.

Osman Nuri Küçük/İbnü’l-Arabî Sayılar ve Rüyalar

Bilgi: ‘’Sâdık rüyalar Nübüvvet’in kırk altı cüzünden bir cüz’dür’’. Bu da Hz. Peygamder’in rüyasıdır. Çünkü Peygamber’lik ’’yirmi üç’’ senedir. Bunun ilk ‘’altı ay’’ ı sâlih rüya şeklindedir. (23 yıl X 12 ay = 276 ay)(276 ay, 6 ay’a bölününce 46 kalır) 

 

13 Kasım 2022 Pazar

TEVHÎD:

Tevhîd, Allah’ı sonradan yaratılmış olan her şeyden tenzih etmektir. Tevhîd, Allah’tan başka ilâh olmadığına, O’nun ortağı bulunmadığına, ‘’Ahad ve samed olduğuna, doğurmadığına ve bir dengi bulunmadığına’’ (İhlâs 2-3) şehâdet etmektir. Bu açık bir tevhîddir ve en büyük şirki ortadan kaldırır. Şirk (Allah’tan başkasında bir varlık görmek olup) tevhîdin zıddıdır.

Tevhîd, Bir’dir diye söylemek, Bir bilmek ve Bir görmektir.

Tevhîd, hakîkatte zâhirin ve bâtının sükûtudur.

Tevhîd, kadîm olanı sonradan olandan (Hadis’ten) ayırmaktır. Tevhîd bir tür sarraflıktır yâni sonradan olanı ayıklayıp, kadîm olanı elde etmektir. Semâvî kitaplar ‘’tevhîd’’ kelimesinin mânâlarını bildirmek üzere görevlenip gönderilmişlerdir.

Tevhîd’in dört mertebesi vardır: Birinci mertebesi, kişinin diliyle lâ ilâhe illâllah dediği halde bundan gaflette olması ya da inkâr üzere kalmasıdır. Bu münafıkların birlemesine benzer. İkinci mertebesi, kişinin Müslümanların çoğunun tasdik ettiği gibi lâilâhe illâllah’ın anlamının kalben tasdik etmesidir. Bu avamın itikâdıdır. Üçüncü mertebesi, kişinin keşif yolu ve Hak nûruyla Allah’tan başka ilâh olmadığını müşâhede etmesidir. Bu yakınlaştırılmış olanların (mukarrebîn) makamıdır. Kişi burada çokluğu görmesine karşılık bu çokluğun yalnızca Vâhidü’l-Kahhâr olan Allah’tan kaynaklandığını görür. Dördüncü mertebesi ise, kişinin varlıkta O’ndan başka hiçbir şey görmemesidir. Bu sıddık olanların müşâhedesidir. Sûfîler buna tevhîd de fenâ derler. Çünkü kişi, O’ndan başkasını görmüyorken kendisini de görmemektedir.

Fenâ mertebeleri de üç kısımdır. Tevhid-i ef'al, Kişi kendinde ve karşısındakinden gelen her fiilin Allah'tan olduğunu bilir. Tevhid-i sıfat, Kişi her sebepte Hakkı görür ve her olayın nedeninin ona bir uyarı ve tekâmül fırsatı olduğunu bilir. Tevhid-i zât, Kişi, fiil ve sebebe, olaya takılmaz, yapan yaptıran Allah der.

İlâhiyatçılar Allah’tan gelen mesajın üç temel ilkesi olduğunu belirtirler. Tevhîd ya da Allah’ın birliğinin ifâdesi, Nübüvvet ya da Allah ile insan arasındaki vâsıtaların tabiatının açıklanması ve geri dönüş (maâd) ya da insanların asıllarına (mabde) geri döndükleri zamanki ilâhi karşılaşma. Allah ile başlamak, yaratılış alanına inmek, tekrar Allah’a yükselmek ‘’Varlık dairesi’’ olarak tasfir edilir. Yegâne hakîkat, âlemi varlığa getirir, anbean bütün şeylerin varlığını sürdürür ve hepsini nihâî yerlerine geri döndürür. Allah’tan gelen her şey dâima O’nun tarafından desteklenir ve yine O’na dönecektir. Şeyler gelir ve gider, yaratılır ve geri döner, iner ve yine yükselir. Bunların hepsi aşk ile gerçekleşir. ‘’Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?’’ (Mü’minûn, 115)

İnsanlar Hz. Peygamber’de tecessüm eden (görünen) ilâhi rehberliği takip ederek ‘’varlık dairesini’’ tamamlarlar. Bu daire, Allah âlemi yarattığında başlar. Rehberin vazifesi onları Allah’a geri döndürmektir ve sonra Allah onları sevgisiyle kucaklar.

İslâmi dünya görüşünün en özlü ifâdesi ‘’kelime-i şehâdet’’ te bulunur. ‘’Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed Allah’ın resûlüdür’’ Bu ifâde üç temel meseleyi bize verir ve bunların her birine Kur’ân’da değinilmektedir. Birinci mesele bu mesaja (elçilik) şahitlik eden insanlar vardır, ikinci mesele bu mesajı gönderen bir Tanrı vardır. Üçüncü mesele, insan ile Tanrı arasında vâsıtalık eden bir resûl ve mesaj vardır. Yani insanlar, mutlak hakîkat ve onları birbirine bağlayan bir bağ ya da başka bir deyişle âşıklar, mâşuk ve aşk vardır. Bu üç mesele hangi dil kullanılırsa kullanılsın birçok dini geleneğin üzerine kurulduğu temeldir.

Şehâdet: Kul açısından Allah’ın birliğine şâhit olmaktır. Ancak, Hakk’ın en başta şâhitlik ettiği kendi şehâdetinden daha doğru ve tam bir şehâdet yoktur. Bu O’nun ‘’Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şâhitlik etti’’ (Âl-i İmrân, 18) âyetidir. Bu Hakk’ın kendisinin Hak olduğuna yine bizzat kendisinin şâhitlik etmesidir. Yâni yalnızca O kendisine şehâdet eder.

Şehâdetin ‘’Allah’tan başka ilâh yoktur/Lâ ilâhe illallâh’’ şeklindeki ilk kısmına ‘’kelime-i tevhîd’’ yani ‘’Allah’ın birliğinin seslendirilmesi’’ denir. Tevhîd kelimesinin en temel anlamı bir şeyin bir olduğunu söylemektir. Yâni; Ezelî ilâhtan başka ilâh yoktur, ezeli birden başka ‘’bir’’ yoktur, gerçek hayat sahibinden başka hayat sahibi yoktur, her şeyi bilenden başka bilen yoktur, gerçek sevenden başka seven yoktur. Allah’ın güzel isimlerinin (Esmâ-i hüsnâ) her biri, ilâhi hakîkate ışık tutmak üzere bu formüle tatbik edilebilir.

Şehâdetin ‘’Muhammed Allah’ın resûlüdür/Muhammedün resûlullâh’’ şeklindeki ikinci kısmı yaratılışta insanın rolü konusunu gündeme getirir. Doğuştan gelen aklımızı, farkındalığımızı ve ahlâk duygumuzu dikkate aldığımızda kendimiz ile ne yapmamız gerekmektedir? Cevap: Allah, sevgi ve merhametiyle bizim kim olduğumuzu ve kendimizle ne yapmamız gerektiği konusundaki yetersizliğimizi bilmekte, bu yüzden bize benliklerimizle nasıl uyum içinde yaşayabileceğimizi göstermek için rehberlik etmektedir. Allah kullarına nebîler ve resuller aracılığı ile birtakım emirler bildirmektedir. ‘’Her ümmet için bir resûl vardır’’ (Yûnus, 47)

İstesek de istemesek de Allah’a geri döneceğiz, dolayısıyla izleyeceğimiz en hikmetli yol bu karşılaşma için hazırlık yapmaktır. Allah bizden lütuf ve keremiyle tabiatımıza uyumlu bir şekilde kendisine geri dönüşümüzü murâd eder. Bu yüzden resûlleri iyi haberlerle ve uyarılarla göndermektedir. İyi haber eğer Allah’ın hidâyetini (doğru yolu) takip edersek kendimizi O’nun rahmetiyle âhenkli bir duruma getireceğimizdir. Kötü haber ise eğer O’nun hidâyetini takip etmezsek rahmetin gerektirdiği şeyden uzaklaşacağımız ve gazaba mâruz bırakılacağımızdır.

Tevhîde özgü bakış açısından her şey tam da olması gerektiği üzeredir, bu yüzden iyi ve kötü bu resme girmez. Yegâne hakîkatten başka hakîkat yoktur ve bütün eşya olması gerektiği üzere varlığa gelmektedir. Allah’tan gelen haberleri alanların (risâlete muhatap olanların) görüş açısından ise bâzı şeyler iyi ve kötü, bâzı şeyler daha iyi ve daha kötüdür.

Yaratılışa ilişkin tekvînî ve dine ilişkin teklîfî emirler şehâdetin iki kısmının açık sonuçlarıdır. İlkinde Allah dilediği gibi yapar çünkü O’ndan başka ilâh yoktur ve kimse bunun hakkında bir söz söyleyemez (Tekvînî emir). İkincisinde ise Allah insanların hangi ölçüde özgürlüğe sahip olduklarını bildirmek için peygamberler göndermiştir (emir ve yasaklarının bildirildiği dini teklîfî emir). O’nun dini teklîfî emri buyurma sebeplerinden biri, insanların kendi hayatlarını düzene sokmaya muktedir olmadıklarını göstermektir. Allah insanlara ‘’bunu yap, şunu yapma’’ diye emreder fakat hep ipleri elinde tutar. Kulun emredilmiş olandan (dini teklîfî emir) farklı olmasına müsâde vardır fakat verilmiş olan hükümden (Tekvînî, yaratılış emri) farklı olmasına izin yoktur. Şerîat açısından insanlara belirli şekillerde davranmaları emredilmiştir, hakîkat açısından ise insanlar Allah’ın hüküm verdiği üzere davranacaklardır. Aslında teklîfî emir başka türlü gerçekleşmesi mümkün olmayan vücudun imkânlarının, tam bir silsilesini varlığa getirerek tekvînî emre hizmet eder. Tekvînî emrin özelliği ona aslâ itaatsizlik yapılamamasıdır.

Allah’tan başka her şey bâtıldır, yâni gerçek, doğru ve uygun olmayandır. Şeylerin bâtıllığı onların kendi başlarına varlıklarının olmadığı anlamına gelir. Allah’ın onlara ‘’Ol’’ demesiyle onlar gerçekliğin bir görüntüsünü kazanırlar. Allah’tan başka her şey şeklinde tanımlanabilecek olan âlem, mutlak anlamda bâtıl değildir. Bilakis Hak ile kıyaslandığında bâtıldır. Dolayısıyla şeylerin tekvînî emre muhatap olmakla elde ettikleri gerçeklik kendilerine değil, yaratıcılarına aittir. Şeylerin gerçeklikleri, yoklukları (adem) ve hiçlikleridir.

Allah’ın yaratılmışlara karşı en büyük lütfu, onları yaratmış olmasıdır. Allah zamanın dışında dâimi ve ebedi olarak konuşur. O mütekellimdir (konuşan) ve bu yüzden O’ndan başka konuşan yoktur. O’nun konuşması (kelâm) ‘’Ol’’ emri ile çeşitli sûretler alır ve aynı zamanda kutsal kitap olarak görülür. Ancak konuşma ve diğer sıfatlar bir kere bizim alanımıza girdiklerinde bizler tarafından lekelenirler.

‘’İnsanlar Allah’ı nasıl bilebilir?’’ Gerçekte insanlar, Allah onlara ilim vermediği sürece O’nu bilemezler çünkü onlar esas bakımından yokturlar ve kendilerine ait hiçbir şeyleri yoktur. İnsanların en büyüğü olan Hz. Peygamber bile Allah ilim vermeksizin O’nu bilemezdi. Allah yolunu gösteren yine Allah’ın kendisidir. Yaratılmışlar, varlığa geldikten sonra da tıpkı var olmadan önceki gibi O’nun kudretinin esîridirler. O ise varlık verdikten (icâd) sonra da varlık vermeden önceki hâl üzeredir, O’nun için bir değişiklik söz konusu olamaz. Gerçekte yol gösterici Allah’tır ve akıl burada sebep değil yalnızca araçtır.

‘’Öyleyse Allah âlemi niçin yarattı?’’  ‘’Ben gizli bir hazineydim (kenz-i mahfi) ve tanınmayı sevdim’’ Allah yaratmayı murâd etti, istedi, diledi, sevdi ve yarattı. ’’Bir şeyin olmasını murâd ettiğimiz zaman sözümüz sadece ona ‘’Ol’’ dememizdir ve hemen olur’’ (Nahl, 40)

Tevhîd anlayışı gereği Allah’ın gerçek varlık ve bizimse O’nun gölgeleri veya solgun yansımaları olduğumuz görüşü kabul görür. O zaman bütün nitelikler ve özelliklerin doğrudan ve dolaylı olarak bire geri dönmesi gerekir. Böylece Allah’ın âlemi niçin yarattığı sorusu kendi kendini cevaplandırır. Âlem, eşyanın ilâhi isimlerin belirlediği tabiatı tarafından talep edilmektedir.

 ‘’Allah’tan başka ilâh yoktur (lâ ilâhe illâllah)’’. Bu ifâde olumsuzluk ve olumlamayı birlikte içerir. Bu cümle tevhîd kelimesidir. Tevhîd hiçbir şeyin Hakk’a denk olmaması demektir. Tevhîd zikrini tartabilecek hiçbir terazi yoktur. Bir kutsî hadiste (Ahmed Bin Hanbel) Allah şöyle der: ‘’Yedi gökler, onları dolduranlar, yedi yer ve onları dolduranlar bir kefede, lâ ilâhe illâllah cümlesi ise başka bir kefede bulunsaydı, bu cümle diğerine baskın gelirdi.’’  

William C. Chittick/İlâhi Aşk

24 Ekim 2022 Pazartesi

 ŞECERETÜ’L-KEVN (VARLIK AĞACI):

Cihân bâğında insan bir şecerdir gayrılar yaprak,

Nebîler meyvedir sen zübbesisin yâ Resûlullah. (Niyâzî Mısrî)

 Kûr’an’ın âyetlerinden (işâretlerinden) kaynaklanan ve muhayyileye (hayale) dayanan anlatımlar aslında bir misâldir. Bu anlayış ile tüm varlık durumları mertebelerine göre kısımlandırılıp çekirdek ile ağaç ilişkisi üzerinden anlatılır.

İlâhi Zât ağaca, dalları ise Zât’a ait isimlere benzetilir. Ağacın ortaya çıkan dallarından yüksek mertebeli olanlar mânâya, aşağı mertebeli olan sûrete, kabuğu mülk âlemine, özü ve taşıdığı incelikleri melekût âlemine, ağacın hayatını ve sürekliliğini sağlayan su ceberut âlemine, ağacı çevreleyen sınırlar gök cisimlerine ve tüm kâinata, ağacın yaprakları göğün tabakalarına işaret eder. Arş bu ağacın bir hazinesi, melekler arşta ikâmet eden ve ağacın işleriyle ilgilenen hizmetçiler gibidir. Ağacın dalları birbirinden farklı, meyveleri çeşit çeşittir. Çünkü ilâhi isimler zuhûr itibariyle birbirlerinden farklı, o isimlerin tecellîlerine mazhar olanlar çeşit çeşittir. Bu ağaçta var olan ve olacak olan her şey bir kitapta yazılıdır. Cennet ve cehennem ağacın meyvelerini koymak için hazırlanmış iki ambara benzer. Ağacın baharı ve çiçeklenmesi dünya, meyve vermesi âhirettir. Çünkü bu ağaç ilâhi kudret ve irâde ile varlığını sürdürmektedir. Yine de dallar ve meyveler ne denli çeşitli olsalar da kök birdir. Başlangıcı bir olanın sonu da bir olacaktır ki o da ‘’kün’’ emridir.

Varlık (kevn) bir dairedir ve başlangıç ile sonuç bu dairede birbirlerine kavuşurlar. Her şey bu daire içindedir, ortaya çıkan ne varsa tekrar çıktığı asla geri döner. Mirac da bir asla dönüştür. ‘’Kün’’, dairede başlangıçla sonun kesiştiği noktadır. Kün çekirdeği hep ikili biçimde dallanmaktadır. Hep birliğe geri dönen bu ikilik, varlığın ortaya çıkışında bir prensip olarak vurgulanır. Hakîkati tasdik sayılan iman ile ona zıt düşme anlamına gelen küfür de bu ikilikten kaynaklanır.

Sanki ‘’kün’’ çekirdek, kâinat bir ağaçtır. Çekirdek boy vermeye başladığında önce iki dal belirir, sonra bu dallar çoğalırlar. Varlık irâde kökünden varlık dallarına doğru uzanır. Dallanıp budaklanmanın çoğalması, varlık düzeylerini arttırdığından ve bu süreç her düzeyde ayrı bir görünüm kazandığından bu dallar her boy verişlerinde ayrı bir hüviyet alırlar.

‘’Kün’’ kelimesinin iki harfi vardır. Kef ve nun. Her harfinin de iki yönü bulunur. ‘’Kef’’ harfinden bir yön mükemmelliğe, bir yön noksanlık ve örtülülüğe yani küfre: ‘’nun’’ harfinde bir yön mârifet, yani bilinirliğe, diğer bir yön inkâra (nekre) dönüktür. Zuhûr âleminde bu türlü ikilikler izâfi sayılır, yani bakana göre görünürler. ‘’Kün’’  emri tüm var edilmişlerin hisse (pay) bulduğu bir külli hakîkat olarak kavranınca, yokluk karanlığa, varlık aydınlığa benzetilir. Böylece ‘’kün’’ çekirdeğindeki mükemmellik ve mârifet hidâyete (doğru yola), inkâr ise dalâlete (yoldan çıkmaya) işaret sayılır. Allah Teâlâ mahlûkatını zulmette (karanlıkta) halk ederek (yaratarak) üzerlerine kendi nûrundan serpti. Bu nurdan kime isâbet vâki oldu ise hidâyete erişti,  kime hata vâki oldu ise o kimse dalâlette kaldı.

Varlık ağacı ilâhi takdire bağlı olarak, kudret yellerinin esmesiyle, hikmet gıdalarının beslemesiyle, irâde bulutlarının yağmur indirmesiyle meyve verir. Ağacın dallarından biri nûra, diğeri zulmete bakar. Hayr nûrdan, şer zulmettendir. Yine melekler nûrdan, şeytanlar zulmettendir. Âdem ise hem nûra hem zulmete, hem hayra hem şerre, hem melekliğe hem şeytanlığa kabiliyetlidir.  Nûr ve hayr bereket ve saadetin bir sembolü olan sağ tarafa, zulmet ve şer bedbahtlığın bir sembolü olan sol tarafa yerleşir. Her insan kabiliyetince bu iki taraftan birine katılır.

Varlık ağacının meyvesi ‘’kün’’ çekirdeğidir ve varlık ağacı onun için filizlenmiştir. Tasavvuf anlayışında bu meyve ‘’nûr-ı Muhammedî’’ ya da ‘’hakîkat-i Muhammedî’’ diye ifâde edilen ilkenin karşılığıdır. Varlık bir ceset, Hazreti Muhammed’in hakîkati rûh, varlık bir zulmet, Hazreti Muhammed’in hakîkati bir kandil gibidir. Varlık ağacının mânâsı hakîkat-ı Muhammediyye, hakîkat-i Muhammediyye’nin sûreti ise varlık ağacıdır. Varlık ağacındaki gelişmeler, serpilmeler, çiçeklenme ve meyvelenmeler, riyâzetler, müşâhadeler v.s. tüm bunların hepsi Muhammedî daldan aldıkları aşı ile var olup süreklilik kazanırlar. Âlemdeki sûretlerden her birinde insandan bir şeyler vardır. Küçük âlem olan insan ile büyük âlem olan kâinat birbirinden ayrılmaz. Bu anlayış ile insan kâinatın bir minyatürü, kâinat da insandakilerin bir açılımı gibidir. Dağlarla kemikler, yollarla damarlar, güneşle rûh, akılla ay, yıldızlarla beş duyu arasında karşılaştırmalar yapılır.

Çekirdeğe bakan birliği, dallara ve yapraklara bakan o çekirdekten ayrı olmayan çokluğu görür. Çekirdekte ağacı, ağaçta çekirdeği görmek, sadece baş gözüyle olmaz. Başlangıçla sonun esrarengiz bütünlüğünü sezmek ayrı bir mazhariyet sayılır. Ağaçtaki dallar ne kadar çeşitlenseler, farklı farklı görünseler, sürekli değişseler bile, her biri kökteki mânânın kendini belli ettiği mecralardır.  Varlık da böyledir. Sınırsız sayıda ayrılıklar, başkalaşımlar, farklı yöneliş ve oluşumlar, aslında tek Zât’ın yaratan (Hâlık) ve icad eden (Mûcid) isimlerinin tasarruflarına bağlıdır. Varolan ne varsa hepsi Hakk’ın elindedir. O’nun tarafından kuşatılmıştır.

Varlık harflerden, kelimelerden, âyetlerden ve sûrelerden ibâret bir kitaptır. Kelimelerin harflerden, harflerin de nefesten (nefes-i rahmanî) ortaya çıkması gibi, varlıklar da ilâhi ilimdeki sonsuz imkânları ifâde eden sabit hakîkatlerden (a’yan-ı sâbite) yani ilâhi kelimelerden ortaya çıkmaktadır. Bütün kelimelerin kendisiyle anlamlı ve belirgin olduğu Kelime ise ‘’hakîkati Muhammediyye, yani İnsan-ı Kâmil’’dir. Çünkü iç ve dışa, bir ve çoğa, gizli ve aşikâra aynı anda bakabilen, birlikteki çokluğu ve çokluktaki birliği nasılsa öyle gören ancak İnsan-ı Kâmil’dir. (İbn Arâbî Hz. Seceretü’l Kevn)

İbn Arâbî Hz. göre; Vâhid (Bir) olan varlık, birliğinde durdukça zuhûru mümkün değildir. Vâhid ancak kendi sûreti ile çift hale gelmekte ve zuhûr etmektedir. Buna göre Hakk’ın vücûdu, varlığın sûreti olan insan ile çift hale gelmiştir. İnsan (İnsan-ı Kâmil), Hakk’ın Zâtı’ndan ilk taayyün sonucu zuhûr eden ve tüm varlığı icmâlen kendinde barındıran ‘’Nûr-i Muhammedî’’ terimi yerine kullanılmıştır. (Osman Nuri Küçük/ Sayılar ve Rüyalar Syf. 128)

Bilgi: 7. Semâ’da bir makam olup, mahlûkatın amelleriyle varacağı son durak olarak ifâde edilen ‘’Sıdretü’l münteha’’ bir ağaç olarak tasfir edilmiştir. ‘’kökü sabit ve dalları gökyüzündedir.’’ İbrâhim sûresi, 24. Yine kökü Semâ’da dalları yeryüzünde olan ‘’Tûba ağacı’’ da Hz. Âdem a.s. olarak tasfir edilir. Her iki ağaç da ‘’İnsan-ı Kâmil’’ i sembolize etmektedir.

28 Eylül 2022 Çarşamba

 TAKLİT VE TAHKİK:

İnsandaki temel hedef, kalbin hayatına giden yolu, varlığının kökünde yatan Tevhid’in (Birliğin) sezgisini ortaya çıkarmak ve kendi tabiatında yatan kulluğa varmak için lâzım olan yolları hatırlamaktır. Bunun temelinde de ‘’BİLGİ’’ yatmaktadır. ‘De ki: Rabb’im ilmimi arttır’’ (Tâ-Hâ, 114) En mükemmel varlık, en yüce İnsan-ı Kâmil Hz. Peygamber’e bile ilim istemesi söyleniyorsa, diğer insanlara da aynısını yapmak düşmektedir. Bu Emr-i İlâhideki ‘’İLİM’’ (Eşya’nın hakîkati) arayışı, basitçe insanlardan ve kitaplardan bir şey öğrenme, malûmat elde etmek değildir. Elbette insanlar Kur’an’ın rehberliğini takip etmelidir. Fakat bu bahsettiğimiz özel bilme arayışı son derece şahsi dir. Uzmanların, Âlimlerin ve Bilim adamlarının kanaatlerinin, hakikî farkındalık üzerine bir etkisi yoktur. Kimse senin yerine bilemez. Kalbin hayatı sadece senin şahsen yaşayacağın farkındalıkla ilgilidir ve bu farkındalığın yeri sadece kişinin kendisi olabilir.

İlmi aramak Hz. Peygamberin kelâmıyla ‘’her müslüman üzerine farzdır’’. Ancak hangi tür ilim aranmalı, hangi tür ilimden sakınılmalıdır ve ilimden kazanılacak fayda nedir? İlim Hakk’a uygun olduğunda ve insana, Allah’a dönüşünde bir şeyler kazandırdığı zaman faydalı olabilir. İnsan göçtüğü zaman, yanında götüreceği ilim için çaba göstermelidir. Gerçekte değerli ilim ‘’Müşâhade’’ (keşf yoluyla ilâhi sırlara vâkıf olma) yoluyla gelen Allah’ın ilmi olup, bu ilim kitaplardan ya da hocalardan öğrenilememektedir. Ama insanı kemâle erdiren de bu İlim’dir. Matematik veya Tıp gibi diğer ilimler sadece bu dünyada yararlıdır ve ölümden sonra bize eşlik etmeyecektir. Şeriat ilminin de öteki dünyada faydası olmayacaktır. Allah’ın insana yüklediği mükellefiyetler ölümle sonlanacaktır. Öteki dünyada herkes Allah’a ibâdet edecek, bu da aslî ibâdet olacaktır. Dolayısıyla Şeriat ilmi, kişinin bu dünyadaki amellerini yerine getirmesinde rehberlik ettiği ölçüde önemlidir. Fakat bu ilmin de öteki dünyada hiçbir kullanımı olmayacaktır. Bu dünyada kişi, Şeriat’ı sadece gerekli olduğu ölçüde öğrenmelidir. Aşırı yemek yemenin bedende hastalıklara sebebiyet vereceği gibi bu ilme de aşırı önem vermek rûhta hastalıklar ortaya çıkaracaktır.

İnsan rûhunun bir başlangıcı vardır, çünkü Allah ona bir varlık vermiştir. Fakat bir sonu yoktur, çünkü Âyan-ı Sâbite’sinden açığa çıkardığı İlmin sonu yoktur. Âlemin bilgisi, kişinin kendini ve Rab’bini bilmesi sürecinde elde edilmesine rağmen âlem, kişinin Rab’bini bilmesinde perdelerin en büyüğü de olabilir. Âlemdeki işaretlerin neyi işaret ettiklerini anlamadan onlara ne kadar yoğunlaşırsak, Eşya’yı olduğu gibi görememenin zûlmetinde (karanlığında) o kadar derinleşmiş oluruz. ’Eşya’’Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellî ettiği Ayna’lardır. (Hepimiz Eşya’yız)

Eşyayı bilmeyi denemek, deryada bir dalganın yerini belirtmeyi denemek gibidir. Allah’ı Allah’tan başka bilen yoktur. İlâhi bilgiye müracaat etmeden Eşya’ın bilgisi mümkün değildir. Doğru bilgi sadece Allah’a aittir ve insan ancak ilâhi bilgiden nasibdar olduğu ölçüde doğruluktan hissedar olur.

Sadece Allah, kendisinin ve Eşya’nın bizâtihi, dolaysız, vâsıtasız, doğrudan bilgisine sahiptir. Allah, Kendisinin bilgisini lütfedebilir, fakat yine O’nu O’ndan başka bilen olmaz. Aklî düşünceyle veya beşerî yollarla elde edilecek her bilgi, mahlûk (yaratılmış) olması nedeniyle doğru değildir. Sonradan yaratılmış aklın, kâdim zât hakkında bir şey bilebilmesi nasıl mümkün olur? Bu türlü akıl kendisinin ne olduğunu ve nereden geldiğini bile bilmezken yaratıcıyı nasıl bilsin? İnsanlar, sadece kendi yeteneklerinin, şartlarının, yetiştirilme ve tahsillerinin el verdiği ölçüde bilebilir. Bu yüzden Bilgi’miz, Hakîkat ile yalan, doğruluk ile yanlışlık arasındadır. Yani ‘’izafî’’dir.

İlâhi olana yönelmeden, insanın hakîki bilgiye ulaşmaya çalışması beyhudedir. Bütün bilgi, bilen kişinin dışından gelmektedir. Bilgi edinirken, dışarıya yani bizden gayrı olanlara bağlı kalmaya ve onlara güvenmeye mecbûruz. Bilgimizde selâhiyet sahibini takip ederiz; Yani taklit ederiz. Taklit’in zıddı ise içtihat (özel görüş) veya Tahkik’tir. Eşya’nın hakîkatini bularak Eşya’yı bilmeye Tahkik denir. Tahkik; Hakk’ın gerçek bilgisidir. İşte; bilgiyi aramanın gâyesi  Tahkik’e ulaşmak, hakîkatini bilmektir. Tahkik’e ulaşamayan kişi, eşyanın hakîkatini bilemez. Taklit ise, ancak Enbiya’nın özellikle Hz. Mûhammed’in ayak izlerini takip etmektir. Ayak izlerini takip etmek, sadece amel yönünden değildir. Nebevî miras ‘’müşâhade’’ yoluyla doğrudan Allah’tan bilgi almayı gerektirmektedir. Allah’ın ilim verdikleri dışında kimsede bilgi yoktur.

İnsan olmaklığımızın ortaya çıkardığı iki temel soru vardır: BİZ NEYİZ ve NİÇİN BURADAYIZ? Bu soruları sorma, cevaplama ve cevaplarını amele geçirme sürecinin hepsi  ‘’Tahkik’’  ile alâkalıdır.

 BİZ NEYİZ? Hak mı, bâtıl mı?  Her şey Hakk’tır, çünkü her şey Mutlâk Hakk tarafından yaratılmıştır. ‘’Bizim Rabb’imiz her şeye hilkanini veren.....’’ Allah’ın Emr-i Tekvin’ine (yaratıcı emrine), bir şeye ‘’kün’’ demesine ve o şeye varlık vermesine baktığımızda mahlûkatın Hakk olduğunu, Hakk’ın yaradılıştaki faaliyetini gördükçe, Hakk’ın Halk’ta zâhir olduğunu görüyoruz.

NİÇİN BURADAYIZ ? ‘’Doğru yolu gösterendir...’’ Yaradılışımızdaki maksat Allah’ın gösterdiği doğru yolu takip etmektir. Kişi sadece Emr-i Tekvin’i takip ederek insanî maksûda eremez. Her halükârda, her şey tabiatı gereği bu emri takip etmektedir ve bu yüzden yapabileceğimiz hiç bir şey yoktur. Sadece İnsan Allah’ın sûretinde yaradılmıştır ve bu nedenle kendi tabiatları doğrultusunda değil, aynı zamanda Nebevi Hükümler’le doğru yola iletilirler. Çünkü İnsanî maksûda ancak Emr-i Teklife müsbet cevap vermekle ulaşılabilir. Peygamberlere nakledilen bu emirle Allah doğruyu, Hakk’ı, doğru amelleri bize gösterir.

‘’Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır, Rabb’inin senin üzerinde hakkı vardır, misafirinin senin üzerinde hakkı vardır ve ehlinin senin üzerinde bir hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver’’

‘’Her hak sahibine hakkını vermek’’ Tahkik’in kısa bir tanımıdır. Tahkik, gerçekliğin, hakîkatin, doğruluğun ve eşyanın uygunluğunun farkına varmaktır ve bu farkındalığa dayanarak onlara hakkını vermektir, yani Eşya için en isâbetli olanı ve doğrusunu yapmaktır.

Allah her şeyin hilkatini/yaradılışını verirken, Şey’in (Eşya’nın) hakkını da vermiştir. İşte biz de niçin buradayız? Sorusuna cevaben;  Tahkik’e erebilmek ve ‘’Her hak sahibine hakkını  vermek’’ için buradayız diyebiliriz. ‘’Her hak sahibine hakkını vermek’’ Tahkik’tir ve insanın varoluşunun gayesidir.  Tahkik; Allah’ın her şeye sadece yaradılış değil, aynı zamanda hidâyet de (doğru yol) verdiğini anlamamızı talep eder.

Hak mahlûkata tatbik edildiğinde, sadece mahlûkatın hakîkatini değil, aynı zamanda yaradılıştaki doğru yerlerini ve insanoğlu üzerindeki haklı ve münâsip taleplerini de ortaya çıkarmaktadır. Kişi bir şeyin hakkını idrak ettiğinde, kendisinin o şeye vereceği doğru karşılığı da anlar. Eşyaya hakkını vermek, evvela eşyanın Allah ile irtibâtını anlamaktır. Eşyanın Vechullâhı açığa çıkardığını ve Tecelli-i İlâhinin zâhir olduğu şeyler olarak hareket ettiğini hesaba katmadan onları düşünürsek, onların haklarını gözden kaçırırız. Başka bir ifade ile Tevhid’i gözden kaçırır Şirk’e düşeriz.

Bütün Şey’lerin (Eşya’nın) hakkından önce yerine getirilmesi gereken hak,  Allah’a karşı olan haklarımızdır. Bunların ilki ‘’Tevhid’’dir. Sonra ibâdet ve Allah’a Şirk koşmamaktır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise bunları yaptıktan sonra ‘’Cennet’’ tir.

Mûhakkik’ler (Hakîkat ehli); Rûh’taki ve âlemdeki her şeye hakkını vererek, Allah üzerindeki hakkını da vermiş olurlar ve Allah vergisi Bilgi ve Hakîkat’i tahakkûk ettirirler. Onlar Bâtıl’a bile hakkını verir, Bâtıl’ı münasip yerinden dışarı çıkarmazlar. (Allah’tan başka her şey bâtıldır, yâni gerçek, doğru ve uygun olmayandır)

Tahkik’in meyvesi ’Muhammedî makam’’ ve ‘’makamsızlık makamı’’dır. Gerçek hürriyete ancak her türlü kaydın ötesine geçmiş ve ‘’fıtrat’’ diye bilinen insanın Zât’ının aslî saflığına dönmüş kişiler ulaşabilir. Fıtrat; İnsan hakîkatinin varoluşuna esas oluşturan ezeli saflık ve arınmışlık, salt fıtrî Tevhid halidir ve insanların bu dünyaya gelmeden evvel Allah’ın huzurunda işittikleri ‘’Sizin Rab’biniz değil miyim?’’ hitabına verdikleri ‘’Evet’’ cevabıyla anılmaktadır.

‘’(Resûlüm) Sen vechini hanif olan dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaradılışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler’’ (Rum, 30)  ’Her doğan fıtrat üzere doğar fakat sonra ebeveynleri onu Hıristiyan, Yahûdi veya Mecûsi yapar’’ (Hz. Muhammed sav.)

Fıtrat; doğuştan Tevhid’e yönelmek olup, itaate itaattir. Hiçbir şey, şeylere varlık veren Emr-i Tekvin’e (Yaradılış emrine) karşı gelemez ve bu yüzden mahlûkatın her fiili zaten bir itaattir. Çünkü eşyanın fıtratı Emr-i tekvin’e itaat etmek ve Rahman’a ‘’kul’’ olmaktır. Bu durum er ya da geç zuhûr edecektir. İki çeşit ‘’kulluk’’ ve ‘’ibâdet’’ vardır. ‘’ASLÎ’’ olan Fıtrat’tan (Yaradılış emri), ‘’ARIZÎ’’ olan ise Allah’ın Peygamberlere gönderdiği emirlerden gelmektedir. ASLÎ kulluğun hükmü, ÂRIZÎ olandan daha kuvvetlidir. Çünkü bu dünyadaki emirler Ârızî’dir ve Ârızî olan her şey kaybolacaktır. İnsan, bütün mahlûkat gibi Allah’ın mutlak kuludur ve hür irâdelerinde mecbur bırakılmıştır. Bu dünyanın özrü, insanların hür seçimlerinde mecbur olduklarından dolayı kabul edilmiştir ve bundan dolayı Allah, her şeyin son meselesini Rahmet’e sevk etmiştir.

Cehenneme gidecek olanlar dahi bu Fıtrî itaatin semeresini alacaklardır. Cehennem ehli, bütün Eşya gibi Rahmân’ın kulları olarak yaratıldıklarını anladıkları zaman ızdırapları son bulacaktır. Herhangi bir Rab’lık, güç ve hâkim olma iddiaları kalmayacak, mahlûk ve kuldan başka bir şey olmadıklarını kabul edeceklerdir. Hepsinin üzerinde ‘’BELÂ’’ (Evet, Rab’bimizsin) sözü hüküm sahibi olup, bedbahtlıktan mutluluğa ulaşacaklardır. Bu söz, başından sonuna değin dünyada, Berzah ve Âhiret’te kendilerine eşlik edecektir. Çünkü kimse, Allah’tan gayrısına tapamaz. Dolayısıyla, Allah’a ortak koşmalarına rağmen, insanlar Tevhid’den vazgeçmemişlerdir. Çünkü ’Bezm-i Elest’te onu kabul etmişler’’ ve bu yüzden Fıtrat’ları üzere kalmaktadırlar. İşte bu durumları onları affa ve mağfirete götürecektir.

’Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok Rahîm, çok Gafûr’dur.’’(Zümer,53) Allah tövbe edenlere ve güzel amel işleyenlere af ve merhametini getirmiştir ve aynı zamanda haddi aşanlara, tövbe etmeyenlere de merhametini getirmiştir. Sonra ümitsizliği de yasaklamıştır.

Kur’an Cehennemin ebediyen kalacağını beyan etmektedir. İbnü’l Arabî Hz. Cehennemin ebediliğini inkâr etmemekte, fakat azâbın kalıcılığını reddetmektedir. Cehennem ehli orada ölmeyecektir. Çünkü acının kaldırılmasıyla ferahlık bulacaktır. Acı kaldırıldığında; Azap, Azibe (tatlıya) dönecektir. Gülistanda Gül bulmaya kimse şaşırmaz. Şaşkınlık, cehennem çukurunda Gül yetiştiğinde olur. Rahmet seni Nâr’ın içinde sardığı zaman, acı çektiğin her şeyin tatlı Azip/Azap olduğunu anlarsın.

İbnü’l Arabî Hz.leri Kûr’an’ın hiçbir zaman Cehennemin kahrına dair doğrudan açık bir âyetinin olmadığını, hepsinin bir tehdit niteliğinde olduğunu ifade eder. Çünkü Allah, güzel ahlâkın kaynağıdır ve hiç bir kerem sahibi tehditlerini yerine getirmez. ‘’Varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır’’(Âl-i İmrân, 14) Allah’a dönüş yeriyle herhangi bir kötülüğün açıkça uzaktan, yakından bir ilişkisi yoktur. Ve Allah böyle bir ilişki kurmamaktadır. Çünkü O’nun Rahmet’i her şeyi kuşatır O’nun lütf u keremi boldur ve her şeyi ihata eder (kuşatır).

Wıllıam C. Chıttıck- (İbn Arabî)

Özetlersek: Allah tekvini emri (hükmünü) vermek sûretiyle âlemi yaratır. Her şey, hattâ Peygamberler ve şeytanlar bile bu tekvini emre itaat ederek varlığa gelirler. Ancak dünyada Peygamberler aracılığı ile Allah katından dini teklifi emir buyurulur. Allah’ın hükmü, Peygamberin teklifinden üstün olduğu için kul ezeldeki yaradılış emrine uyar ve dini teklifi emri reddeder. 

Bir kulun yaradılışında Tekvinî emir ile Dini teklifi emir örtüşürse o kula Mümin, uyuşmazsa (Ezelde dine karşı örtülü olması hükmedildiği için) Kâfir denilir. Peki, Allah kendi hükmünün üzerinde bir hüküm olamayacağı halde neden Peygamberleri kulları doğru yola sevk etmesi için görevlendirmiştir denilirse,  yine Wıllıam C. Chıttıck’in ifâdesiyle ‘’kulların hiçbir irâdelerinin olmadığını anlamaları, hiçliklerini bilmeleri içindir’’ denilebilir.

Sem’âni bu konuyla ilgili şöyle der:

Beni bir kuyunun başına getirip ittin, ‘’Allah’a sığın!’’ diyorsun, sonra da itiyorsun!

Bir kanadı, bir bacağı kopmuş, bir gözü eksik diğer gözü de kör, sakat bir sivrisinek var. Onu ateş ve su deryasına atıyorlar, şöyle diyorlar: Dikkat et, kanatlarını yakma ve ıslatma!

Doğruyu Allah bilir…

18 Haziran 2022 Cumartesi

TASARRUF:

Tasarruf; sözlük anlamıyla ‘’bir şeyi dilediği biçimde kullanma yetkisi, kullanım’’ demekken, bâtınî anlamıyla tasarruf, sadece Allah’a ve O’nun vekil kıldıklarına aittir.

‘’Ârif; Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış olan tasarruf sahibi kimsedir. Öyle ki sanki o ‘’O’’ dur. Oysa o, ‘’O’’ değildir. Ancak ’’O’’, ‘’O’’ dur. Makamlar onun üzerinde döner. Onun iki eli vardır. Gayb ve şehadet âleminde, Hakk’ın emrinden iki eliyle ‘’kabz’’ eder alır, ‘’bast’’ eder, dağıtır. Bunu Allah’ın bir velîsi ve halîfesi olarak yapar. O’nun emriyle hareket eder. Nazarda biriciktir. Ârifin sıfatları sayılamayacak kadar çoktur. Eğer ârif bir cezâ verecek olursa, bu bir temizlenmedir.’’ (İbnü’l Arabî Hz. Marifet ve Hikmet)

Bir kulun insan olarak hiçbir gücünün olmadığını bilmesi ve gücün sahibine dayandırılması o kulu ‘’ârif’’ yapar. Zirâ insanın zâtında varlık yoktur, varlık Allah’a aittir. İnsan arızî olarak güçlüdür.  İnsanın gösterdiği kuvvet, Allah’ın himmetinden (Hâkimiyetinden) başka bir şey değildir.

Konevî Hazretleri der ki;  hiçbir ilâhi cezâ sebepsiz meydana gelmez. Cezâ (karşılık) kulların fillerinin neticelerini ortaya çıkarmaktan ibârettir, çünkü O, mutlâk anlamda yaratıcıdır. Yaratıklardan ortaya çıkan fiiller ise, onların neticelerinin maddesidir. Neticeler maddeye göre ortaya çıkar. (Yapılan her iyi veya kötü fiilin bir cezâsı yani karşılığı vardır. Allah bu karşılığı vekil kıldığı kulları aracılığı ile tecellî ettirir)

 ‘’Aczini bilen, haddini aşmayan, diline sahip olan, ömrünü boşa sarf etmeyen kimseye Allah rahmet eylesin.’’ (Artık o ölü yani Fâni’dir)

Fenâ (Fâni) mertebesindeki kul, kendi vücudu olmadığı gibi, başkalarında zuhûr eden her şeyin de Hakk’ın lütfu olduğunu düşündüğü için mücâdeleyi bırakır. Ancak kendisine vazife verildiğinde vazife verene sığınır. O zaman Allah’ın lütfu onda galip gelir ve tekrar mücâdeleye başlar. Bu hâldeki tecellîye ‘’kâmil insan’’ denir. En kuvvetli tecellî ve himmet Hz. Peygamber’de ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Hz. Peygamber ekmeldir (en mükemmeldir).

Tasavvufta beşerin, aslında geçici olan, hatta bir vehim olan vücudunu yani nefsini yok etme, nefsin bütün ihtiraslarının üstüne yükselme derecesine varmaya ‘’fenâfillah’’ denilir. Kişi bu dereceye ulaştıktan sonra ‘’bekâbillah’’ denilen daha üstün bir mertebeye erişir. Bu mertebede artık Allah’ın kendi içinde tecellî ettiği hisseder. Bakışlarının önünde Allah’ın nûru yanar. (Her şeyin Allah’la var olduğunu mutlâk sûrette görmeye, Hakk’ın bekâ ve devamıyla bâki olmaya ve sıfatlarıyla sıfatlanmaya, hayatıyla dirilmeye ve dünya bağlarından kurtulmaya ‘’bekâ’’ denir. Hakk’a kavuşmaya da ‘’Likâ’’ denilir.)

Mârifet ise; Mutlak ilim, kesin bilgi demektir. Mârifer Yüce Allah’ın vergisidir. Allah onunla ârif kulların kalplerini aydınlatır. Mârifet sahipleri Allah’ı hakkıyla bilen kimselerdir. Bir kul ancak tam âciz halinde olduğu zaman Allah’ın mârifetine erebilir.

Mârifeti tamam olan ârif, tasarruftan uzak, gayet âciz ve zayıflık ile zâhir olur. Eğer biz ârifin bir şey istediğini görürsek bunun Allah’ın emri ile olduğunu idrak etmekle yükümlü oluruz.

Ârifin mârifeti yükseldikçe, onun himmeti ile tasarrufu eksilir. Bu da iki şeyden kaynaklanır: Birisi ârifin yaradılışındaki kulluk yönüne bakmasıdır. Diğeri ise, tasarruf eden ile tasarruf edilenin birliğidir. Binâenaleyh ârif, himmetiyle tasarruf edeceği bir şey görmez. Bu da kendisini tasarruftan men eder.

Ârifin tasarrufu terk etmesinin bir sebebi de şudur: Ârif, her şeyin kader planında yazıldığı için onu değiştirecek hiçbir gücü olmadığını, sevdiğine yardım etmenin bile ezelî nasip kaidesine göre ancak Allah tarafından yapılabileceğini ve bu müdahalenin onun hakîkatine tesir etmeyeceğini bilir. Zîra bu sistemde kişi başlangıçta ismi ne ise ancak o isme kadar tekâmül edebilir. Bu durumda, duaların bile ezelde olması gerektiğine göre ettirildiği muhakkaktır.

Evliyâ iki gruba ayrılır; birincisi hiç dua etmeyenler ikincisi ise dua etmesine izin verilenlerdir. Hiç dua etmeyenler çok yüksek mertebede oldukları için Allah’ın işine karışmaktan edep ederler ama ‘’iste ki vereyim’’ âyetine (Mü’min, 60) uymak için şeklen bile olsa dua edilmesi gerektiğini bilirler ve bu işle görevli kişileri görür ve ona yönlendirilirler. Görevli kişi de duayı eder fakat beklentileri yoktur.

Ârif hakîkat bakışıyla baktığı zaman, her görülme yerinin fiilini hoş görür ve mücâdele etmeyip kabul eder. Fakat şerîat bakışıyla baktığı zaman, kâfirden çıkan küfre itiraz eder.  Çünkü şerîat ikilik perdesi üzerine kurulmuştur ve perde olan mahalde çekişme vardır.

Hakîki ârif, Allah ondan bir kerâmet gösterdiği vakit en önce o şaşar ve hayret içinde kalır. Kesinlikle kendisinden bilmediği için yüce Allah’ın bu konuda kendisini kullanmasından dolayı şükür eder. Bu da tasarrufun onunla olmadığını, Hakk’la olduğunu aşikâr eder.

‘’Bazı olağanüstü olaylar enbiyadan (Peygamber’den) zuhûr ederse mucize denir. Allah ve resûllerine îman edip salih âmel işleyenlerde ortaya çıkarsa keramet denir. Kâfir ve fâsıklardan ortaya çıkarsa da istidrac (kandırma) denir.

Ey Evlâd! Sen daima nefsinin ayıplarını tespit etmekle meşgul ol! Öyle ki, senden olağanüstü bir olay sudur ederse (açığa çıkarsa), bu olay seni, nefsinin şerîat ölçülerine karşı olan durumunu tespit etmekten engelleyen perde olmasın. Yani nefsini kontrol ettiğinde kendinde ‘’Kitap ve Sünnet’’ e uyanların niteliklerinin bulunduğunu gördüğünde, nefsin ile mükellef olduğun ilâhi emirler ve yasaklar arasında tam bir uygunluğu farkettiğinde, sülûkun da (mânevi yolculuğunda) zâhiri ve bâtıni olarak ilâhi buyrukları örnek alarak ve yasaklardan uzak durarak ilahi edeplerle edeplendiğini bildiğinde, senden sudur eden olağanüstü olay, keramettir. Şayet sen kendini kontrol ettiğinde zâhiri ve bâtıni olarak Allah’ın emirlerine riâyet ederek yaşamadığını görürsen, senden sudur eden (ortaya çıkan) olağanüstü olayın, senin için bir keramet olmadığını kabul et. Eğer sen o olaydan sonra istikamet ehli olursan, o zaman senden açığa çıkan olağanüstü olayın bir ikaz olduğuna inan. Senden vâki olan o olaydan sonra istikâmet ehli olmazsan, o zaman o olağanüstü olay istidrac’dır (kandırma). Firâvun ve Şeytan’ın hâli gibi. Allah’tan bulunduğun hâlden seni, sırât-ı müstakime ulaştırmasını iste! Esas keramet de, kulun, Allah’ın lütfuyla bu açıyı idrâk etmesi, kerametleri kendine nispet etmeyerek Allah’ın bir lütfu olduğunu bilmesi ve kerametlerinden kimseye bahsetmemesidir.’’ (İbnü’l Arabi Hz. Yıldızların Mevkii)

Tasarrufu kendisine izafe eden (kendinden sanan) veya tasarrufta ortaklığının bulunduğunu gören kimse, tasarrufu rubûbiyet (Rab’lık) mertebesinden koparmış atmış demektir. Bu kişi, Allah’ın mucizelerini verip, sonra kendisinden çekip aldığı Belâm b. Avr’a benzer. Mucize ve kerâmetleri izhar (gösterme), iddiaları nedeniyle Peygamberler için zorunlu iken, Peygambere uyan velînin onları gizlemesi vâciptir. İşte sûfîlerin yolu budur. Çünkü velî bir iddiada bulunmadığı gibi, iddiada bulunması da gerekmez, çünkü o şeriat getiren biri değildir. Melâmiler (Bâtın ehli, Ledûn ilmi sahipleri) kerameti terk edenlerdir. Sûfîler ise keramet gösterir. Keramet zikredilen tarzda olmadıkça, büyük adamlara göre nefslerin büyüklenme duygusunun bir tezahürüdür. Keramet kerametsizliktir.

Melk, şiddet; Melik şiddet sahibi demektir. El-Melik ise, ‘’Mülkün gerçek sahibi ve kâinatın mutlâk hükümdarı’’ anlamında esma-i hüsnâdandır. El- Melik isminin mazharı (görüldüğü yer) olan kul, Allah’ın yarattıklarının en güçlüsüdür. (Cemâlnur Sargut /İbnü’l Arabî Hz./Hz. Lût fassı)

‘’De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.’’ (Âl-i İmrân, 26)

‘’De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım’’  Allah’ım, isimler âlemi mülkünün mutlâk mâliki sensin. Onun üzerinde dilediğin gibi tasarruf edersin. Senden başka mâlik, senden başka tasarruf sahibi ve senden başka güç yoktur. ‘’Sen mülkü dilediğine verirsin.’’  Dilediğini bu mülkün bir kısmı üzerinde tasarruf sahibi kılarsın. ‘’Ve mülkü dilediğinden geri alırsın.’’ Tasarrufu başkasının eline verirsin. Aslında, ortada bir başkası yoktur. Sadece, tasarruf yetkisini bir elden başka bir ele intikâl ettirirsin. Dolayısıyla, her halükarda, değişik görünümlerde de olsa onun üzerinde tasarrufta bulunan sensin. ‘’Dilediğini yüceltirsin.’’ İzzetinin nûrundan bir nûru ona bahşetmek sûretiyle yüceltirsin. Çünkü bütün izzet Allah’ındır. ‘’Dilediğini de alçaltırsın’’ üzerindeki izzetinin giysisini çıkarmak sûretiyle alçaltırsın, böylece orada zelil olarak kalakalır.

‘’Her türlü iyilik senin elindedir.’’ Bütün hayır sadece senin elindedir. Bazen bazı görünümlere izzet ve Kibriya sıfatıyla tecellî edersin, bu görünümüne izzet ve görkem giysisini giydirirsin. Bazen kahır ve zelil kılma sıfatınla tecellî eder,  bu görünüme aşağılık ve küçüklük giysisini giydirirsin, bazen aziz kılan sıfatınla tecellî edersin, zelil kılarsın, bazen zelil kılan sıfatınla tecellî edersin aziz kılarsın. Bazen gani sıfatınla tecellî edersin, mal verirsin. Zengin kılan sıfatınla tecellî edersin, fakir kılarsın. Yani onu malda müstağni, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir fakir kılarsın. Mutlâk kudret ve tasarruf sahibi sensin’’

(İbn Arabî Hz. Tefsir-i Kebir Te’vilât-Cilt. 1 Syf. 182)

Ken’an Rıfâî Hz. der ki: ‘’Bizim vücudumuz Allah’ın kavline (sözüne), fiiline, zâhir ve bâtın tasarrufuna bir alettir. Çoğu zaman insan, Hakk’ın bu tasarrufunu (hâkimiyetini) kendinden zanneder. Hâlbuki bu tasarruf eğreti ve emanettir. İşte Resûlullah’ın ‘’nefsini bilen Rabbini bilir’’ diye ifade ettiği desturun mânâsı budur. (Nefsini yoklukla bilen, Rabbini varlıkla bilir)

5 Mayıs 2022 Perşembe

 HIDIRELLEZ (Hıdır-İlyas):

5 Mayıs gecesi İlyas (İdris) peygamber ile Hızır a.s'ın dünyaya inerek buluştukları gün, hıdırellez kabul edilerek kutlanır. İdris peygamber, göğe çıkarak miraç yapan üç peygamberden biridir (Hz. İdris, Hz. Îsâ, Hz. Muhammed s.a.v.). Hz. İdris'in İLYAS olarak geri döndüğüne inanılır. Hz. Îsâ geri dönmemiş, Hz. Muhammed ise geri dönerek Allah tarafından kulları irşad ile görevlendirilmiştir.

Hz. İdris, Hayy'dır (Hayat), Güneş makamıdır ve diriliği temsil eder. Hızır, ondan beslenir. Hıdırellez bahar bayramıdır. Soğukların gidip, sıcak havaların geldiğini müjdeler.

Bu Hıdırellez'in herkesçe bilinen anlamıdır. Ancak gerçekte Hıdırellez'in anlamı çok derindir ve bunu anlayabilmek için öncelikle Hz. İdris ve Hızır'ın kim olduklarını anlamak gerekir.

 Hz. İdris; Nebi’dir, Allah’ın celâl tecellisidir ve kabz mâkâmıdır.

Hz. Hızır ise; Veli'dir, Allah'ın cemâl tecellîsidir ve bast makamıdır.

Her peygamber, önce Veli, sonra Nebidir. Ancak her Veli, Peygamber değildir. Veli'nin yüzü sadece Hakk’a bakar; bu yüzden gizli olabilir. Nebi ise hem Veli, hem de Peygamber olduğundan bir yüzü Hakk’a, bir yüzü de halka bakar. Aynı semazen gibi, bir eliyle alır, öbür eliyle verir. O aradaki Berzah'tır.

KABZ, mâneviyatın kapanması ve sıkıntı halidir.

BAST ise, mânevi ferahlama ve sıkıntıların yok olması halidir.

Allah'ın celâl tecellisi zaman zaman kulların sıkılmasına neden olur. Bu kuldaki kabz halidir. Allah'ın cemâl tecellisi ise kulların ferahlamasına, sıkıntılarının yok olmasına neden olur. Bu da bast, açılma halidir.

Allah'ın celâl ve cemâl tecellîleri kulu bir sıkar, bir ferahlatır. Allah bu hâlleri Hz. İdris ve Hızır aracılığıyla kullarına tecellî ettirir.

 Kul ne zaman ki celâl ve cemâli, yani sıkıntı ve sevinci bir görür, yani Tevhid (Birlik)’i yaşar; o kulun vücut memleketine bahar gelir. O zaman gerçek Hıdırellez’i yaşar.

Kâinatta her maddi varlık, bir mâneviyatı işaret için vücut bulmuştur. Her hikâyenin arkasında gizli bir gerçek vardır. Gaye bu hikâyelerden Allah’ın bize ne demeye çalıştığını anlamaktır.

Allah herkese anlayabilmeyi ve gerçek Hıdırellez'i yaşamayı nasip etsin. Âmin.

 

17 Nisan 2022 Pazar

GERÇEK BİLGİ (YAKÎN RİSÂLESİ):

Eser, Gelenekçi ekolün temsilcilerinden Martin Lings’e aittir. Martin Lings 1909 yılında İngiltere’de Protestan bir ailede dünyaya gelir. Oxford Üniversitesinde İngiliz Edebiyatı üzerine eğitim alır. Ancak mânevî bir arayış içindedir. Bu dönemde yolu daha önce İslâm’la müşerref olan Fransız mütefekkir Rene Guenon ile kesişir. Onun eserlerinden feyz alır ve ‘’Ebubekir Sirâceddin’’ ismini alarak Müslüman olur. 2005 yılında, 96 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Tevazu ve Hakk yolunda hizmet ile geçmiş bir ömrün arkasında 16 çok değerli eser bırakan yazar, son eserini vefatından 30 saat önce tamamlar.

Martin Lings kaleme aldığı eserlerinde, Rene Guenon gibi Ortaçağ’dan itibaren ortaya çıkan belirsizlik ve merkezden uzaklaşmanın neden olduğu bunalıma işaret etmektedir. Ona göre Dünya, mânevî bir bereket döneminden maddi bir refahın nesnesi haline geldiği bir döneme, Karanlık Çağ’a ulaşmıştır. Hindular Kosmos’un dört devri barındırdığına inanır. Söz konusu devirler, İnsanlığın Altın, Gümüş, Bronz ve Demir çağlarına karşılık gelmektedir. İlk devir olan Altın Çağ, insanın merkeze en yakın olduğu devir olması bakımından merkezden açığa çıkan bereketi yoğun bir biçimde barındırsa da, zaman yukarı doğru değil aşağı doğru ilerlemekte ve bu durum da hızlı bir iniş ya da seyri beraberinde getirmektedir. Ayrıca bu devirler başlangıçta uzun sürmekte, Demir yani karanlık çağa doğru gittikçe kısalmaktadır.  İnsanoğlunun yaşı ilerledikçe kimi bedenî rahatsızlıklardan muzdarip oluşu gibi, içinde bulunduğumuz çağ da ileri yaşından kaynaklanan kimi hastalıklara dûçar olmuştur.

Martin Lings, ileri bir yaşa yani karanlık Çağ’ın sonuna erişildiğinde olumsuz bazı emârelerin varlığına dikkat çeker. Zîra, ölümsüz bir canın ölümlü bir bedende hapsolması bir gerilime neden olmaktadır. Gençken beden nefs ile bir uyum içindedir (Nefs bedeni tesiri altına alır beslenir, güçlenir). Zaman geçtikçe beden bozulmaya yüz tutarken uyum da bozulur (Mânevî olgunluk ve Hikmet artar, nefs de zayıflar).

Martin Lings, birçok yerde günümüz dünyası ile kadim dünya arasında karşılaştırmalarda bulunmaktadır. Günümüz dünyası değişken bir kaos ve kriz içinde kıvranırken, kadim dünyada her şeyin yerli yerinde olduğu bir düzen ve ‘’kavram sıralaması’’ söz konusudur. Günümüz dünyasında karşılaşılan kaosun sebebi ise modernizm savunucuları tarafından kavram sıralamasının ters çevrilmesidir. İnsan, fıtratı gereği Mâbud’a ibâdet arzusu taşır. Fakat mâneviyatından koparılıp ibâdet arzusunu gerçekleştiremezse, aşağıdaki bir düzlemde Mâbud arayışına girip Mutlak’ı aşağı bir düzlemdeki tanrılarla değiştirerek bir karşı çıkış içine girer (Başka putlar edinir). Kadim dünyada geçerli olan sıralamanın aksi yöndeki eşitlik, özgürlük, bilim gibi kavramlar da karşı çıkışı ortaya koymaktadırlar. İyiyi saptırmanın en iyi yolu, onu kötüye doğru saptırmaktır. İşte eşitlik ve özgürlük adlı iki hurâfe, insanda fıtrî olan iki güdüyü saptırarak kaosun hem sebebi hem de sonucunu oluşturmaktadır. Eski düzen yeniden tesis edildiğinde, bu iki put da ortadan kalkacaktır. Ayrıca düzen tesis edildiğinde ‘’Hak ile bâtıl’’ arasında süre gelen mücâdelenin kazananı, bu saf hâle erişenler olacaktır. İnsanın bu aşağı âleme inişinden önceki saf hâli, ifadesini İnsan-ı Kâmilde bulan bozulmamış tabiata da işâret etmektedir.

Martin Lings’in modern çağın kargaşasından bahsederken üzerinde durduğu diğer bir husus, Batı’da sözde Rönesans (yeniden doğuş) ve Aydınlanma’dan itibaren kıyâmetin daha az beklenir olmasıdır. Bu süreçte dine olan ilgi de büyük oranda azalmıştır. Zîra Rönesans simgesel olarak insanın rasyonel (akla dayalı) insana dönüştüğü bir süreçtir. Rönesans’ta, âfaktan enfüse (dıştan içe)  doğru ilerleyen bir değişimle insan külli (bütünsel) akla, tefekküre dayanan bakış açısını yitirerek nefsanî nimetlere yönelir. Bu karanlık döneme kadar dünya asla bu kadar rağbet görmemiştir. Sonuç olarak îmânın yerini profanlık (din dışı) yönelimler almıştır. Oysaki kadim dönemlerde insanlar sürekli bir biçimde kıyâmetin yakınlığını göz önünde bulundurmuşlardır. Geçmişe bakıldığında kıyâmetin yakın olduğu düşünülür ancak hissedilmezken, günümüzde yakınlığını ortaya koyacak kanıtlar gaflet içinde görmezden gelinmektedir. Yakın zamana kadar insanlar ’‘yukarıdan aşağıya geldiklerinin’’ farkındayken, modern insan ‘’aşağıdan yukarıya çıktığını’’ düşünmektedir.

Martin Lings’e göre sahih (gerçek) din, insanın her seviyedeki ihtiyacını karşılar. Din, üç yönlü bir ilâhi Mesaj’dır. İlki, Yaratan ve yaratılmışla alâkalı olarak neye inanması gerektiğini söyleyen akîde; ikincisi, neyin yapılması gerektiğini söyleyen şerîat; üçüncüsü ise, insanlar arasında mânevî farkındalığa imkân veren tasavvuftur (bâtınî boyut).

Martin Lings’e göre, tasavvuf olmadan İslâm merkezi olmayan bir daireye benzer. Tasavvufun sonradan zuhûr etmiş bir olgu olduğunu öne sürenler, büyük bir yanılgı içindedirler. Zîra ilk sûfînin bizzat Peygamber Efendimiz olduğu kabul edilmekte ve O’nun hayatının tüm safhaları sûfîlerce örneklik teşkil etmektedir. Tasavvufun İslâm bağlamındaki yeri, kalbin beden bağlamındaki yeri gibidir.

Kur’an’da Hz. Peygamber ve ashabı için ‘’Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a îman edersiniz.’’ (Âl-i İmrân, 110) hitabı çok önemlidir. Hz. Peygamber ve ashabı, farz ve nâfile ibadetlerle birlikte tefekkür ve halvete yer vermiştir. Bu ibâdetler daha sonra sûfîler tarafından sürekli olarak ifa edilmiştir.

Cünetd-i Bağdadi de ‘’Resûlullah’ı izleyenlerin dışındaki tüm bâtınî yollar bâtıldır (boş ve gerçekten uzaktır)’’ ve ‘’Bilgimiz, Allah’ın elçisinin hadisleriyle boyanmıştır’’ sözleriyle ilk mürşidin Hz. Peygamber oluşuna dikkat çeker.

Martin Lings’e göre tasavvuf, yapılan ibâdetlerin nitelik bakımından zengin ya da daha yüksek bir duruma gelmesidir. Karanlık Çağ’da insan gitgide Hakîkat’ten uzaklaşsa bile Hakîkat ona daha fazla yaklaşır. Bu konuyla ilgili İncil’de geçen ‘’Üzüm bağındaki işçiler’’ benzetmesi çok ilginçtir. İnsanlar, önceki devirlerde hakîkate ulaşmak için bir ömür boyu çalışmak zorunda olsalar da ‘’günbatımından az önce gelen işçiler’’ tüm gün çalışanlarla aynı ücreti alır. Bu benzetme, Hz. Peygamber ile ashabı arasında geçen şu konuşmayı hatırlatmaktadır: ‘’Öyle bir zaman gelecek ki size emredilenin onda birini yapsalar kurtulacaklardır.’’ Bu anlayışa göre hakîkatten yüz çevirmemek kurtuluş için kâfidir.

Martin Lings bu yolda vasıfsız ve ehliyetsiz sözde mürşidlere de değinir. Ona göre iki mânevî yol bulunmaktadır: İlki, irşad vasfına haiz olmayıp sadece tarîkat adabını aktaran bir otorite tarafından idare edilen statik (durağan) bir yoldur. İkincisi ise yolda tecrübe sahibi olup, diğerlerine bu yolda rehberlik etme ehliyetine sahip bir mürşidin idare ettiği yoldur.

Aşağıdaki yazı Ebubeki Sirâceddin (Martin Lings) in ‘’Yakîn Risâlesi’’ nden bir bölümdür.

HAKKA’L-YAKÎN:

’’Hani Mûsâ ailesine, ‘Ben bir ateş gördüm. Ondan size bir haber, yahut ısınmanız için bir kor ateş getireceğim’ demişti. (Mûsâ) Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: ‘Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübârek kılınmıştır!’ Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!’’ (Neml, 7-8)

İmanın üç mertebesi tasavvufta ‘’İlme’l-Yakîn’’, ‘’Ayne’l-Yakîn’’ ve ‘’Hakka’l-Yakîn’’ olarak bilinir. Aralarındaki fark ise İlâhi Hakîkati temsil etmek için ateş unsurunun kullanılışıyla tasvir edilmektedir. En alt mertebe olan İlme’l-Yakîn, tıpkı Mûsâ’dan yalnızca ’’Yanan Çalı’’nın haberini alanlar gibi, ateşe dair bilgisi yalnızca ateşin tarifini işitmekten ileri gelen kişiye özgü bilgidir. İkinci mertebe olan Ayne’l-Yakin, tıpkı Mûsâ’nın çalıya ulaşmadan önceki durumu gibi, ateşe dair bilgisi onun alevlerinin ışığını görmekten ileri gelen kişiye özgü bilgidir. En üst mertebe olan Hakka’l-Yakîn ise ateşe dair bilgisi, ateşle yanmaktan ve böylece ateşle bir olmaktan ileri gelen kişiye özgü bilgi gibidir ki, bu mertebe yalnızca Bir’e özgüdür. Bu Birlik’in tahakkuku, burada çalı ile çevrili ilâhi Huzur’a çağrılışıyla Mûsâ’ya gösterilmiştir. Bu huzura giriş, ateşe girmeye eştir: ‘’Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübârek kılınmıştır’’

Kur’an’ın diğer bir sûresinde de ‘’Yanan Çalı’’ya atıfta bulunularak bu ulvi tecrübe ilâve bir sembolizmle teyit edilir: ‘’Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: ‘‘Ey Mûsâ! Şüphe yok ki, Ben senin Rabb’inim. Hemen pabuçlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes Tuvâ vadisindesin’’ (Tâ-Hâ, 11-12)

Hz. Mûsâ’nın yanan çalıya ulaştığı vakit, Hakka’l-Yakîn’de fenâ buluşu, pabuçlarını çıkarmasıyla yani yaratılmış iki âlem olan cennet ve dünyadaki zâhiri varoluşunun temelini her şeyi yaratan Yüce Allah’tan ayırmasıyla temsil edilir. Vadinin adı, Kıyamet gününe tasvir edilen âyette görüldüğü üzere ‘’dürmek’’ anlamına gelmektedir. ’’Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün’’ (Enbiyâ, 104)

Tüm ‘’ötekiliklerden’’ sıyrılmak, sufî olarak da adlandırılan ’İnsan’ı Kâmil’’ mertebesine erişmektir. Bu durum hiçbir şekilde bir mertebe olarak addedilemez. Zirâ hakîkatin yakîni kendi dışındaki her şeyi imha eder. Bu Allah’ın Ezeli ve Ebedi Birliği’dir. O nedenle bazen ‘’Sûfî yaratılmamıştır’’ denilmektedir. Çünkü hakîkat yaratılmamıştır ve sûfînin içinde yaratılmış olan her şeyi imha ederek yalnızca kendini bırakır. İnsan-ı Kâmil’in ilâhi hakîkatle olan bu özdeşliği, Cenâb-ı Hak tarafından bir kudsî hadisle Hz. Peygamber’in dilinden şu şekilde beyan edilir:

‘’Kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Ben kulumu sevince de artık işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum’’

Aynı husus, sûfîler tarafından hadis kabul edilen şu sözlerle vurgulanır:  ‘’Ben ‘’mim’’ siz Ahmed (Ehad), ‘’ayn’’ sız Arab’ım (Rabb). Ben’i gören, Hakk’ı görmüştür. ‘’Mim’’ harfi ölümün yani sonun harfidir. ‘’Ayn’’ harfi ise yaratılışın kaynağı, yani başlangıcın harfidir. Başlangıç ve sonla ilişkili her şey, Hakka’l- Yakîn’de yeniden özümsenir ve geriye yalnızca başı ve sonu olmayan Bir, yani ‘’Ehad’’ ve ‘’Rabbi’’ kalır. Bu kelimeler özellikle hakîkatin fenâdan sonra bekâ olarak isimlendirilen yönüne atıftır. Zirâ değişime tabî olan her şey ortadan kalkmış olup, Bâki olan ise her tür değişimin ötesinde yer alır. Bâki olan hakîki ‘’kendi’’ dir. Bir başlangıç ve sonu olup Arap Ahmed’e tekâbül eden ‘’kendi’’ ise yalnızca bir tezahürdür. Hakîki Kendi’nin Allah’tan gayrısı olmayışı diğer bir hadis-i şerifte şöyle ifâde edilmiştir:

‘’Kendini bilen, Rabb’ini bilir’’

‘’Kendi’’, O’nu gizleyen ‘’kendi’’ perdelerinin hakîkat tarafından açık bir biçimde yok edildiği İnsan-ı Kâmil’e bırakılan şeylerin Cem’idir. Bu yüzden Bakara Sûresi’nde şöyle buyrulur:

‘’O’nun resullerinden hiçbirini (diğerlerinden) ayırt etmeyiz’’ (Bakara, 285)

Zîra, onların her biri Hakka’l-Yakîn’de kendinden başkası değildir ve kendi de daima Bir ve Ayn’dır. Meleklere Âdem sûretindeki İnsan-ı Kâmil önünde secde etmelerinin emredilişi, her şeyden önce kendi nedeniyledir. Hakka’l-Yakîn olan kendi, Bir’dir; birçok şey arasında tek bir şeyin birliğiyle bir olmayıp tüm ikilikleri ebedi olarak yok eden Birlik’le Bir’dir. O’nu birden fazla kılacak şekilde hiçbir şey O’na ilâve edilemez, zîra O zaten sonsuzdur. Bu sonsuz Birlik, bazen O (Hüve), bazen de Zât olarak isimlendirilir. Bu nedenle Zât Cenneti cennetlerin en yükseğidir ve O’nun cennetidir. Her şey zaten orada olduğunda, O’na hiç kimse giremez. Dolayısıyla birinin Zât Cenneti’ne girdiği söylendiği vakit kastedilen şey, o kişinin nefsinin hiçliğine indirgendiği ve dolayısıyla ‘’bir’’ den ‘’hiç’’ e düşürüldüğüdür. Zîra yalnızca hiç O’na girebilir. Kişinin hiçliğinin bu bilgisine ‘’fakr’’ adı verilir ve Îsâ’nın şu sözünde ‘’fakr’’a işâret edilmektedir:

‘’Bir devenin iğne deliğinden geçişi, zengin bir adamın Tanrı’nın Melâkut’una girişinden kolaydır’’

‘’O’nun resullerinden hiçbirini (diğerlerinden) ayırt etmeyiz’’ âyetinde, fakr bakımından ‘’Kendi’’ nin pek de resullerin ’’kendi’’ leri olarak anlaşılmadığı diğer bir anlam görülebilir. Her ne kadar Îsâ Sûresi’nde: ‘’Andolsun, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik’’ (İsrâ, 55) buyurulmuş olsa da, bu üstünlük ayırımı yalnızca Zât Cenneti’nin aşağısında olanlara atıftır. Oysa Zât’ta, hakkı tahakkuk ettirme bakımından tamamı eşittir.

‘’Allah zengindir, siz fakirsiniz’’ (Muhammed, 38) Peygamberlerin en üst kıymete sahip olarak değerlendirilmeleri, işte bu eşitlik içindir. Zîra peygamberler, tüm dünyevî ve semâvî tamlıklarına oranla ‘’fakr’’  ları bakımından kıyaslanmayacak biçimde daha büyük ve daha zengindirler. Çünkü bu hiçlik ve fakr, Hakk’ın sonsuz keremine ulaştıracak yegâne anahtardır. Ancak varlık açık bir biçimde Hakk’ta yok olduğundan, O’nun keremine sahip olma hakkını elde ettiği söylenemez. Zîra hakîkatte O’nun kerem sahibi olması asla sona ermemiştir (Allah ile seyir).

Fenâdan önce, varlık sıfatlarla Zât’tan, yani kesretle Vahdet’ten (çoklukla birlikten) perdelenmiştir. Fenâda ise Zât tarafından sıfatlardan perdelenmiştir. Fenânın ardından bekâda ise ne sıfatlar tarafından Zât’tan, ne de Zât tarafından sıfatlardan perdelenmiştir, fakat sıfatlar Zât’tan gayrısı da değildirler. Tüm sırlar arasındaki bu en büyük sır, Bir olan Sonsuz Kerîm’in sırrı Bölünmez Birlik’teki tüm sıfatlarla birlikte Zât’ı ifâde eden Allah İsm-i Celîli’inde vurgulanır. Bu sırra ilişkin şöyle buyrulmaktadır:

‘’De ki: ‘O, Allah’tır, bir tektir (Ehad). Allah Samed’dir’’ (İhlâs, 1-2)

O’nun cenneti olması bakımından Zât Cenneti olarak isimlendirilen, Allah’ın cenneti olması bakımından ‘’Firdevs’’ olarak isimlendirilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘’Allahu Teâlâ’dan istediğinizde, Firdevs’i isteyin. Çünkü o cennetin ortası ve en yükseğidir. Cennetin ırmakları da ondan fışkırır’’

Sevilenler yani fenâdan sonra bekâya ulaşanlar ‘’yakınlaştırılanlar’’ (el-mukarrebûn) olarak adlandırılırlar. Kevser’den diğer ırmakların kendisinde aktığı o yüce ırmaktan içenler de onlardır. Yakınlaştırılanlar (el-mukarrebûn) Firdevs’te, ayrıca kendisi de Kevser gibi misk kokan Tesnîm adlı pınardan içerler.

Cennet bahçeleri ve pınarlarının yanı sıra ırmakları, meyveleri ve eşlerinden bahsetmek, hakîkati dile getirmektir. Oysa bu dünyada böylesi nimetlerden bahsetmek, sadece bir ifade biçimidir. Zîra gerçeklikler cennettedir ve bu dünyada gördüklerimiz ise gerçekliğin yalnızca uzak gölgeleridir.

Değişmez ve bölünmez Allah, yanında tüm hakîkatlerin mevcudiyetlerinin zâil (yok) olduğu hakîkattir. Böylesi bir izâfi hakîkat de ‘’şerîat’’ tır. Şerîatın hakîkati ‘’Ben ve Sen’’ kelimeleri ile ifâde edilirken, tarîkatin, yani Allah’a giden doğrudan yolun hakîkatinin ‘’Ben senim ve sen bensin’’ kelimeleriyle ifâde edilebileceği dile getirilir. Fakat hakîkatin kendisi şöyle dile getirilir: ‘’Ne ben varım ne sen, O’dur ancak var olan.’’

İnsan-ı Kâmil, hakîkatte kendisinin hiçbir şey olduğunu, lâkin O’nun her şey olduğunu ebedi olarak tahakkuk ettirir. Fakat söz konusu tahakkuk, insan nefsinin ötesindedir ve ‘’Kul, kul olarak kalır’’ sözüyle kastedilen de budur. Kul, Allah olamaz, zîra ya görünüşte olduğu gibi kuldur ya da gerçeklikte olduğu gibi hiçbir şeydir. Diğer tüm insanların nefslerinde olduğu üzere İnsan-ı Kâmil de beşerî nefsini ilâhi kılamaz. Lâkin İnsan-ı Kâmil’in nefsi kendi başına Hakka’l-Yakîn’in doğrudan bilgisine erişemese de, diğer nefslerin aksine hakîkatin rûhunun güneşinden neşet eden bir ışık şuası onun merkezine temas eder. Zîra İslâm’da Hz. Peygamber’in nefsiyle temsil edilen kâmil nefs, ‘’Melekler ve ruhun indiği’’ Kadir Gecesinden başkası değildir. Kalp yani bu mânevî şua noktası, kâmil nefsin bulutsuz bir gecesindeki bir dolunay gibidir. Bu durum onu diğer gecelere nazaran ‘’bin geceden daha hayırlı’’, başka bir deyişle, diğer nefisler arasında emsalsiz kılar.

Kâmil nefsin ruh ile evliliği kadir gecesi ile sembolize edilir. Bu evliliğin çocuğu ise Kur’an’dır. Tıpkı kâmil nefsin Bakire Meryem ile temsil edildiğinde doğan çocuğun Îsâ oluşu gibi.

AYNE’L-YAKÎN:

‘’Hani meleklere ’Âdem’e secde edin.’ demiştik. İblis hâriç hepsi secde etmişlerdi ve Biz demiştik ki: ‘Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun…’’ (Bakar, 34-35)

Çeşitli toplumlar arasında farklılıklar söz konusu olmakla birlikte, gelenekler bize insanın yeryüzü üzerindeki bir cennette yaşadığı çağdan bahseder. Kıssada Âdem ve Havva’nın birbiri ardına yaratılışları, başlangıçtan bu yana genel olarak insanlığın Adn (cennet) Çağı esnasında geçmelerinin takdir olunduğu iki farklı safhaya işaret eder. Âdem’in yaratılışı ve meleklerin ona secde etmeleri, insanın Zât şuuruyla, yani Hakka’l-Yakîn’le doğduğu bir döneme atıfta bulunur. Havva’nın yaratılışı ise, insanın yalnızca Ayne’l-Yakîn’e sahip olarak, yani beşeri kemâl halinde doğacağı sonraki bir döneme işâret eder. Hakka’l-Yakîn’den Ayne’l-Yakîn’e inen bu kemâlin kaybı, Kâdim Çağ’ı sona erdiğini gösteren Adn Cennet’nin de kaybına tekâbül eder. Âdem ve Havva ile ilgili bu yorum, bazılarınca şu hadis ile ilişkilidir:

‘’Bildiğimiz Âdem’den önce Allah yüz bin Âdem yaratmıştır’’

Meleklerin önünde secde ettikleri ilk Âdem ile ‘’Bildiğimiz Âdem’’ yani inen Âdem arasında Adn döneminin tamamı yer alır. Aslında Âdem’de gerçekleştiği söylenen değişimler, tek bir varlıkta gerçekleşmiş olamaz. Zîra Hakka’l-Yakîn, tanımı gereği kaybedilemez olandır. Hakka’l-Yakîn, gerçekte O’nda yok olan kişi için fenâdan sonra bekâ gibidir.

Hakka’l-Yak’in’de, Ayne’l-Yakîn hiçbir şeydir. Bununla birlikte insanın Ayne’l-Yakîn’e sahip oluşu ona üçüncü bir göz bahşeder. Bu göz olmadan, hakîki tabiatından düşmüş insan aslî işlevini yerine getiremez. Bu göz sayesinde kâinatın efendisi olmasa da en azından kendi varlık hâlinin efendisidir.

İLME’L-YAKÎN:

‘’Derken Âdem, Rabb’inden birtakım kelimeler aldı ve (onlarla amel edip Rabb’ine yakardı. O da) bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz, O, tevbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır. ‘İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.’ dedik.’’ (Bakara, 37-38)

Dış dünyanın insan nefsinin bir yansıması olduğu ve tüm ayrıntıları bakımından insan nefsiyle benzeştiği unutulmamalıdır. Bu benzerlik bazen âlemin büyük bir insan gibi olduğu ya da insanın küçük bir âlem olduğu söylenerek dile getirilir. Bu iki âlem arasındaki benzerlik nedeniyle, makrokosmosa atıfta bulunan kutsal ifâdeler, ayrıca mikrokosmosa atıfta bulunuyor olarak da yorumlanabilir. İşte bu iki âlemi gören ve anlayan hakîki insanın aksine, düşmüş insan, âlemi yalnızca ayrıntılı bir çeşitlilik içinde görür. Buna bir örnek verilecek olursa: Adn Cenneti’nin merkezinden fışkıran âb-ı hayatın hakîki insanın nefsinin merkezinde Ayne’l-Yakîn’in karşılığı olduğu, ya da daha ziyade bu gözün (ayn) gerçek âb-ı hayat olduğu söylenebilir. Adn Cenneti’ndeki pınar ise onun harici bir yansımasıdır (İnsanın âb-ı hayata ulaşması Ayne’l-Yakîn/kalp gözü ile görme mertebesine ulaştığının işaretidir). Bu nedenle Âdem’in Adn Cenneti’nden çıkarıldığı söylendiğinde, bunun anlamı genel itibariyle insanın hem gözün bâtınî cennetini hem de haricî âlemin cennetini kaybettiğidir.

İnsan, hârici âlemin köprüsüdür. Bu yüzden insanın yozlaşması, zorunlu olarak bütünü de etkilemiş olmalıdır ve Kadim Çağ’ı takip eden çağın koşulları da genel olarak insanlığın artık bâtıni cennete sahip olmadığının zâhiri bir işareti olmuştur. Aslında eski insanların büyük bölümünün bir insanın nasıl cennete geri döneceği ve bir kez daha hakîki insan olabileceğine ilişkin izler bıraktığı söylenebilir. Dinler tarafından insana bu geri dönüş hatırına İlme’l-Yakîn bahşedilmiştir. Âyette bahsi geçen yol göstericilik de budur.

Yolu izleyenlerin oranının önceki devirlere oranla sonraki devirlerde daha az oluşu, tüm dünyevî şeylerin yozlaşmaya yönelik tabii eğiliminden kaynaklanmaktadır.

SÜLEYMAN’IN MÜHRÜ:

‘’Bir zamanlar Rabb’in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halîfe var edeceğim.’ demişti.’’ (Bakara, 30)

Dünya üzerindeki her şey daha yüksek bir hakîkatin az ya da çok doğrudan bir yansıması olsa da, yalnızca en doğrudan yansımalar gerçekten sembolik olarak adlandırılabilir. Bu yansımalar iki türlüdür: Varlıklarını herhangi bir biçimde düşmüş insanın müdahalesine borçlu olmaksızın, ilk örnekleri başlangıçtan itibaren bu dünyada bulunan şeyler ve ilk örnekleri sonraki bir zamanda doğrudan ilham olunan şeyler. (Hz. Peygamber veya İnsan-ı Kâmil Allah’ın ilk yansıması iken, diğer varlıklar İnsan-ı Kâmil’in yansımalarıdır)

Analojinin (benzerlik) ilkesi, Hermetizm geleneğinde Zümrüt Levha’nın şu cümlesiyle ifâde edilmektedir. ‘’Aşağıda olan yukarıda olan gibi, yukarıda olan aşağıda olan gibidir.’’ Bu anlayış ‘’Süleyman’ın mührü’’ sembolünün bağlantısı içinde düşünülmelidir. Biri diğerinin tam aksi yönde olmak üzere yerleştirilmiş iki üçgen sembolü.

Gerçek sembol Süleyman Mührü’nün aşağıdaki üçgeninde tasvir edilir.

Fakat bu üçgen yalnızca onu daha üstteki üçgen tarafından temsil edilen yüksek hakîkatin doğrudan bir yansıması olarak temsil etmekle kalmaz, ayrıca tersine çevrildiğinde sembolün ters çevrilmiş bir yansıma olduğunu gösterir. Tersine çevrilmenin bir örneği olarak sembolize ettiği âhirete nispetle tersine çevrilmiş bu âlem verilebilir. Ayrıca bu tersine çevrilmenin bir alâmeti, bu âlemde Allah’ın halîfesi olan insanın, yaratılış düzeninde en son zuhûr edişinde görülebilir. Süleyman Mührü’nde bu husus, üstteki üçgenin tepe noktasının yaratılmış tüm şeylerin kendisinden meydana geldiği Yaratıcı’ya tekâbül ederken, aşağıdaki üçgenin tepe noktasının tüm mahlûkatın yöneldiği nihaî netice olan insana tekâbül eder. Dolayısıyla tersine çevrilme, kâinatın uyumunun dayandığı bir kanun olarak görülebilir.

Zîra yalnızca onun tersine çevrilmesi yani mutlak pozitif karşısında tamamen negatif bir yansıma olarak kâinat mevcut olur. Sonunda tüm âlemlerin en aşağısındaki âlemde, sudaki bir nesnenin yansımasının (veya aynadaki görüntünün) bizzat nesneye nispetle ters çevrilmesinin nedeni, varlık hiyerarşisinin bütününde bu kanunun hâkim oluşudur. (Yeryüzünün gökyüzünün yansıması olduğu gibi, nefs de rûhun yansımasıdır.)

Öyleyse yukarıdaki üçgen takdir cihetiyle Allah’ı temsil ediyorsa, Tepe noktası da O’nun el-Kâdir isminde ifâde edilen İlâhi İrâde’yi temsil edecektir. O halde taban da içinde her şeyin yazılı olduğu ve yaratılış bakış açısından kader kitabı olarak adlandırılabilecek ezeli kitap, yani kitapların anasından (Ümmü’l Kitâb’tan) başkası olmayan ilâhi takdirin pasif yönünü temsil edecektir. Tıpkı kaderin onun sebebi olan irâdeye yönelik pasif oluşu gibi, hakîki insan da kader karşısında pasiftir.

İnsan-ı Kâmil de, ilâhi ve beşerî tabiatı kendinde barındıran iç içe geçmiş, aşağı ve yukarı bakan iki üçgen şeklindeki Süleyman Mührü ile tasvir edilir. Bu ikilik nedeniyle bazen ‘’berzah’’ olarak da adlandırılır.

‘’O iki denizi birbirine salmıştır. Şu tatlı su ve susuzluğu gidericidir. Bu ise tuzlu ve acıdır. (Allah) aralarında bir berzah ile aşılmaz bir engel koymuştur’’ (Furkân, 53) Yalnızca O’nun kalbinde, âhiretin tatlı suyu ile ve bu dünyanın tuzlu suyu buluşur.

İnsan-ı Kâmil’in diğer bir sembolü de ‘’Haç’’ ta temsil edilmektedir. Yatay çizgi onun dünyevî tabiatının tamlığını temsil ederken, dikey çizgi onun semavî yükseltilişini temsil etmektedir. Bununla birlikte, onun sembollerinden biri de ‘’Hilâl’’ dir. Zîra bir kâse şeklindeki Hilâl de onun ilâhi lütfu alma işlevini gösterirken, aynı zamanda boğanın boynuzları gibi onun ihtişamını, tüm kâinatta bu lütfu idare işlevini belirtmektedir.

‘’Bilmeli ki Allah bir sivrisineği hatta ondan daha küçük bir şeyi misal getirmekten çekinmez.’’ (Bakara, 26) ‘’Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel söz) kökü sağlam, dalları yukarı yükselen bir ağaç gibidir…’’ (İbrâhim, 24)

Her sembol, sezgisel bir işârete sahiptir. Semboller yalnızca tesadüfi benzerlik yoluyla değil, aslında tıpkı bir gölgenin üzerine düştüğü nesneyle ilişkili olması gibi, onlarla ilişkili oldukları için sâlike (Mânevî yolcuya) yüksek âlemlerdeki benzerlerini hatırlatma gücüne sahiptirler. Örneğin yapılan her zikir, hafızayı harekete geçirmek için kullanılan bir semboldür.

Her şey bir gölgeden ibrettir. Aslında, eğer bir âlem yukarıdan gölge etmezse, altındaki âlemler hep birden sırra kadem basarlar. Zîra yaratılıştaki her bir âlem, yukarıdaki âlemin ilk örneklerine tamamen bağımlı bir gölgeler silsilesinden başkası değildir. Bu yüzden, herhangi bir sûretle alâkalı en önemli ve en doğru gerçek, onun sembol olduğudur.

Dünyevî nesneler için doğru olan şey, fiiller için de geçerlidir. Dünyevî bir fiil, tüm kâinata uzanan benzer bir gölgeler hiyerarşisinin sonuncu halkasıdır. Doğruyu Allah bilir.