26 Eylül 2017 Salı

HZ. PEYGAMBER’E SEVDİRİLEN  ‘’KADIN’’

‘’Bana dünyanızdan KADINLAR, GÜZEL KOKULAR sevdirildi ve NÛR-I DİDEM SALÂT’tır’’ diyerek  sevdiği şeylerin başında ‘’KADIN’’ı sayan Hz. Peygamberimiz, onun içtimai hayattaki yerini ‘’KADIN ERKEĞİN YARISIDIR’’ diyerek kat’i olarak tayin etmiştir.

Hz. Peygamber’in hayatına giren KADIN’lardan; annesi Hz. Âmine, ilk eşi Hz. Hatice ve kızı Hz. Fatma’dan başlayarak sırasıyla diğer eşlerini tanımak, onlarla ilişkilerini öğrenmek, elbette bizler için yol gösterici bir mâhiyet arz etmektedir.

HZ. ÂMİNE: Hz. Berre ve Hz. Veheb’in kızıdır. Arabistan’da, kız çocuklarına hiç değer verilmediği bir dönemde doğmuştur. Çevresine karşı çok hayırsever ve yardımsever olan anne ve babası, kızlarının doğumunu büyük bir mutlulukla karşılamış ve bütün Arabistan’a ziyafet vererek bunu duyurmuştur. Kızını, isim koyması için Abdulmuttalip Hazretlerine(Hz. Abdullah’ın babası) götüren Hz. Veheb’in bu coşkusu, o dönemde büyük bir reform ve çağ atlamak olarak görülmüştür.

Âmine; Kureyşli kadınlar içinde en iyi soy ve statüye sahip olarak büyüdü ve evlilik çağına geldi. Kureyşli Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah ki o, babasının kurban etmek üzere söz verdiği ancak, fidye karşılığı(develerin kurban edilmesi ile) kurtulan ve Arapların tanıdığı, bildiği en değerli insandı. Erkeklerin sülbünde kuşaktan kuşağa taşınan Peygamberlik nûru Abdullah’ta ortaya çıktı ve bu nûr günden güne artarak yüzünde görünür oldu. Bu nûr’a tanık olan pek çok kadın Abdullah ile evlenmek istedi. Ancak o hepsini reddetti. O dönemde, pek çok falcı ve astrolog tarafından, ayrıca Tevrat’a da dayandırılarak bir Peygamber’in Hz. İsmail’in soyundan geleceği haberleri, tüm yarımadada yaşıyan Araplar arasında hızla yayılıyordu.

Abdullah’ın babası Abdülmuttalip, oğluna eş olarak Zühre kabilesinin soylu kızı Âmine’yi seçti ve evlilikleri gerçekleşti. Âmine’nin rahmi zamanla Peygamber’in asil ceninine gebe kaldı. Hamileliğin başlangıcından bir kaç ay sonra Abdullah Suriye’ye bir yolculuğa çıktı. Dönerken hastalandı ve Yesrib’de(Medine) vefât etti. Ayrılık Âmine için çok acıydı, ancak hamileydi, Abdülmuttalip’in de şefkatiyle hayata sıkı sıkıya tutundu.

Hamileliği boyunca gördüğü rüyalarda, kendisine bir Peygambere gebe olduğu, adını da Mûhammet koyması gerektiği bildirildi. Rebiülevvelin 12. Günü 571 yılı şafak vakti doğum gerçekleşti (Ölüm: Rebiülevvelin 12. Günü 632)  Hz. Âmine o anı şöyle anlatır: ‘’ Onu doğurduğum esnâda, onunla birlikte, Doğu ile Batı arasındakileri aydınlatan bir nûr çıktı. Nûr, Suriye’nin saraylarını ve çarşılarını, ben; Basra’daki develerin boynunu görene kadar aydınlattı. Üç adet bayrağı dikilmiş gördüm: Biri Doğu’da, biri Batı’da, üçüncü de Kâbe’nin üzerindeydi.’’ Doğumdan sonra, Abdulmuttalip küçük Mûhammed’i Kâbe’ye götürdü, onunla birlikte Kâbe’yi tavaf ederek Allah’a HAMD etti.

Küçük Mûhammed, mûkaddes şehrin sert havasından dolayı bakılması ve emzirilmesi için Benî Sa’d kabîlesinden Halime ve ailesinin yanına verildi ve altı yaşına kadar orada kaldı. Sonra annesinin sıcak göğsüne ve dedesinin şefkatli ilgisine, asil yüzü nûrlar saçan, görüntüsü heybetli, kalbi şeffaflık ve yol göstericilik belirtileri ile dolu, dili, yumuşaklık ve tatlılıkla tasnif edilmiş biri olarak geri döndü.

Hz. Âmine, Abdulmuttalip’ten izin isteyerek hizmetçisi Baraka ve oğluyla beraber sevgili eşi Abdûllah’ın mezarını ziyaret etmek üzere Yesrib’e (Medine)gitti. Mezar başında çok büyük bir üzüntü ve acı yaşadı. Mekke’nin sıcağı da Hz. Âmine’yi etkilemişti. Durumu kötüleşti ve Abva denilen köyde son nefesini verdi. Küçük Mûhammed, ailenin azatlı kölesi Baraka tarafından Mekke’ye, dedesi Abdulmuttalib’in evine geri getirildi ve sekiz yaşına kadar onun tarafından büyütüldü. Dedesi vefât edince sorumluluğunu amcası Ebû Tâlip(Hz. Ali’nin babası) üstlendi.

HZ. HATİCE: İslâm’ın ilk mümini olma şerefine ermiş, Peygamberin ilk ve sevgili zevcesi, malını, canını, kendini, İslâm ve onun yüce Peygamberi uğruna seferber etmiş, Ehl-i Beyt’in annesi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in müberek büyükannesi olmuş bir yüce sultandır. Mekke’de asâlet, nezâket, güzellik, zenginlik ve cömertliği ile meşhur olmuş bir hanımefendidir.

Esed kabilesinden Huveylid’in kızı olan Hz. Hatice; ‘’Tahire’’, ‘’Ümm-ü Hind’’ ve İslâmiyetin gelişinden sonra ‘’Müminlerin anası’’ gibi ünvanlarla anılmıştır. O devrin büyük âlimi, şâiri, Hanif dininin temsilcisi(İbrâhimi) VARAKA da kuzenidir. Resûlullah’ı tanımadan önce iki kere evlenmiş, iki çocuğu olmuş ve dul kalmıştır.

Nihayet; bu güzel, soylu ve asil kadın ile Mekke’de ‘’el-Emin’’ ve şerefli olarak tanınan Mûhammed’in yolları kesişir. Mûhammed yirmi beş, Hatice kırk yaşındadır. Hatice, bu güvenilir, doğru sözlü, güzel huylu gence aşık olur ve ona evlenme teklif eder. Evlilikleri acılar ve kayıplar olsa da çok mutlu geçmektedir. Hatice, Mûhammed’e altı çocuk doğurur. İki erkek ve dört kız. En büyük çocukları KASIM  adında bir oğlan çocuğudur. Fakat çocuk iki yaşını doldurmadan ölür. İkinci çocukları ZEYNEP, sonra sırasıyla RUKİYYE, ÜMMÜ GÜLSÜM VE FÂTIMA. Son çocukları ise, çok kısa bir süre yaşayan ABDULLAH’dır.

Mûhammed’in Hatice’ye olan sevgisi, şu menkibe ile daha iyi anlaşılabilir. MS. 610 yılında Hz. Mûhammed’e Cebrâil vâsıtasıyla nicedir beklediği haber gelmiş ve Allah(c.c.) onu, kendisinde tecelli etmek sûretiyle, nebisi ve resûlü ilân etmişir. Peygamber’in çevresindeki halka büyüdükçe Kureyş’in ileri gelenlerinin korkusu da giderek büyümektedir. Sonunda Hz. Muhammed’e reddedemeyeceğine inandıkları bir teklif yapılır. İsterse güç, iktidar, para, kadın teklif edilir. Hz. Mûhammed; ‘Bir elime Ayı, bir elime Güneş’i koysanız yine davamdan vazgeçmem, Hatice’den başka hiç bir kadında da gözüm yoktur’’ der.

Hz. Hatice; Cebrâil Aleyhisselam’ı görmüş ve ondan ‘’Rabbinin’’ selâmını almış, ‘’Allah selâmdır, selâm da O’ndandır, selâm Cebrail’in üstüne olsun’’diyerek selâma karşılık vermiş bir sultandır. Ancak yirmi beş yıllık mutlu ve ahenkli evlilikleri MS. 619 yılında Hatice’nin ölümü ile son bulmuştur.

Mutasavvıf Safiye Erol, ‘’Çölde Biten Rahmet Ağacı’’ adlı kitabında Hz. Hatice’nin ölüm döşeğindeyken Hz. Mûhammed ile aralarında geçen bir diyalogdan bahseder. Resulullah ağlar ve şöyle der; ‘’Ey cümle âlem kadınlarını bezeneği ve övüncü! Cennet seni özler. Var, orada MİRAÇ gecesinden beri nikâhlım olan ÂSİYE ve MERYEM hatunlarla, bundan sonra nikahlanacağım AYŞE ve diğer kutlu kadınlarla, ortaklarınla buluş’’ Hatice’nin gözleri buğulanır, ancak kıskançlık izi güzelliğini gölgeleyemez. Kader kısmete razı olanlar, her tecelliye şükredenler YAKÎN mertebesini bulurlar, insan zaaflarını aşarlar. Ulu Hatice gülümseyerek şöyle der; ‘’Ey benim sevgilim, Göklerde sürdüğün, benden sonra yeryüzünde süreceğin safâlar hem sana, hem de o hanımlara mübârek olsun. Onlar benim ortağım değil, kız kardeşlerimdir.’’  Bu olaya tanık olan kızları Hz. Fatma, annesinin ölümünden sonra, içi burularak bu olayın sebebini babasına sormuş ve şöyle demiştir; ‘’Babacığım, sen annemi hiç bir zaman kıskançlıkla yaralamadın. Onun üstüne ne cariye getirdin, ne câriye aldın. Nasıl oldu da, onu ecel üstü böyle perişan ettin?’’ Hz. Peygamber ise şöyle cevap vermiştir; ‘’Hiç bir kadın annen kadar ne sevildi ve yücelendi, ne de bundan sonra sevilir ve yücelenir. Ulu Hatice, hayatın bütün elemini, hazzını öğmüş eritmiş, ne fazilet ne meziyet varsa hepsini giyip kuşanmış bir yüce sultandı. Bir tek şey eksik kalmıştı. Kadının asıl cihadı ve gazâsı ki, erkeğini kıskanmak, kadının şehitlik mertebesi ki, sevgiliyi bir başka kadınla kucak kucağa görmektir. Haticetü’l- Kübra bu hali yaşamamış, bir bakıma noksan kalmıştı. Noksan kalacak kadın değildi. Aşk badesi tamam olsun diye ecel şerbetine şehitlik şurubu katıldı. Ve işte annene o sözleri bu sebepten söyledim’’ Resûlullah, ayrılık senesinin adını ‘’mahzunluk yılı’’ koymuştur.

HZ. FATMA: Hz. Mûhammed ile onun ilk eşi Hz. Hatice’nin çocuğudur. ‘’Velilerin anası’’ diye bilinir. Hz. Ali’nin eşi, Hz. Ömer’in kayınvalidesidir. Yüzü çok beyaz ve parlak olduğundan ‘’Zehra’’, zühd ve dünyadan kesilmekten en ileri olduğu için, ‘’Betül’’ yani çok temiz demişlerdir. Hz. Meryem’e de ‘’Betül’’ denilmiştir.

‘’FÂTIMA’’ sütten kesilmiş anlamındadır. Pek çok hadis kitaplarında, Allah’ın onu ve onu sevenleri cehennemden ayırdığı, azaptan azat ettiği yazılıdır. Diğer ünvanları arasında; Ümmü Ebîhâ’’babasının annesi’’, Eşrefünnisa’kadınların en şereflisi’’, Seyyidetünnisa ‘’kadınların hanımefendisi’’, Râziye ‘’Allah’tan razı olan’’, Zekiye ‘’arınmış, temizlenmiş’’ sayılabilir.

Hz. Peygamber, Hz. Hatice hamile iken kendisine şunu nakleder; ‘’Ey Hatice. Cebrâil bana haber verdi ki, karnının sedefinde olan en güzel inci, bir kız çocuğudur ve adı Fâtıma’dır. Onun nesli, zamanın uzadığı müddetçe bir cevâhir(Cevherler) bağı olacak ve kıyâmete dek devam edecek. Ve o inci, kâinatın, gelinin boynuna takılmış cevâhir halkaları gibi bir gerdanlık hâlini alacaktır’’

Rivayet edilir ki; gebelik vakti sona erip doğum saati yaklaşınca Hatice, Kureyş’li kadınlardan ebe istedi. Kureyş’li kadınlar ‘’Sen bize asi oldun. Bir öksüzle evlenmeye rıza gösterdin’’ diyerek bu isteği geri çevirdiler. Hatice, bu habere çok üzüldü, fakat ansızın odasında dört kadın belirdi. Hatice, onlara kim olduklarını sorduğunda; ‘’Ey Hatice, Hakk bizi senin hizmetine gönderdi. Biz sana dünyada hizmetkâr, âhirette dost ve arkadaş olacağız’’ dediler. Bu kadınlardan birisi Hz. İbrâbim’in karısı SÂRE, diğerleri Hz. MERYEM, Mûsa’nın kız kardeşi GÜLSÜM, ve Firavun’un eşi ÂSİYE idi.

FÂTIMA dünyaya geldi. Tertemiz ve pak olarak dünyaya ayak bastığı zaman yanağının nûru yeryüzüne bayrak çekti ve MİSK saçan kokusundan yeryüzüne amber, sandal çiçeği, sümbül kökü, kızıl gül ve turunçla karışık ‘’abir’’ denen kokunun tozları yayıldı.

İslâm kadınlarının en seçilmişi; Hz. Hatice ve Resûlullahın üzerinde ehemmiyetle, âdetâ saygıyla  durdukları müstesna bir rûhun sahibi FÂTIMA. Kendisi Resûlullaha çok benzerdi. Mizâcı son derece hassas, merhametli ve bilhassa zeki idi. Resûlullah evlatları arasında ona özel bir yer verdiğini özellikle belli ederdi. Muhârebeye giderken son vedâlaştığı, döndüğünde ise ilk kucaklaştığı kişi daima  Hz. Fatma olurdu. Hz. Fatma, babası Resûlullah’ın ne zaman huzuruna gelse, ayakta ve mûhabbetle karşılanır, bu durum her seferinde aynen tekrarlanırdı.

Bütün Kibar-ı Ashab, başta Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere Hz. Fatma’ya talip olmuşlarsa da Hz. Peygamber; ‘’Rabbimden vahy almadan ne evlendim, ne de evlendirdim’’ buyurmuşlardır. Hz. Fatma ile evlenmek Ebû Tâlib’in oğlu, Kâbe’yi muazzamada doğan Hz. Ali’ye nasip olmuştur. Hz. Peygamber’in ‘’Eti etimdir, kanı kanımdır’’, ‘’Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır’’ dediği Hz. ALİ. Sırların sırrı, Yol göstericilerin rehberi, İmamların babası, Allah’ın aslanı, Al-i âba’nın beşincisi, Resûlullah’ın kardeşi Hz. ALİ.

Hz. Fatma ve Ali’nin evliliklerinden; HASAN, HÜSEYİN ve MUHSİN adında üç oğlu ile ÜMMÜ GÜLSÜM ve ZEYNEP adında iki kızı olmuş, MUHSİN çok küçük yaşta vefât etmiştir. Hz. Peygamber; ‘Pek çok âlim gelecek, Kûr’an’ın zâhiri manası üzerinde birbirinden güzel yorumlar yapacaklar ama Kur’an’ın enfüsî(iç) mânâsını Fatma bilecektir’ demiştir. Fatma’nın parmağında taşıdığı yüzükte; ‘’Hakk’a dayananlar emindir’’ ibaresi yazılıydı.

Hz. Fatma’nın yüzünü Resûlullah’ın bu dünyayı terkinden sonra hiç bir şey güldürememiş, pederleri Resûl-i Ekrem’in âlem-i cemâle teşrifinden altı ay sonra, henüz yirmi dört yaşında iken vefat etmiştir. Hz. Mûhammed’in soyu, yalnız Hz. FATMA’dan devam etmiştir.Hz. Fatma’nın sırrının özü KEVSER SÛRESİ’dir. Allah, ‘’Sana bilinmezlik sırrını verdim’’ diyor. Çünkü ‘’KEVSER’’ EBDER’in(soyu kesik) zıddıdır. Ebder, bir ömür yaşar, ondan sonra biter. EBDER’in zıddı FATMA’dır.

HZ. SEVDE: Mekke’li bir hanımdır. Kendisi daha önce evlenmiş, İslâm’ı kabul etmiş ve kocasının da İslâm’ı kabul etmesinde önemli rol oynamıştır. Eşi daha sonra Mekke’li müslümanlara yapılan eziyetlere dayanamayarak, Habeşistan’a sığınıp Hıristiyanlığı kabul etmesine rağmen, o dininden dönmemiş, eşinin ölümü ile de Mekke’ye dönmüştür. O dönem Hz. Hatice ölmüş ve Resûlullah çocuklarına bakacak bir eş aramaktadır. Sevde’nin İmân konusunda gösterdiği vefâkar tutum Resûlullah’ı etkiler ve Sevde ile evlenir. 

HZ. AYŞE: Hz. Ebû Bekir’in kızıdır. Hatice’nin ölümünü takip eden aynı yıl, Peygamber rüyasında bir adamın, bir ipek parçasına sarılı birini taşıdığını görür.Adam ‘’Bu senin zevcen, onun örtüsünü aç’’ der. Peygamber örtüyü açtığında Ayşe'yi görür. Bu rüya üç kere tekrarlanır. Ve Ayşe, Sevde’den bir kaç ay sonra Peygamber’in eşi olur. 

Mûhammed Hamidullah ise; Hz. Peygamber ile Hz. Ayşe’nin nikahlanması nedenini şöyle anlatır: ‘’Hz. Ayşe ve Hz. Mûhammed nikahlandığında Ayşe'nin yaşı küçüktür. Ayşe, nikahtan sonra anne ve babasının yanında kalmaya devam eder. Ancak olgunluk çağına vardığında kocasının yanına gelir.

Nikah akdinin gerçekleştiği dönemde, İslâmın geleceği ve varabileceği hedefler son derece karanlık olup, Resûlullah cemâate ve İmân edenlere karşı son derece endişe içerisindedir. Kendisinin, İslâm’ın esaslarını ve hükümlerini lâtif cinsin mensupları arasında anlatıp açıklayacak akıllı ve heyecan dolu bir kadına ihtiyacı vardır.  Arap sosyetesinde evlilik bağları , iki âile yahut iki kabîle arasındaki tesânüdün sıkı ve sağlam esaslara dayandırılmasında büyük bir rol oynamaktadır.. Ebû Bekir, İslâm’ı ilk kabul eden birkaç kişiden biridir ve onun İmân’ı o derece hararetlidir ki, Resûlullah ona ‘’SIDDIK’’ şeklinde bir şeref lakâbı takar.

Ayşe; İslâmda yetişen en büyük HUKUK’çu hanımlardan biri olmaya muvaffak olmuş ve TARİH, BELÂGAT, ŞİİR konularında pek gelişmiş bir hassa ve zevke mazhar olmuştur. Hz. Mûhammed hakkında pek çok HADİS (2.200 hadis)onun sayesinde bize kadar ulaşabilmiştir. İlme susamış, zeki, sportif bir kişidir. Askeri seferlere katılmış, bizzat savaş sırasında cesur bir hastabakıcı, hemşire olarak çalışmış, hukukî, tıbbî, matematik, edebî, tarihî ve folklorik meselelerde büyük kabiliyetlere sahip olduğu söylenmiştir. İnfâk etmekte, parasını ve herşeyini dağıtmakta fevkalade usta olan bu kadın, Resûlullah’ın ve babası Ebû Bekir’in  yanında kendisine ayırdığı mezarı hiç düşünmeden Hz. Ömer’e verecek kadar da asil bir rûha sahiptir.’’

HZ. HAFSA: Hz. Ömer’in kızıdır. Henüz yirmi yaşında eşi şehit olmuş ve dul kalmıştır. Genç ve dul bir kadın, baba için Arabistan’da önemli bir meseledir. O günlerde Hz. Osman’ın eşi Rukiye ölmüştür. Hz. Ömer; hem kızını evlendirmek, hem Hz. Osman’ı teselli etmek ve hem de Hz. Peygamber’in yakınlığını kazanmak amacıyla kızını Osman’a teklif eder. Osman bu sert mizaçlı babanın teklifini kabul etmez. Ömer bu defa aynı teklifi Hz. Ebû Bekir’e yapar. Ebû Bekir de teklifi reddeder. Ömer’in gözünden herşey silinir ve büyük bir hiddetle Hz. Mûhammed’e gider. Durumu anlatır. Mesele önemlidir. Bu üç dost arasında çıkabilecek ihtilaf Müslümanlığın gelişimine büyük zararlar verebilir. Hz. Peygamber, Hafza ile aslında kendisinin evlenmek istediğini, diğerlerinin bu teklifi bu nedenle reddettiğini söyleyerek ortalığı yatıştırır. Kızı Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikahlayarak sulhu sağlar.  

HZ. ZEYNEP BİNT-İ HUZEYME: İki kocasını da savaşta şehit vermiş, cömertliğinden dolayı ‘’fakirlerin anası’’ olarak anılan muhterem bir kadındır. İkinci kocası Ebû Seleme, Uhud savaşında yaralanmış, ancak iyileşememiştir. Onu çok seven Resûlullah hem Zeynep’e, hem de çocuklarına sahip çıkmak için onunla nikahlanır. Zeynep, iki yıl sonra vefât eder.

HZ. ZEYNEP BİNT-İ CAHŞ: Hz. Muhammed’in halasının kızıdır. Genç, güzel, asil ve zengindir. Hz. Mûhammed, Zeyneb’i azadlı kölesi Zeyd ile evlendirmek ister. Ancak Zeyneb ve bütün ailesi buna karşı çıkar. Aslında Peygamber’in izdivaç teklifindeki gaye, bir âdetin ve bir ananenin yıkılmasıdır. Çünkü Arap adetlerine göre, asil bir ailenin kızı, azadlı bir köle ile evlenemez şeklindedir. Ancak, Hz. Mûhammed’in isteği ile izdivaç gerçekleşir. Zeynep bu evliliği çekilmez bir hale getirir ve Zeyd, Hz. Peygamber’e gelerek boşanmak istediğini söyler.Peygamber reddeder, evlilikleri çekilmez bir hal alınca da boşanmalarına izin verir. Zeyneb’in Mûhammed’e sevgisi büyüktür. Bunu da belli eder. Hz. Mûhammed buna yanaşmaz. Ancak âyet iner. Âyet şöyledir; 

‘’Hani bir zamanlar Allah’ın kendisine ikram ettiği, senin de iyilikte bulunduğun kişiye diyordun ki; Eşini bırakma ve Allah’a saygılı ol! Ama Allah’ın açıklayacağı şeyi sen içinde saklıyordun; Zira insanlardan çekiniyordun:  Oysa ki kendisinden çekinmen gereken sadece Allah’tı. En sonunda Zeyd o kadından  ilişkisini kesip ondan boşanınca, Biz onu seninle  evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kesip boşandıklarında kişilerin onlarla evlenmelerinin önünde hiç bir engel bulunmasın: sonuçta Allah’ın emri yerine gelmiş oldu’’ (Ahzap-37) Gariplerin annesi ve çok sadaka veren bir hanımdır.

HZ. ÜMMÜ SELEME: Asıl adı Hind’dir. Mahzum kabilesinden Ümeyye’nin kızıdır. Resûlullah ile evlenmesine Ümmü Seleme’nin oğlu aracılık etmiştir. Hz. Resûlullah’ın en son ölen eşi olup, 84 yaşında vefat etmiştir.

HZ. ÜMMÜ HABİBE: İslâm karşıtı Ebû Süfyan’ın kızıdır. Benû Umeyye kabilesine mensup olup, Mekke’lidir. Daha ilk yıllarda İslâm’a geçmiş, kocası ile Habeşistan’a göç etmiştir. Alkolik olan kocası burada İslâmiyetten dönüp, Hristiyan dinine geçmesine rağmen kendisi sıkı sıkıya İslâm dinine bağlı kalmıştır. Kocasının ölümü ile yanlız kalmış, ancak İslâmiyete bağlılığı Resûlullah’a kadar ulaşmıştır. Resûlullah, Habeşistan’a bir elçi göndererek bu hanım ile evlenmek istediğini beyan etmiş, Ümmü Habibe de bu şerefli teklifi seve seve kabul etmiştir. Resûlullah’ın Ümmü Habibe ile evliliği, İslâm karşıtı Ebû Süfyan ile arasında bir dostluğun da başlangıcı olmuştur. ‘’Olabilir ki Allah, aranızda düşmanlık bulunan kimseler ile sizin aranızda dostluk tesis edebilir’’(Mümtehine-7) âyeti varlık bulmuştur. 

HZ. CUVEYRİYYE: İslâm Düşmanı, Benû’l-Mustalık kabilesine mensup El-Haris’in kızıdır. Resûlullah’ın komutasında İslâm ordusu ile yaptıkları savaşta mağlub kabile reisinin kızı olarak esir düşmüş ve ganimet olarak iki askere verilmiştir. Ancak, esir kız Resûlullah’ın huzuruna girerek başına gelenleri anlatır, İslâm’a girdiğini beyan ederek tekrar hürriyetine kavuşmak için kendisinden yardım talep eder. Resûlullah bu duruma çok üzülür ve bir çözüm üretir. Cuveyriyye ile nikahlanır. İki kabile arasında bir kan bağı oluştur. Bütün esir düşenler azad edilir. Savaştan kaçan kabile erkekleri de Resûlullah’ın huzurunda İslâm’a girdiklerini beyan ederler. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Ceveyriyye,  İslâm’a geçtikten sonra kıldığı namazlar, tuttuğu oruçlar ve takvası  ile şöhret olmuştur.  

HZ. SAFİYE: Huyey’in kızıdır. Heyberli Yahudi bir hanımdır. 7. Hicrî yılda birkaç gün süren bir direnişten sonra fethedilen Hayber bölgesi insanları ile Medine’deki Müslümanlar arasında harple sonuçlanan pek çok olay yaşanmıştır.Safiye, genç ve dul bir hanımdır. Hz. Muhammed’in ‘’mağlûplarla uzlaşma ve anlaşma’’ şeklinde değişmez politikasının bir neticesi olarak onu nikahı altına almış, Zeynep olan adını da Safiye olarak değiştirilmiştir. 

 HZ. MÂRİYE(Câriye): Mısır’lı Hristiyan bir hanımdır. Kaynaklar, Kopt soyundan, İran veya Grek asıllı olabileceği şeklindedir. Hicrî 7.yılda Mısır’daki ‘’Koptların büyük başkanı’’, Resûlullah’ın gönderdiği İslâm’a davet mektubuna bir yazı ile cevap vermiş ve bir çok hediyeler arasında bu köle kadını  da ona armağan etmiştir. Kaynaklar bu hanım ile arasında bir nikâh akdinin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda bir bilgi vermez.  Hz. Peygamber’in Hz. Hatice’den dünyaya gelen iki erkek çocuktan sonra, Mâriye’den de İbrahim adı verilen bir erkek çocuğu doğmuş, ancak küçük yaşta vefat etmiştir. Mâriye ile kurulan bu câriye hayatı, diğer bütün câriyeler için bir nimet olmuş, Resûlullah’ın şu beyânı hukuk kâidesi hâline gelmiştir.

‘’Şâyet bir câriyenin efendisinden bir çocuğu dünyaya gelecek olursa, bu efendi onu daha önce azâd etmemiş olsa bile, onun vefatı ile o kadın kendiliğinden azâdlı(hür) hale gelir.’’ Bir emsâl bırakabilmek için Resûlullah’ın böylesi bir câriyelik hayatı da sürmesi lâzım gelmiştir.

HZ. MEYMÛNE: El-Hâris’in kızı, daha önce evlendiği Zeynep’in üvey kızkardeşidir. Meymûne, 36 yaşında dul bir kadındır ve çeşitli kabilelerin ileri gelenleri ile evli 8 kızkardeşi bulunmaktadır. Resûlullah, Meymûne ile 7. Umre Haccı sırasında nikahlanmıştır. Evliliğinin,İslâm ile Mekke arasında bir uzlaşma, bir yumuşama meydana getirmek için bir çare olarak düşünüldüğü tahmin edilmektedir. Bu nikah sayesinde Resûlullah 3 günden fazla kalınmasına iznin verilmeyen Mekke’de daha fazla kalabilmiştir. Hz. Peygamber’e ait pek çok HADİS onun ağzından nakledilmiştir.

HZ. REYHÂNE(Câriye): Medine’li Yahûdi bir hanımdır. Hicrî 5. Yılda kabilesi ile yapılan savaşın sonunda ganimet olarak Hz. Mûhammed’e verilmiştir. Bir müddet tereddüt ettikten sonra İslâm’a geçmiştir. Resûlullah ona nikahlanma teklifinde bulunmuş, ancak kendisi örtünmemek ve peçe takmamak için câriye olarak kalmak istemiştir. Reyhâne eski evinde oturmaya devam etmiş, hatta Medine şehri içine dahi yerleşmemiştir.

Hz. Peygamber; Hz. Hatice ile evli olduğu süre içerisinde hiç bir evlilik yapmamış, câriye getirmemiş, ancak sevgili eşinin vefatından sonra çocuklarına bakılması ve kabileler arasındaki akrabalık bağları oluşturmak ve savaşları önlemek, İslâmın temellerini sağlamlaştırmak gayesi ile bazı evlilikler yapmış, hatta bazı eşleri ile aynı şehirde dahi yaşamamıştır. Gerek eşlerine, gerekse evlatlarına ve torunlarına gösterdiği sevgi, muhabbet ve anlayış ile aile hayatının nasıl olması gerektiğinin örneklerini vermiştir.

Evliliklerinde asıl maksad; Arap yarımadasının dört bir tarafına dağılıp yayılmış olan ve çeşitli kabilelerin dostluklarını kendi etrafında toplamaktır. Kûr’an-ı Kerîm’e göre, bir müslümanın nikahı altına alabileceği zevce sayısı en çok dört’tür. Resûlullah asla kendisini, toplumda yürürlüğe koyduğu şer’i kanunların dışında saymamıştır. Bu konuda o, acaba hangi sebepler tahtında kendini daha serbest ve mukayyer tutmuştur? Kûr’an-ı Kerîm bu konuya temas etmez. Bizzat Resûlullah’ın ağzından gelen hadisler ise, bildiğimiz kadarıyla bu konuya dâir bize bir açıklık temin etmemektedirler.

Bu konuda bir izah imkânı ve yolu kalmaktadır; Bu da, zevcelerinin sayısını sınırlayan ilâhi hükmün, kendisinin sonuncu nikâhı kıymasından sonraki bir devrede  indirilmiş olması ihtimâlidir. Çünkü Sakîf kabilesinden Ğaylân, on zevcesinden sâdece dördünü nikâh altında tutması emrini Resûlullah’tan almıştır. Bu emrin verildiği tarih yaklaşık 8. ve 9. yıllardır. Resûlullah’ın ise gerçekleştirdiği nikâhlardan en sonuncusu 7. Hicrî yıla isâbet eder. Acaba bu sınırlayıcı Âyet indiğinde Resûlullah, evli bulunduğu bu hanımlardan niçin dörtten fazlasını  boşayıp, nikâh dışına çıkarmamıştır. Tarihçilerden İbn. Sa’d ve İbn Habîb; Resûlullah’ın, hanımlarından her birine, nikâh akdini bozucu kararı bizzat almalarını, bu takdirde de geçimlerini sağlamaya devam edeceğini bildirdiğini nakletmektedirler. Ancak, bu teklifi alan hiç bir zevce bunu kabul etmemiş, bunun üzerine Resûlullah da dört hanımın dışında diğer hanımlarla zevci ilişkiler içinde bulunmamıştır.

Kûr’an-ı Kerîm’deki âyete göre; Resûlullah’ın bütün zevceleri, Müslümanlar için valideler durumundadır. Bu esasa göre, bir Müslüman’ın, dul da olsa, boşanmış bir durumda da olsa, onlarla nikâhlanması asla düşünülemez. Zira bu; ‘’Allah katında yakışıksız ve münâsebetsiz bir şey teşkil eder.’’ Mûhammed; hanımlarına mümkün olan bütün serbestliği tanımış ve onlar da bu seçim hürriyetini kullanmışlardır. Bu konuda söylenecek başka da bir şey yoktur(Mûhammed Hamidullah)

YETİM: Dürrü Yetim; Sedefin içindeki tek İNCİ. Hz. Mûhammed ve İnsan-ı Kâmiller’dir. Çünkü onlar; gerçek varlıklarının bir anne ve babadan değil, Allah’tan geldiğini idrak ederler.

BABASININ ANNESİ: Hz. Fatma’nın lâkâbıdır. Hakikât-i Mûhammed’in dişilik makamıdır.Hz. Mûhammed kendisini ‘FATMA’’ aynasında seyreder ve ayağa kalkar.

RADIALLAHU ANH(r.a): Allah ondan razı olsun demektir.

21 MART: HZ. ALİ'nin DOĞUM GÜNÜ. Hz. Fatma ile Hz. Ali'nin evlendikleri gün(599). GECE İLE GÜNDÜZ'ün EŞİT OLDUĞU GÜN. NEVRUZ. BAHARIN GELİŞİ. Alevî'ler bu günü kutlar.

Kaynak: C.Nur Sargut Peygambere sevdirilen KADIN, Nezihe Araz Peygamberler Peygamberi Hz. Mûhammed.

5 Eylül 2017 Salı

TAVSİYELER:

SEYR-İ SÜLÛK EDEN MÜRİDE VE KEMÂLE ERMİŞ KİMSELERE ALLAH’IN İZNİYLE FAYDA VERECEK HİKMETLİ TAVSİYELER.

TAVSİYE 1: ‘’Dini dosdoğru uygulayın’’. Burada kastedilen, her devir ve milletlerdeki VAKTİN ŞERİAT’dır. O şeratta bir araya gelmek ve onun hakkında tefrikaya düşmemek lâzımdır. Allah’ın eli cemaatle beraberdir ve kurt ancak sürüden ayrılan koyunu yer. Dini uygularken cemaat halinde ve görüş birliğinde kalıp parçalanmazlarsa, düşman onları yenemez. İnsan da kendi kendine böyledir. Nefsine Allah’ın dinini tatbik ederken bütün güçlerini birleştirirse, insan veya cin şeytanları verecekleri vesveselerle onu yenemez.

TAVSİYE 2: Her vakitte ve durumda bütün gayretini Hakk’a yaklaştıran işleri yapmak üzere harcamalısın. Bunlar, o esnada o halin diliyle Hakk’ın sana söylediği işlerdir. Yapamasan bile içinden iyi şeyler yapmaya niyet et. Kötülüğe niyetlenirsen Allah rızası için onu bırakmaya gayret et.. Bununla beraber ezeli kader ve kaza galip gelirse durum başkadır. İçinde niyetlendiğin hayrı ve iyiliği yapmanı Allah takdir etmemiş olsa bile, o fiili senin adına hayır olarak yazar. 

Peygamberin aktardığı kutsi bir hadiste; ‘’Kulum bir iyilik yapmaya niyetlenip onu yapmadığında, onu bir iyilik olarak yazarım. Yaptığında ise on katı olarak yazarım’’ Allah şöyle der: ‘’Kötü bir şey yapmaya niyet edeni ise, yapmadığı sürece bağışlarım’’ Allah iyilik ve kötülük hakkında şöyle der; ‘’Kim bir iyilik getirirse on katı sevap vardır. Kim bir kötülük getirirse misliyle cezalandırılır’’(En’am- 160)

TAVSİYE 3: Herhangi bir yerde, Allah’a karşı günah işlediğinde, o yeri terk etmezden önce bir ibâdet yapman gerekir. Böyle yapınca o mekân aleyhinde şahitlik edeceği kadar lehinde de şahitlik eder. İbâdeti yaptıktan sonra oradan ayrılabilirsin. Aynı şey giydiğin elbise için de geçerlidir. Kestiğin tırnakların, kılların, tıraş ettiğin saçın, sakalın, bıyığın, yıkanırken üzerinden ayrılan kirlerin v.s. bunlardan herhangi birisi bedeninden ayrılırken taharetle ve Allah’ı zikretme halinde bulunmalısın. Burada ibâdetle kastedilen DUA’dır.  İbâdet de zillet, eziklik ve yoksulluk anlamına gelir.

TAVSİYE 4: Dostum! Yeryüzünde ululuk peşinde olma, tevâzuyu şiar edin. Allah senin kelimeni yüceltirse, gerçekte sadece Hakk’ı yüceltmiştir. Allah senin için yaradılmışların kalplerinde üstünlük duygusu kazandırırsa, bu da O’na dönen bir iştir. Sana yaraşan tevâzu, zillet ve kırıklıktır. Allah seni topraktan yaratmıştır. Annen olan toprağa karşı büyüklük taslama! Anne-babaya saygısızlık yasaklanmıştır.Bir hadiste şöyle der; ‘’Dünyada bir şey yükseldiğinde, onu alçaltmak Allah’ın üzerindeki bir Hakk’tır’’ Sen yükseltilen bir şey olduğunda, Allah’ın  seni alçaltacağını bilmelisin. Böyle bir durumda insan sürekli kulluğuna ve aslına bakmalıdır. Yükseklik kulun zâtına değil, mertebe ve makâmına mahsûstur. Yeryüzünde ululuk peşinde koşan, hiç kuşkusuz, orada başkanlık sevdasına düşmüş demektir. Allah böyle bir makam verirse, O’ndan nefsinde zillet, yoksulluk ve huşu sahibi olmanı dilemelisin.

TAVSİYE 5: Allah’ın kullarına karşı sevgi dolu olman gerekir! Böyle bir sevgi, kullarına selâm vermek, yemek yedirmek, ihtiyaçlarını karşılamak için çaba göstermekle gerçekleşir. Bilmelisin ki, bütün müminler bir bedendir. Bedenden bir organ şikayet ettiğinde, bütün beden ateşe tutularak yardıma koşar. Mümin de böyledir. Mümin, kardeşine bir mûsibet isâbet ettiğinde, sanki kendisine isâbet etmiş gibi hisseder, kardeşi üzüldüğü için üzülür. Allah, insan bedeninin organlarını birbirine bağladığı gibi müminleri de birbirine bağlamış, kardeş kılmıştır. El-Mümin Allah’ın isimlerinden birisi olduğu gibi ilâhi sûrette yaratılmış olması nedeniyle de Allah ile mümin arasında sabit bir nesep ve bağ vardır. Mümin müminin kardeşidir, onu yalnız bırakmaz, kendisini terk etmez.

TAVSİYE 6: Kendisiyle oturup kalkmanın, dindarlığına fayda vereceği kimselerle oturup kalkman gerekir. Bu fayda kendisinde göreceğin bir bilgi veya onda bulunan bir amel veya o kişide bulunan güzel bir huy olabilir. İnsan, âhireti hatırlatan birisiyle oturup kalktığında, Allah’ın mûvaffak kıldığı ölçüde, âhiretten bir tecellinin gerçekleşmesi gerekir. Sâlih arkadaş MİSK sahibine benzer, fayda gelmese bile kokusu sana bulaşır. Kötü arkadaş körük sahibine benzer, kötülüğü bulaşmasa bile dumanı ulaşır. Kim kuşkuya kapılanlarla arkadaşlık ederse, kendisi de kuşkuya kapılır. Hüsnüzan sayesinde idrâk mahalli kötülüklerden temizlenir. Allah kıyamet günü yaradılmışlar hakkında hüsnüzan beslemekten dolayı kimseyi sorguya çekmeyecekken, buna mukabil kötü zan sebebiyle insanları sorguya çekecektir.Tavsiyemi kabul edersen, bu da sana kafîdir.

TAVSİYE 7: Kendisine sahip olduğun eşya ve kimselerde, Allah’ın belirlediği cezaları uygulaman lâzımdır. Bu konuda Allah’a karşı sorumlusun. Otorite sahibiysen, Allah’ın seni üzerine yönetici atadığı kimselerin üzerinde Allah’ın kurallarını  uygulaman ve icra etmen gerekir. ‘’Hepiniz çobansınız, güttüklerinizden sorumlusunuz’’ Kastedilen Allah’ın cezalarını ve kurallarını uygulamaktır. Bu itibarla yönetimlerin en alt derecesi, insanın kendi nefsi üzerinde vali ve yönetici olmasıdır. Büyük halifelik gelinceye kadar, Allah’ın sınırlarını nefsine ve organlarına uygulamalısın. Her halûkarda nefsin üzerine vekilsin. Dostum! Aklına sana iyiliği tavsiye eden bir düşünce geldiğinde, onun meleğin ilhamı olduğunu bil! Ardından iyiliği yapmaktan alıkoyan başka bir düşünce gelirse, o da şeytanın vesvesesidir. Hayır ve şer şeriatın bildirmesiyle öğrenilebilir. Sen bir gemisin! Gemi delinirse, senin kadar içinde bulunan herkes helâk olur. Şeriat ilmini öğrenmeksizin kuralları kime ve nasıl uygulayacağını bilemezsin. Demek ki, Allah’ın kurallarını uygulayabilmek maksadıyla şeriat ilmini talep etmen bir vazifedir.

TAVSİYE 8: Kardeşim! Öğüt almaya ve ibretle düşünmeye sevk ettiği için hastaları ziyaret etmelisin. Allah insanı zayıflıktan yaratmıştır. Kendisini ziyaret ederken hastaya bakmak, aslına bakmak hususunda dikkatini çeker. Kendisine itaat etmede lâzım olan güçte de Allah’a muhtaç olduğunu görürsün. Bunun yanı sıra Allah hasta kulunun yanındadır. Dikkat ediniz! Hastanın Allah’tan başka sığındığı kimse olmadığı gibi, Allah’tan başka kimseyi zikretmez. Allah sürekli onun dilinde yâd edilir, kalbiyle de sadece Allah’a yönelir. Hangi hastalık olursa olsun, hasta Allah’la beraberdir. Tedavi olup, şifaya vesile olacağı bilinen vâsıtalara başvursa dahi böyledir. Her halûkarda hasta Allah’tan gafil değildir. Bunun sebebi Allah’ın onun yanında hazır bulunmasıdır. Allah kıyamette şöyle der; ‘’Ey âdemoğlu! Hasta oldum ziyaret etmedin!’’ İnsan şöyle cevap verir: ‘’Rabbim! Sen âlemlerin Rabbiyken seni nasıl ziyaret edebilirim ki?’’ Allah şöyle der; ‘’Bir kulumun hasta olduğunu biliyordun fakat ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin beni onun nezdinde bulurdun.’’ Allah’ın yarattığı herhangi bir varlık, senden yemek ve su istediğinde, imkânın olunca, ona yemek ve su vermen de böyledir. Başka hiç bir değerin ve merteben olmayıp, sadece yemek ve su isteyen varlık, seni kullarını yediren ve içiren Hakk’ın mertebesine yerleştirmiş olması, şeref ve değer olarak kâfidir. Allah kendisini kulunun mertebesine yerleştirmiştir. Bütün bu durumlarda Allah’ı zikreden ve O’nun karşısında huzur sahibi olan kul, kendisinden yemek ve su isteyenin Hakk olduğunu görür. O’nun kendisinden istediklerini yerine getirmek üzere koşuşturur.

TAVSİYE 9: Güzel ahlâk sahibi olup ona göre davranman ve kötü ahlâktan uzak kalman lâzımdır. Hz. Peygamber şöyle der; ‘’Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim’’ Güzel ahlâk, onunla ahlâklanmış kişinin kendisine davrandığı üzere, başkasına da davranabilmesi demektir. Bu itibarla yaradılmışların gayesinin birbirinden farklı olduğunu, birisini razı ederken düşmanı olan öteki kişinin kızacağını anladık. İşin böyle olması da kaçınılmazdır. Bir kişinin bütün yaradılmışları razı edecek şekilde iyi ahlâk sahibi olması imkânsızdır. İşin böyle olduğunu gördük. Biz, güzel ahlâkı ancak Allah ile musahabe halinde uygular ve kullanırız. O’nu razı eden işleri yapar, razı etmeyen işlerden kaçarız. ‘’Ancak müminler kardeştir’’ (Hucurat, 10) ‘’Benim ve sizin düşmanlarınızı dost edinmeyin, onlara sevgi göstermeyin’’(Mümtehine, 1) Demek ki güzel ahlâk, Allah’ı razı eden işlerde söz konusu olabilir, güzel ahlâk ancak Allah’a karşı uygulanabilir. Güzel ahlâk sahibi olman gerektiği gibi kötü ahlâktan sakınman gerekir. Güzel ahlâk kendisine karşı uygulandığı kişinin hallerine göre tezahür eder. Bu itibarla, kullanım yerlerini bilmedikçe kötü ahlâk ile güzel ahlâkı ayırd edemez, kullanım yerlerini öğrendiğinde bu ikisini tanırsın.Bu değerli ve güzel bir bilgidir.

TAVSİYE 10: Böbürlenmekten sakın, elbiseni topuğunun üzerine hatta biraz daha yukarıya çek. Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: ‘’Müminin eteği topuğunun yarısına doğru olmalıdır’’ Hz. Alî bu konuda şu dizeleri söylemiştir; ‘’Elbiseyi kısaltmak temiz tutar onu. Bir de eskimekten korur ve takva sahibi kılar sahibini’’ Bunun sebebi, elbisenin yollarda kazurat ve necaset bulaşmayacak kadar yüksek olmasıdır. Elbisenin topuğun yarısına kadar uzatılması bir hükümdür. Takva sahibi şeriatı kendisi için kalkan edinendir. Böylelikle  insan ve cin şeytanların vereceği eziyetlerden sakınmış ve korunmuş olur. Allah böbürlenerek, elbisesini sürüyerek yürüyene nazar etmez. Ayrıca eski ve kötü elbiseler giymelisin. Böyle davranmak imânın parçası olduğu kadar dünyada şımarmamak anlamına gelir. Hz. Peygamber; eski elbise giymeyi imânın parçası saymış, onu imân şubelerine katmış ve şöyle demiştir: ‘’İmân yetmiş  küsür şûbedir. En üstünü Lâ ilâhe illâllah, en aşağı derecesi eziyet veren şeyleri kaldırmaktır.’’ Hiç kuşkusuz kendini beğenmek, böbürlenmek ve kibir, mümine saadet yolunda bulunan eziyetlerdir.

İmân şûbelerinden birisi de Tevhide ve Peygamberliğe imân, namaz, zekât, oruç, hacc, sabır, şükür, vera, hayâ, gıybet yapmamak, başkalarını küçümsememek, tövbe, dili korumak, sözünü tutmak, takva, iyilik, yumuşaklık, ana-babaya iyilik ve hürmet, kusur aramamak, laf taşımamak...............

TAVSİYE 11: Altın ve gümüş kaplarda yemekten kaçınmalısın. İpek elbise ve altın kullanmaktan sakın. Bunlar erkeğe yasakken, kadına helâldir. Seni üzen bir rüyanın ardından uyandığında, üç kere soluna tükürerek ‘’gördüğüm rüyanın şerrinden Allah’a sığınırım’’ de! Sonra rüya sırasında üzerine yattığın tarafı değiştirerek başka bir yanın üzerine yat. Gördüğün kötü rüyayı ise anlatmamalısın. Kötü rüyayı anlatmazsan sana zarar vermez.Rüya kuşun ayağına bağlıdır. Anlatınca bağdan çözülür.

TAVSİYE 12: Gusül abdesti alırken yıkandığın yere küçük abdestini bozma, abdestini ayrı bir yere boz. Mümkün mertebe adakta bulunma, bulunursan yerine getir. Rüzgara sövme, rüzgar Rahman’ın nefesindendir. Yeni bir elbise giydiğinde Besmeleyle giy. Yemek ve namaz aynı anda hazır olunca, önce yemeğe başla. Sıradan bir insan bile olsa, seninle konuşana karşı tevazu sahibi ol!. Unutma ki, herkesin kendi nezdinde bir değeri vardır. Hangi hediye olursa olsun, hediyeyi küçümseme ve reddetme. Katı ve inatçı olmaktan kaçınmalısın. İnsanları bezdiren, onları kaçırtan, işlerini zorlaştıran birisi olma. Buna mûkabil kolaylaştıran, öğreten ve müjdeleyen ol. Konuşurken yapmacıklıktan kendini korumalısın. Üç korkun olsun: Allah’tan kork, kendin için kork, Allah’tan korkmayandan kork. Yaşlılara saygı göstermelisin. Unutma ki, yaşlıdan Allah bile hayâ eder.

İnsanların ayıplarını araştırma, sadece kendinle ilgilen. Çocuğuna güzel isim ver, ona edebi öğret. Hüküm verirken adil ol. Çörek otu kullan, çörek otu, ölüm dışında her hastalığa şifadır. Çok yemek yeme. Çok yemek zekâyı alıp götürür. Hayatta kalmak için ye ve itaat etmek maksadıyla yaşa. Birisini sevdiğinde, sevdiğini ona söyle. Bunu söylemek onun seni sevmesini sağlar, o da seni sever, seni görür. Oruçluyken büyük günah işlememeye çalış. Öyle bir günah orucunu bozar. Oruç sana değil, Allah’a ait bir ibâdettir. Biri sana kötü bir söz söylerse ‘’ben oruçluyum’’ de.

Yanında üçüncü kişi varken arkadaşınla gizlice bir şey konuşma. Öyle bir davranış hiç kuşkusuz yanınızdakini tedirgin eder. Allah’ın kulları hakkında muradı, kalpleri uzlaştırmak, sevgi ve muhabbeti temindir. Ayrıca, üçüncü birinin anlayamayacağı bir dille konuşmamalısın. Öyle bir davranışla, gizli konuşmak arasında fark yoktur.

Arkadaşlık yaptığın veya seninle arkadaşlık yapan herkese rütbesine ve derecesine göre davran. Sendan yaşlı olana saygı, küçük olana merhamet göster. Âlimlere saygı ve hürmetle davran. Beyinsizlere ve düşüncesizlere karşı bağışlayıcı ol. Hayvanlara karşı, onların ihtiyaçlarını gözeterek davran, çünkü onlar dilsizdirler. Ağaçlara ve taşlara karşı, onları gereksiz bir amaçla kullanmamak şeklinde davran. Yeryüzüne karşı, onun üzerinde namaz kılarak davran. Ölülere karşı, onlara dua ederek davran; onların iyiliklerini zikret, kötülüklerini hatırlama.

Borçtan kendini uzak tut. Borç, geceleyin düşüncelere düşürürken, gündüz insanı hor ve zelil kılar. Çok soru sorma, soracaksan sadece seni saadete ulaştıracak ahlâk ve bilgiyle ilgili hususlarda soru sormalısın. Dehr’e sövme, çünkü ‘’ Allah Dehr’’dir. Onunla zaman kastedilmişse, zamanın elinde hiçbir şey yoktur. Bütün emir Allah’ın elindedir.

Vitir namazını kılmış bir halde uyu! İnsan uyuduğunda, Allah onun ruhunu, kendisinde nefsini gördüğü üzere katına alır; dilerse onu kendisine iade eder, dilerse yanında tutar. Canını iade etmesi, ömrünün tamamlanmamış olmasıyla ilgiliyken, etmemesi ecelinin sona ermesi demektir. Bu sebeple ihtiyatlı tavır, insanın vitir üzere uyumasıdır. Vitir kılarak uyuduğunda, Allah’ın sevmiş olduğu bir amelde ve halde uyumuş olursun. ‘’Allah tektir(vitr),  teki sever’’ Demek ki Allah, kendisini sever. O’nun seni severken kendi menziline yerleştirmesinden daha büyük bir inâyet ve yakınlık olabilir mi? Sürme çekerken her göze bir veya üç kere olmak üzere tek sayıyla çekmelisin. Her organ kendi başına müstakil organdır. Yemek yerken elini teke alıştırman gerekirken, aynı zamanda  suyu yudumlarken de üç kere de almalısın. Hz. Peygamber böyle yapmayı emretmiştir. Dinleyenin anlaması için söz söylediğinde, üç kere tekrarlamalısın; böyle yapınca söylediğin anlaşılır. Hz. Peygamber de böyle yapardı.

Müslüman olamanı sağlayan cümleyi ısrarla söylemelisin. O cümle ‘’Allah’tan başka ilâh yoktur’LÂ İLÂHE İLLÂLLAH cümlesidir. Bu ifade olumsuzluk ve olumlamayı birlikte içerir ki, taksim zaten bu ikisiyle sınırlıdır. Bu cümle TEVHİD kelimesidir. Tevhid hiçbir şeyin HAKK’a denk olmaması demektir. Denk olsaydı BİR olmazdı. Onu tartabilecek bir şey yoktur. O’nu sadece kendisine denk ve benzer olan tartabilir. Halbuki; O’na denk ve benzer bir şey yoktur. Kutsi bir hadiste, Allah şöyle der; ‘’Yedi gökler, onları dolduranlar, yedi yer ve onu dolduranlar bir kefede, Lâ İlâhe İllâllah cümlesi başka bir kefede bulunsaydı, bu cümle diğerine baskın gelirdi.’’ ‘’Lâ İlâhe İllâllah’’ diyene karşı düşmanlık beslemekten de uzak durmalısın. Bu söz insana Allah’ın dostluğunu kazandırır.


Sana, ilâhi sünnete göre tavsiyede bulunuyoruz. Bu, Allah’ın sana Kur’an-ı Kerîm’de emretmiş olduğu, Peygambere uymanın kendisidir. Allah; ‘’Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, O da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın’’ der(Âl-i İmrân, 31) Böyle bir sevginin cezası(karşılığı) da SEVGİ’dir.

İbnül Arabî Hz. Fütühat-ı Mekkiye 18. cilt

14 Ağustos 2017 Pazartesi

VAROLUŞ SAYISI ‘’3’’ (TEKVİN):

Tarih öncesinden bilgisayar çağına uzanan dönem boyunca matematik, hesap, kehânet, din ve büyü gibi birçok alanda kullanılan sayılar kavramı nereden gelmektedir?

Kendisini, eşyayı ve âlemi tanımaya ve çevresindeki gizem tabusunu aralamaya çalışan insanın bulduğu ilk ve küllî anahtar sayıdır. İnsan, sayılarda keşfettiği uyum sayesinde, kendisi ile kosmos arasındaki uyumun da farkına varmıştır.

Sayılarla ilgili bilinen ilk sistemli izahlar ‘’Pythagoras’’ (M.Ö. 495) tarafından yapılmıştır. Pythagoras;  sayıyı, ‘’Tanrının aslî ve aktif erdemi’’ olarak görmüştür. Pythagoras’a göre; Sayılar ilmi, kökeninde BİR’in bulunduğu TEVHİD ilmidir. Yüce Yaratıcı tarafından yaratılan varlıkların ve O’nun sanatının, düzeninin ve sınıflandırılmasının ilmidir. Zira Allah’ın âlemle ilişkisi, 1’in sayılarla ilişkisine benzemektedir. Gene Pythagoras’a göre; ilk varlık 1’e karşılık gelen NOKTA’dır. Nokta’nın hareketiyle sayısal değeri 2’ye karşılık gelen çizgi, çizginin hareketiyle düzlem, düzlemin hareketiyle geometrik cisimler meydana gelir. Buna göre ÂLEM, ahenkli ses ve hareketten meydana gelen SAYI’nın neticesidir.

YOK SAYI - SIFIR; Araplar tarafından da benimsenen Hint sayı sisteminde boşluk anlamına gelen ‘’shunya’’ kelimesinden gelir. İşlevi; sayılar arasındaki boşlukları doldurmak, böylece kendi başına anlamı olmadığı halde kendisinden önce yahut sonra gelen sayılara anlam kazandırmaktadır. ‘’HİÇ’’ ya da ‘’YOK SAYI’’ vasfıyla, tasavvufi varlık anlayışında eşyanın görünmesini sağlayan Âdem’in ‘’AYNA’’ işleviyle benzerlik arzetmektedir.

İLÂHİ VAHDET’İN SEMBOLÜ-1 (BİR): Allah kelimesinin ilk harfinin, alfabenin ilk harfi olan ELİF oluşu ve ELİF’in sayısal değerinin 1’e tekâbül etmesi İslâmi gelenekte 1’in ayrı bir imtiyazla ele alınmasına sebebiyet vermiştir. Bunun bir sonucu olarak, tüm harfler ELİF’ten, tüm SAYI’ların da 1’den teşkil edildiği kabul edilmektedir. Tüm evren BİR olan Cenâb-ı Hakk’ın taayyün ve çeşitli mertebelerdeki zuhûruyla vücûda gelen mazhârlardan ibarettir. Aslında 1 ile 1 üzerine hükmedilmektedir. Allah-Âlem ilişkisindeki ifâdesiyle, bâtında, evvelde, âhirde, kesrette, vâhdette tecelli eden ‘’O’’ olmasına rağmen insan, varlık âleminde O’nun haricinde varlıklar bulunduğunu zannetmektedir.

MÜLK ÂLEMİ’NİN SAYISI- 2 (İKİ): Zıtlık ve çokluğu ifade eden 2, içinde yaşadığımız şehâdet, mülk ve kahır âlemine işaret eden bir sayıdır. Varlık âleminde her şey, görülebilmek için zıddına muhtâçtır. 2, hayatın her alanında var olan çift kutuplu zıtlaşmayı ifade eder. Eşya, karşılıklı kutuplar sayesinde varlığını korur. Çift kutupluluk olmadan maddi yaşam var olamayacağından, 2, bu âlemin bütün görüntüleriyle bağlantılıdır. Örn. İkiliği meydana getiren zevcler bir açıdan diğerinin zıddı gibi görünse de var olmak için biri diğerine muhtaç olduğundan, ikisi de bir bütünün parçalarıdır. Yine sûret bir yönüyle mânânın zıttı olsada, mânânın sûretsiz var olamayışı, sûret ile mânâyı bir bütün kılmaktadır. Örn: Rûh-Beden, Madde-Mânâ, Dünya-Âhiret, Erkek-Kadın.......

‘’VÜCÛD’’ da, mutlak cevher anlamındaki ÖZ ve HAKÎKİ varlık bakımından, 1’den başka varlık yoktur. Yani BİR olan Allah, aynı zamanda zıtlıkları ZÂT’ında toplayandır. O halde eşyadaki zıtlık ve çokluğun kaynağı nedir denildiğinde cevap, ‘’VAHDET/BİR’’ olur. Çünkü HAKK’ın HALK olarak zuhûru ikiliği zorunlu kılmıştır. O halde evrendeki çokluk ve zıtlık Cenâb-ı Hakk’ın sıfat ve esmalarındaki ikili yapıdan kaynaklanmaktadır. Buna göre, konuşan ve dinleyen aynı kişi olmasına rağmen birbirinden farklı birçok söz vücûda gelebilir. Ancak sözlerin ihtilâf ve çokluğu, konuşanın çokluğunu gerektirmez. (Konuşan TEK)

VAROLUŞ SAYISI – 3 (ÜÇ):  ‘’Tanrı Bir’liği oluşturur, 1’lik 2’liği, 2’lik 3’lüğü ve 3’lük her şeyi oluşturur.’’ Üç noktadan duyularımızla algılanabilen ilk düzlemsel şekil olan üçgeni teşkil eden 3 sayısı, Pythagoras’a göre ilk gerçek sayıdır. Kendi varlık boyutuna ait olmayan bir hakkında fazla konuşmayan insan, eşyayı kendi üçlü boyutunda idrâk etmektedir. Zira bütün maddi varlıklar dalga, radyasyon ve yoğunlaştırma ile ortaya çıktığından bütün doğal görüntüler üç boyutludur. 3 sayısı birçok alanda tasnif ölçüsüdür. Örn. (Uzunluk-Yükseklik-Genişlik), (Geçmiş-Şimdi-Gelecek), (Katı-Sıvı-Gaz), (Dünya-Âhiret-Berzah), (Cennet-Cehennem-A’raf), (Şerîat-Tarîkat-Hakîkat).........

YARATMA(TEKVİN); İlâhi hazret te üçlü birlik ile gerçekleştiğinden, TEKVİN’deki bu özellik doğal olarak tüm mertebelerdeki İCAD ve VAROLUŞ’a sirâyet etmiştir. ÂLEM; ilâhi hazretten üçlü yapı ile vücûda geldiğinden âlemdeki İCAD ve ZUHÛR’lar da 3’den başlar.

Görülmeyeni bulabilmek için, görünenleri o görülmeyene ‘’AYNA’’ yapmak icap eder ki, buna tasavvuf dilinde ÜÇLÜ BİRLİK (Ferdiyyet-i selassiye), Hıristiyanlıkta ‘’ÜÇLEME/TESLİS’’  adı verilir. Tekvin; Hakk’ın ve Halk’ın olmak üzere iki kısımdır.

HAKK(etken)           ZÂT         İRÂDE            KÜN
HALK(edilgen)        KUL         İŞİTTİ          BOYUN EĞDİ

TEKVİN; Cenab-ı Hakk’ın bir şeye ‘’KÜN/OL’’ emriyle emredince, o şeyin kendi nefsini (özünü) mevcûd kılmasıdır. Diğer bir ifadeyle Cenâb-ı Hakk’ın emri sebebiyle o şeyin ADEM (yokluk) daki SÜBUT(sabitlik) halinden vücûda hareketidir. İCAD ve TEKVİN; ilâhi zâtın sıfat ve isimleriyle taayyün ettiği mertebe olan ULÛHİYET (Allah) hazretinde gerçekleşir. Çünkü Ahâdiyet mertebesindeki ZÂT, kendi sıfatı olan İRÂDE ve KELÂM (Kün) ile taayyün etmedikçe İCAD ve TEKVİN meydana gelmez.

Burada bahsedilen ADEM (YOKLUK); MUTLAK ADEM (YOKLUK) DEĞİLDİR. Burada yokluk olarak nitelenen şey, henüz taayyün edip zuhûr aşamasına çıkmamış, dolayısıyla varlığı Vücûd-ı Mutlak’ta potansiyel olarak içkin olarak var diye nitelenmeyen ‘’yokluk’’ tur. Çünkü hiçbir şey mutlak yokluktan var olamaz. Bir şeyin ilm-i ilâhideki sübûtu, Cenab-ı Hakk’ın ne AYN’ı, ne de GAYR’ıdır.

BİR (Vâhid) olan varlık, birliğinde durdukça zuhûru mümkün değildir. Vâhid, ancak kendi sûreti ile ÇİFT hale gelmekte ve zuhûr etmektedir. Buna göre Hakk’ın vücûdu, varlığın sûreti olan İNSAN ile çift hale gelmektedir.

‘’İNSAN’’ HAKK’IN ZÂT’INDAN İLK TAAYYÜN SONUCU ZUHÛR EDEN VE TÜM VARLIĞI İCMÂLEN(TOPLUCA) KENDİNDE BARINDIRAN ‘’NÛR-İ MÛHAMMEDİ’’ TERİMİ YERİNE KULLANILMAKTADIR.

İlâhi hazrette TEKVİN’in gerçekleşmesini sağlayan sûret, Nûr-i Mûhammedi iken, bunun İNSAN ırkındaki mûkabili KADIN’dır. Kadın, yaradılışıyla erkeği ikileştirdiğinden tekvin yine (Hakk-Erkek ve Kadın)  olmak üzere üç’lü bir yapıyla vücûda gelmektedir.

‘’3’’; 1 ve 2’nin toplanmasıyla elde edildiği gibi, (Hakk-Erkek-Kadın), (Âdem- Havva-Çocuk) meydana gelir. Sayıların sonsuza uzaması gibi, insan ırkı da böylelikle sonsuza kadar uzatılabilir. Nikah, rûhlar âleminde nûrdan yaratılan mânâyı bir netice ve sûrete bağlar. Nikah (cima) sayesinde de yeni bir insan vücûda gelir.

Unsurlar âlemindeki çoğalma, ERKEK ile DİŞİ ve NİKÂH sayesinde gerçekleşirken, RÛH’lar âleminde ‘’HİMMET’’ sayesinde gerçekleşmektedir. Unsûrlar âlemindeki nikâhın rûhlar âlemindeki karşılığı ‘’himmet’’ tir. Himmet; rûhani enerjidir.

Yaratma; ezelde var olanın, dünyada görünür hale getirmektir. Hayal gücü her türlü düşünceye açık olduğundan, her tür varlığı ve yokluğu hayal edebilir. Fakat bu sadece hayal de kalır. Ârif, ise hayal ettiği şeyi bizzat his âleminde zuhûr ettirir. Ârif buna himmet der.

Dünyada var olan her şeyin, bir üst katmanda da bir varlığı bulunmaktadır. Üstelik Zât-ı İlâhide var olan ismimiz, her katmanda ayrı bir şekle bürünür. Ârif, eğer Rûhani enerjisini (Himmet) hazretlerden birindeki bir nesneye yoğunlaştırırsa, onu bu âlemde zuhûr ettirebilir. Ârif, Allah’ın gücüyle, Allah’ın yaratma gücüne sahiptir. Ancak bilir ki, kendisi gâfildir.

Gerçek ârif olan Mürşit’ler de mânen ölü olan kuldan, mânen diri olan varlık yaratırlar. Ezelinde mânevi ilim olan kişi, bu ilim ile dünyaya geldiği halde, onu unutmuş ve idrâk edememiş olduğundan ölü haldedir. Mürşid ile karşılaştığında, Mürşid ârif ise Himmet’ini mürid üzerinde yoğunlaştırır. Böylece ondaki ezelde var olan ilmi ortaya çıkarır. Yani, onun bir başka makamdaki hâlini hisler/dünya âleminde ortaya çıkarır.

Tek sayılarda Tanrısallık vardır. ‘’Allah tek’tir (vitr), tek olanı sever’’ hadisince tek sayılara vurgu yapılmıştır. Hz. Peygamberin söylediği; ‘’Bana üç şey sevdirildi. Kadın-koku-namaz’’ da üç’lü yapıdadır. Namazda üç hareket vardır. Doğrusal olan İNSAN’a, afâki olan HAYVAN’a, ters hareket BİTKİ’ye aittir. ‘’KÜN’’ kelimesi de üç harflidir.

Fâtiha’da, 7 âyet 3 bölümdür. Başı Allah için, sonu kul için, ortası ise hem Allah hem kul içindir. Fâtiha’nın Fâtiha’sı olan Besmele’de diğer sûrelerin başındaki Besmele’den daha özeldir. Besmele; (Allah-Rahman-Rahim) şeklinde üç ana ismi ihtiva eder. Âlem toplu olarak Allah ismiyle, tafsili olarak Rahman ve Rahim isimleriyle ortaya çıkmıştır. Üç’lü yapı ‘’BA’’ harfinde de belirmiştir. ‘’BA’’ harfinin şekli Melâkut, noktası Cebârut, herekesi Şahâdet âlemindendir.

Fâtiha; Kur’ân’ın anasıdır. Ana var etme makamıdır. Hz. Peygamber Fâtiha sûresinin sahibidir. Sadece Hz. Peygambere aittir. Hz. Peygamber varlığın ondan doğması (Hakîkat-i Mûhammedi) nedeniyle en büyük ‘’RAHİM’’dir. Varlığın başıdır.

‘’KÜN’’ emrinin ilk muhatabı Hakîkat-ı Mûhammedî tüm mahlûkatın ilk ve külli mashârı olduğundan Hz. Mûhammed FERDİYET/TEK’lik sahibidir. Bu vasfın göstergesi olarak Hz. Mûhammed’e ‘’Cevâmiu’l Kelîm’’ (Bütün kelimeleri Cem eden) özelliği verilmiştir.

Başlangıçtaki FERDİYET, Hz. Mûhammed’in İCMÂLİ kemâlinin, sondaki FERDİYET, tafsili kemâlinin göstergesidir. Nûr-i Mûhammedi, mevcûdatın nüvesi/özü olduğundan yaradılış onunla başlamış, Peygamberlik de onunla SON bulmuştur.

İbnü’l Arabî Hz. göre; sayılar âlemindeki zuhûrun, ilâhi mertebeden yansımalar ve sırlar ihtiva ettiğine işâret ederek, sayının ilkelerinden hareketle, insanlar varoluşun ilâhi sırlarına mûttalî olabilir. 

Osman Nuri Küçük- İbnü’l Arabî/Sayılar ve Rüyalar


3 Temmuz 2017 Pazartesi

KAZÂ VE KADER

KAZÂ; Cenâb-ı Hakk’ın ‘’ŞEY’’lerdeki HÜKMÜ, KADER ise; ‘’ŞEY’’lerin kendi benliğinde kesin olan durumuna ilişkin Allah tarafından verilen HÜKMÜN belirli bir zamana bırakılmasıdır. Kaderi Allah’tan başka kimse bilemez. Â’YÂN-I SÂBİTE  ilk anahtarlardır, GAYB âleminin anahtarlarıdır. Onlar Allah’ın elindedir. Fakat, Allah bunlardan bazısını dilediğinde dilediği kuluna gösterir.

Â’YÂN-I SÂBİTE;  Sâbit kalan KAYNAK demek olup, EŞYA’nın varlığa büründürülmesinden önce HAKK’ın ilminde ‘’MÂHİYETİNİN’’, varlığa büründürüldükten sonra ki  ‘’KADER ve KAZÂ’’ sının yazılı olduğu bir çeşit DOSYA’dır. Bir şeyin varlığı başka, mâhiyeti başkadır. ÂYÂN-I SÂBİTE, dış âlemde var olan EŞYA’nın Allah ilmindeki mâhiyetleri, GİZLİ hakîkatleridir.

Bu mertebe; mutlâk varlıktan ortaya çıkan ilk zuhûr mertebesi olması hasebiyle Taayyün-ü Evvel, Tecelli-yi Evvel, Â’yân-ı Sâbite, Levh-i Mahfûz diye de adlandırılan CEBÂRUT ÂLEMİ’dir.

ÂYÂN-I SÂBİTE; bir anlamda varlıkların modelleri ve kalıplarıdır. Belli bir şeyin şekli, çeşitli ve değişik aynalara aynı anda, farklı biçimlerde yansıyarak bir çokluk meydana getirdiği gibi, bir AYNA durumundaki ÂYÂN-I SÂBİTE’ye akseden HAKK’ın varlığı da, böyle bir çokluk meydana getirir. Çokluk, vehim ve hayal olarak vardır. Birlik ise, gerçek olarak mevcûttur. Dış âlemde görünen, ÂYÂN-I SÂBİTE değil onun şekilleri, hâlleri, hükümleri, ayırıcı nitelikleri, belli özellikleri, fiilleri ve eserleridir. ÂYÂN-I SÂBİTE’nin kendisi ‘’BÂTIN’’, sûreti ‘’ZÂHİR’’dir. 

ÂYÂN-I SÂBİTE’ye ‘’GAYB’ın ANAHTARLARI’’ veya ‘’KADER’in SIRRI’’ adı da verilir. İnsanın bunları bilmesi mümkün olsa, kaderi ve geleceği de bilmiş olurdu. Çok nadir hallerde, Nebi ve Veli’lerin bir kısmına ÂYÂN-I SÂBİTE’lerin gösterilmesi mümkündür.

Allah’ın LEVH-İ MAHFÛZ’daki ilmi, Allah’ın ‘’HÜKMÜ’’dür. Felek ve yıldızlarda yazılanlar, Allah’ın ‘’KÂZA’’sıdır. Felek ve yıldızların bu süfli âlemde zâhir olan eserleri, Allah’ın ‘’KADER’’idir.

‘’...O’nun katında her şey bir ölçü(kader ve miktar) iledir’’ (R’ad-8). ‘’De ki; Allah’ın bizim için yazdığından(kaderimizden) başkası bize erişemez’’ (Tevbe-51). ’Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yarattı’’(Sâffât-96)

Şimdi; biri bir değirmen kurmak istese, önce kendi kendine bu değirmenin, nelerle kurulacağını düşünür. Bunun için taş, tekerlek, su ve bunun gibi şeyleri tasavvur eder. Sonra taş, tekerlek ve su elde eder. Dönüş sebeplerini hazırlar ve un üretir. İşte; ne kullanması gerektiğini düşünmek ‘’HÜKÜM’’dür. Gerekeni hâsıl etmek, ‘’KAZÂ’’dır. Değirmeni döndürüp un elde etmek ise ‘’KADER’’dir. Hüküm ve Kazâ’yı reddetmek mümkün değildir. Kader de Kader kadar reddedilebilir. Çünkü demiri, demir ile reddederler. Meselâ soğuk, felek ve yıldızlara yazılmıştır, bu Allah’ın KAZÂ’sıdır. Bu âlemde zâhir olur, bu da Allah’ın KADER’idir(takdiri). Soğuk sıcakla, sıcak soğukla reddedilebilir. Yine hile hile ile, ordu da ordu ile reddedilebilir v.s.

KAZÂ ve KADER insanın içinde gizlidir. KAZÂ denen şey, bizim LEVH-İ MAHFÛZ’umuza, Allah’ın kalemiyle yazılmış ve asla değişmeyen ‘’HÜKÜM’’dür. Bu hükmün aşikâr olması için, yaşadığımız olaylara ‘’KADER’’ denir. KADER, LEVH-İ MAHFÛZ’umuzdaki YAZILI HÜKMÜN, İSTİDADIMIZA GÖRE YAŞANMA ŞEKLİDİR. ESAS OLAN, BİR AN ÖNCE LEVH-İ MAHFÛZ’A KAVUŞMAKTIR.

İki türlü KADER vardır. Biri, Levh-i Mahfûz(sabit), diğeri de Levh-i Mûallak(değişebilir). Levh-i Mahfûz’da yazılı olan KADER asla değişmez(Doğum ve ölüm gibi). Mûallak olan ise, ‘’CÜZZİ İRÂDE’’mize bağlıdır. Allah, insanı, iyiyi ve kötüyü seçmesi konusunda özgür bırakmıştır. 

HAREKET TARZIMIZI, İSTİDADIMIZA GÖRE SEÇME KABİLİYETİNE, CÜZZİ İRÂDE DİYORUZ. Hz. Mevlâna bunu şöyle anlatır: Hayat bir satranç oyunudur. Satrancın kuralları, oyuncuları ve sonunda kimin kazanacağı mutlaka bellidir.Bu bizim Levh-i Mahfûz’umuz olan KADER’dir. Fakat oynayışın sana aittir. Oyundan zevk alır veya almazsın. Bu da cüzzi irâdendir.
Allah’ın lûtfu olan istek ve dualarımızı, ezeli istidâdımıza(kaderimize) göre yaptığımızda, bu istek HAKK’tır. ŞAKÎ; Âyânı-ı Sâbitesindeki Şekâveti, SAİD; Saidliğini ortaya çıkaracak şekilde istekte bulunur. Melek-i Mûkarreb, bu âlemi tasarruf etmeye, evirip çevirmeye memur olan melekler ki bunlar; CEBRÂİL, İSRÂFİL, MİKÂİL VE AZRAÎL’dir. Onlar her sabah Levh-i Mahfûz’dan gayb âleminin sırlarını çekip alır. Akıl da, her sabah, her günün dersini ve ilmini Levh-i Mahfûz’dan alır ve uygular.

*’Bizler de kazâ ve kaderin çocuklarıyız. Herkesin anası kazâ ve kaderdir. Hepimiz çocuklar gibi kazâ ve kaderin peşinde koşup duruyoruz’’ (Divân-ı Kebîr) Doğum ve ölüm, tüm dünya insanlarının değişmeyen ortak kaderidir. Peki, bunun dışında arada kalan ve bizim ona hayat, yaşam dediğimiz mesâfede yaşananlar,  herkesin kendi kaderi, kendi hayatı mı gerçekten?. Tek başımıza mı paylaşıyoruz kaderimizi, yoksa ortak kader alanları, kader dönüm noktaları mevcûd mu?

Rûhsal boyutta yapılan seçim, dünyasal boyutta kader olarak yorumlanır. Oysa ki, seçen de yaşayan da bizizdir. Açık şuurla yapılan seçimler, dünyada kapalı şuurla sanki ilâhi bir yaradanın istekleri doğrultusunda seçimleri yaşamak olarak algılanır. Bugün kötüyüz, yarın iyi olacağız ve sonsuza kadar mutlu olacağız diye bir şey söz konusu değildir. Her AN, her yaşanılan durum, rûhsal ihtiyaca uygun olarak varolur.

Değişmesini istediğin, tüm çabalarına rağmen değiştiremediğin her ne varsa, senin kaderin, senin hayat planın, senin doğmadan önce belirlediğin yaşam plânındır. Sabırlı ol, çünkü sana anlatılmak istenen çok önemli bir şifre var ortada. Seni aşama aşama olgunluğa eriştirecek olaylar zinciri içindesin. Tüm kaderler de birbiriyle ilintili. Grup kaderlerin de birbirlerinin arasında ilintileri mevcud. Kaderimiz kendi ellerimizde olsaydı, bu ilinti mevcûd olmazdı. Bu kadar ince, süplit, yüce bir gidişatın insan ellerine bırakılması düşünülebilir mi? Her şey birbiriyle ilintili ise kişi kaderi yoktur, birbiriyle iletişim ve koordineli kaderler vardır. Güneş özgür iradesini kullanarak, çekim gücünden vazgeçse, ortada dünya yaşamı kalır mıydı?. Dünya, ben artık dönmekten vazgeçtim dese, yaşam olur muydu?.

’Zâhiri sebep, hakikî sebep olmaksızın kendi kendine nasıl meydana gelir?’’(Mevlâna-Mesnevî) Sebepsiz hiç bir şey meydana gelmez. Her yaratılanın, her olanın sebebi vardır, olan ise sonuçtur. Hakîki sebep, görünmeyen âlemin ilminde ve hikmetindedir. Kâinattaki tüm sebepler, görünmeyen hakîki sebeplerden meydana gelir. Hakîki sebeplerin, arz âlemindeki dizilişleri de kaderi oluşturur. Hiç kimse hakîki sebebi bilemez, sadece Yaradıcı bilir. Hakîki sebep tüm zerrede saklıdır. Çünkü âlemin hamuruna karıştırılmıştır.

Sebepsizlik, sadece O’nun katında mevcuddur. Çünkü, tüm sebepler sebepsizliğe bağlıdır. Sebepsizlik, ‘’OL’’ emridir. Tek sebepsizlik ‘’KÜN’’dedir. Sebepsizlik, bütünsel sebeplerin birliğidir. Sebepsizlik yoktan var olan varlıklara yansır. Varlıkların yaratımı da sebepleri oluşturur. 
Yapılan her eylemin mûtlaka GAYB âleminde bir karşılığı vardır. Sebeplerin nedenleri ve sonuçları maddesel düzlemde hemen görülebilseydi, kimse bir kötülük yapmaya kalkmaz, bu da dünyanın bir sınav yeri olduğu bilgisine ters düşerdi. Çünkü sebepler, tekâmülün ana gayesidir.*(K.Yeşiltaş Bâtınî Mevlâna)

’Ben, benim de rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir’’ (Hûd, 56) 

Allah’a giden DOSDOĞRU bir yol vardır. Bu apaçıktır, gözler önündedir, gizli değildir. Öyleyse yürüyen her canlı varlık RAB’binin DOSDOĞRU yolu üzerinde yürür. Allah’tan gayrı varlıkların tümü hayvan hükmündedir. Çünkü canlıdır. Kendi benliği ile hareket edemezler. O halde, hareket eden her varlık,  DOSDOĞRU YOL üzerinde olan yolun yargısına ve gereğine uygun olarak hareket eder. Çünkü yol, üzerinde yüründüğünde yol adını alır. İlâhi bilgiler tek kaynaktan gelir ve Hakk’a döner. Bu, tek bir gerçek olan su gibidir ki, aktığı vadinin farklı olması bakımından lezzeti de farklılaşır. Suyun lezzeti değişse de, su her zaman ve her yerde sudur. BU HİKMETE, AYAKLAR BİLGİSİ YANİ ALLAH’A DOĞRU YÜRÜME BİLGİSİ DENİR. ‘’Ayaklar bilgisi’’ ise, rızık ve geçimleri hakkında kutsal kitaplar hükmünü yerine getiren topluluklar için indirilen âyetten alınmıştır. ‘’Eğer onlar, Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden onlara indirileni dosdoğru uygulasalardı hem üstlerinden, hem ayaklarının altından bol bol rızıklanırlardı’’(Mâide, 66).

İnsanlar iki bölüğe ayrılır: Bir kısmı üzerinde yürüdüğü yolu ve son durağını bilenlerdir. İkinci kısım ise, ne yürüdüğü yolu ne de sonunu bilir. Mânevî keşif sahibi irfan ehline  özgü olan bu özel bilgi, en aşağı yerden gelir. Çünkü ayaklar aşağıdadır. Bu yer ise yoldur. Hakk’ı yolun  kendisi olarak bilen kişi, işin iç yüzünü bilir. Zaten yolda kesin olarak yürüyen Hakk’tır. Bilinen de ancak O’dur. Yolcu da Hakk’tır, yol da. Böyle olunca, varlık âlemi de O’ndan başkası değildir. O halde sen kimsin?

Rubûbiyet(Rab’lık); Varlıkların istediklerini, ihtiyaç duyduklarını, Allah’ın isimleri ve sıfatlarıyla veren mertebenin adıdır. Her varlığın bir Rab’bı/ismi vardır, bu isim sabittir ve değişmez.

Bütün mevcûdat, kâfir, mü’min, süflî, âlî hiç bir zerre yoktur ki, Cebâb-ı Hak ona cüz’i veya küllî esmâsıyla tecelli etmesin. Her bir mahlûk, her bir zerre, her isim sahibi kendi isminin aslını dâvet eder, kendisi de o ismin câzibesine tutulur ve bu isim onun için Sırat-ı Müstakîm olur. Âlemdeki her hakîkat, ilâhi bir hakîkatten meydana gelir ve ortaya çıkar. Dış varlıkta ortaya çıkıp, rûh, misâl ve his mertebelerinde zuhûr eden her şey, ilâhi bir isimden söz konusu ilâhi hakîkat vâsıtasıyla taayyün ve zuhûr etmiş, böylece hariçte farklılaşmış ve özellik kazanmıştır. Bu isim, o varlığın RAB’bıdır(rabb-ı has) ve sadece ondan bilgi ve yardım alır, sadece onun vâsıtasıyla verir; bütün bâtınlarda,hâl ve söz ile yaptığı bütün yönelişlerde ve duâlarda o isme iltica eder, sadece onu görür.

*Binâenaleyh herkese, istidâdına göre rol verilmiş ve herkes memur olduğu işin yapılması için vazifeli kılınmıştır. Onun için herhangi bir kimseyi, hâl ve hareketleri için ayıplamamalı ve îtirazda bulunmamalıdır. Çünkü bütün bu ROL SAHİPLERİ, yaptıkları işlere memur birer kukladan ibarettir. Sinemade, tiyatroda oynadıklarını gördüğünüz katilleri, hırsızları ayıplıyabiliyor musunuz? Eğer bunu yaparsanız, bunlara o rolleri veren rejisörden gafil ve câhil olduğunuzu ilan etmiş olursunuz. O zaman, Karagöz oyununda Şirin ile Ferhad’ın arasına giren cadıya, piştov çeken bîçâreden ne farkınız kalır?

‘’Perde kurdum, şem’a yaktım gösterem zıllı u hayâl’’ dendiği gibi, bütün bu gördüklerin hep bir hayalden ibârettir. Onun için, herhangi bir şahıs hakkındaki itirazın ucu Hakk’a dayanır. Çünkü kayıtsız şartsız, FAİL ALLAH’tır. Eğer bunu bilirsen ancak o vakit ‘’Lâ ilâhe illâllah’’ demiş olursun. Bizim de daima ve her vakitte size tavsiyemiz bundan ibârettir. O zaman ne kusur, ne riyâ, ne haset kalır. Âsûde ve rahat yaşarsın.* (Ken’an-er Rîfâi Hz.)


Rabbim ‘’DOSDOĞRU YOL’’ üzerindedir. İnsanlar için bundan daha büyük bir müjde olabilir mi?.

Sadakallâhül Âzim.

21 Mayıs 2017 Pazar

İSLÂM’IN ‘’BEŞ’’ ŞARTI

Hz. MUHAMMED; ‘’İSLÂMİYET ‘’BEŞ’’ÜZERİNE BİNA OLUNMUŞTUR’’ demiştir.   
                    
1. İSLÂM’IN ŞARTLARI: Namaz kılmak, Oruç tutmak, Hac’ca gitmek, Zekât vermek, Kelimeyi Şahâdet getirmek.

2. NAMAZIN VAKİTLERİ: Sabah, Öğle, Akşam, İkindi ve Yatsı namazları.

3. YARADILIŞ ÂLEMLERİ: Ahâdiyet, Cebârut, Melâkut, Mülk ve İnsan-ı Kâmil.

4. ALLAH’IN RESÛLÜ MÛHAMMED ve ONUN YANINDA BULUNANLAR; Hz. Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali’dir. Hepsi ‘’BEŞ’’ olur.

5. EHL-İ BEYT: Hz. Mûhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin. 

Eldeki parmaklar ‘’BEŞ’’tir. (Sağ el:Hz. Mûhammed, Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali)

Âdem(a.s.) halk olunup da NÛR-I MÛHAMMEDİ alnında parladığı zaman, melekler onu görüp NÛR-I MÛHAMMED’i selâmladılar. Halbuki Âdem(a.s.) bu NÛR’u kendi alnında göremiyordu. Onun üzerine Cenab-ı Hakk’a hitap ederek ‘’Yâ Rabbi! Oğlum Mûhammed’in NÛR’unu görmek isterim. Alnımdaki yerini a’zâlarımdan başka biriyle tahvîl et(değiştir) ki görebileyim’’ niyâzında bulunmuştu. Cenab-ı Hakk, bu NÛR’u Âdem’in alnından alıp, sağ elinin işâret parmağında tahvîl buyurdu. Sonra, Âdem bakıp bu NÛR’un şehâdet parmağında parladığını görünce, şehâdet parmağını kaldırıp ‘’eşhedü en lâ ilâhe illâllah  ve enne Mûhammeden Resûlullah’’demiş idi. İşte bundan dolayı bu parmağa ‘’MÜSEBBİHA’’ ismi verilmiştir. Sonra Âdem (a.s.); ‘’Yâ Rabbi! Benim sûlbümde bu türlü NÛR’lardan göremediğim bir şey kalmış mıdır?’’ deyince Cenab-ı Hakk da; Nûr-ı  Ebûbekir’i orta parmağa, Nûr-ı Ömer’i yüzük parmağına, Nûr-ı Osman’ı serçe parmağına, Nûr-ı İmâm-ı Ali’yi de başparmağına tevdî ve emânet eylemiştir. Bu ‘’BEŞ’’ NÛR’un sağ elin ‘’BEŞ’’ parmağına konulmasındaki hikmet, sen bu ‘’BEŞ’’ parmağın başlarını bu ‘’BEŞ NÛR’’ sahiplerinin mûhabbeti üzerine KABZ ederek Resûlullah ile ashâbının aralarını ayırmayasın diyedir.

Ayrıca sağ eldeki parmaklar; Baş parmak Hz. Mûhammed, İşaret parmağı Hz. Ali, Orta parmak Hz. Fâtıma, diğer parmaklar Hasan ve Hüseyin yani Ehl-i Beyt’tir.

Sağ ve sol ayak parmakları da ‘’BEŞ’’dir. Sağ ayak BEŞ rekât NAMAZ’a, sol ayak ‘’BEŞ’’ dirhem ZEKÂT’a işaret etmektedir. İnsan hayırlı işlere koşarak ‘’BEŞ’’ vakit NAMAZ ve ZEKÂT ibâdetlerini yerine getirebilir. (İbnü’l Arabî Hz. Varlık Ağacı)

NAMAZ: Hz. Peygamber; ‘’Bana üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku ve gözümün nuru NAMAZ’’ demiştir. Kadın, NEFS’tir. Nefs, Allah’ın kuluna verdiği en kıymetli hediyedir. Nefs olmazsa tekâmül gerçekleşemez.. Koku, HAKÎKAT’tir. Peygamber’e herkesin Hâkikati/kokusu sevdirilmiştir. NAMAZ ise karanlık gönülleri aydınlatan NÛR’dur. NÛR ile yol alınır.

Namaz, abdest denilen temizlik ile başlar. Temizlik iki çeşittir. Biri su(Hayy) ile yapılan ve organları diriltmeye, temizlemeye yönelik olan dış temizlik, diğeri TÖVBE ile yapılan iç temizliktir(Kalp temizliği). Ayrıca suyun olmadığı zamanlarda temiz toprak, taş ve kireç sıvalı duvara el sürülerek de teyennüm ile temizlik yapılabilir.(Âdem topraktan, Âdemoğulları ise sudan yaratıldığı için Allah, temizliğin kendisinden yaratıldığımız su ve toprak ile olmasını istemiştir). Bir de SIR’rın abdesti vardır ki; Dünyayı terk, ahireti terk, varlığı terk ve terki terk’tir. Abdest alınırken ‘’AMENTÜ’’ duası okunur. Namaza; Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Âhirete, Hayır ve Şerrin Allah’tan olduğuna inanarak hazırlanılır.

Hz. Peygamber; ‘’Rükû ve secde, varlık halkasını tanrı kapısına vurmaktır’’ der. Kim o kapının halkasını döverse, elbette ona devlet baş gösterir(Allah, cemâlini gösterir)

Namaz tek bir FÂTİHA ile dahi kılınabilir. Namaz; melek, insan, hayvan, maden, bitki vb. gibi yaratılmışların her birine farz kılınmıştır.‘’Allah her canlıyı bir tür sudan yarattı. Onların bir kısmı karnı üzerinde yürür, bir kısmı iki ayağı üzerinde yürür, bir kısmı dört ayağı üzerinde yürür. Allah, neyi dilerse onu yaratır’’ (Nûr- 45)

Karnı üzerinde yürüyen yılanlar ve kurtcağızlar, iki ayağı üzerinde yürüyen kuşlar ve insanlar, dört ayak üzerinde yürüyen diğer hayvanlardır.

’Hiç bir canlı yoktur ki O’nu hamd ile beraber tesbih ediyor olmasın’’(İsrâ, 44) Bu âyet gereği bütün yaradılmış Allah’ı tesbih eder. Allah, bütün mahlûkatın ibâdet ve namazını insan da CEM etmiştir. İnsan, kıyamda karnı ve dört ayak üzerinde yürüyenlerin, secde de ağaçların ve duvarların da namazını kılarak bütün kâinatın namazını ifâ eder. İşte Kıyam, Rükû ve Secde deki fazilet budur.

Namaz; Kul’un Allah’a kalbi bir yönelişi olmasına rağmen, zâhiren de terk edilemez. Meselâ, kayısı çekirdeğinin sadece içi ekilirse kayısı çıkmaz. Kabuğu ile ekilmesi zorunludur. Namaz da içtedir, ama onu bir şekle sokmak zorunludur. Çünkü, mânânın sûretle bağlılığı vardır. Zâhirde NAMAZ kılmayan, hâkikatte de kılamaz.

Namaz’da kadın ellerini göğsüne, erkek ise göbek/karın kısmına koyar. Çünkü namazda kadın kalbini, erkek ise nefsini koruma altına alır. Vücudun kalp sınırından üst tarafına mânevi ve semâvi, alt kısmına da dünyevi sırlar yerleştirilmiştir. İnsanda hem Rûh, hem NEFS mevcûttur ve bunlar devamlı bir cenk halindedir. Her ikisi de diğerini etkisi altına almaya, KALB’e tesir etmeye çalışır. Namaz anında bu CENK daha da şiddetlenir. İşte bu durumda kadın kalbini, erkek ise nefsini koruma altına alır. Sonradan ellerin iki yana salınması, nefsin mağlûp edilmesidir.

SABAH NAMAZI(SIR): ‘’RIZKIN’’ dağıtıldığı ‘’AN’’dır. ŞAHİTLİDİR. Çünkü, gece ve gündüz meleklerinin huzurunda gerçekleşir. Gece melekleri defterlerini toplarken, gündüz melekleri defterlerini açar. (ŞÜKÜR)

ÖĞLE NAMAZI(RÛH): Tam tecelli. Saatin 12 hali/CEM. Gölgesizlik.

İKİNDİ NAMAZI(KALP): Orta namazdır. Çünkü KALP vücûdun ortasındadır. Kalp; RÛH ve NEFS arasında SIRAT-I MÜSTAKİM’dir.

AKŞAM NAMAZI(NEFS):  Akşam namazı, kendisindeki RÛH’un batmasından dolayı NEFS’in payıdır. Allah, sabah namazında ZÂT’ıyla bize tecelli eder. Akşam namazında tekrar karanlığa döndüğünde, bizi farklılıklardan BİR’liğe döndürür.(HAMD)

YATSI NAMAZI(TABİAT): Yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir.

VİTR NAMAZI:  Akşam namazı gündüz namazının vitridir. Vitir namazı ise, yatsı namazının vitridir. ‘’ALLAH TEK’tir, TEK’i sever’’. Biz ise çift olalım diye iki vitr namazı emretmiştir. ‘Her şeyi çift yarattık’’ (Zâriyât, 49)

CUMA NAMAZI: Cuma namazına gûsül abdesti ile gidilir. Gûsülün manası KALP temizliğidir. Cuma, Âdem’in vücûdunun bir araya geldiği gündür. Bu nedenle o güne CUMA(toplanma) denmiştir.

BAYRAM NAMAZI:  Bayram senede iki kere gelir. Zira oruçlu için iki ferahlık vardır. Bir ferahlık iftar sırasında(1. Bayram), bir ferahlık RAB’bine kavuştuğu sıradadır(2. Bayram). Bu zamanda da kurban kesilir (Nefsin kurban edilmesi/kurb-an/yakîn olduğun an)

NÂFİLE NAMAZLAR: ‘’Bil ki, insanı Allah’a yaklaştıran âmeller ya FARZ’lar veya NÂFİLE’lerdir. FARZ’ların yanında NÂFİLE’lerin hiç bir itibar ve değeri yoktur. Vakitlerden bir vakitte, farzlardan bir farzı edâ etmek, bin sene nâfile edâ etmekten daha faziletlidir’’.

NAMAZ; RÛH’UN ALLAH’A MİRÂC’IDIR VE ALLAH’IN KULUNU ANIP TENEZZÜL ETTİĞİ YEGÂNE İBÂDET ŞEKLİDİR (Resûlullah’a Mirâç da ‘’Bekle yâ kulum, Rabb’in salat ediyor’’ nidâsı gelmiştir).

Her namaz, bir önceki namaza kadar işlediğin günahları siler. Namazı beklediği süre içinde insan namazdadır.

ORUÇ: Allah; senenin bir ayı, insanlara ORUÇ tutmayı farz kılmıştır.‘’Ey Îman edenler, üzerinize ORUÇ farz kılındı. Eğer gerçekten anlıyorsanız her güçlüğe rağmen ORUÇ tutmanız sizin için daha hayırlıdır’’ (Bakara, 183-184) Oruç sanıldığı gibi senenin bir ayı aç kalmaktan ibaret değildir. Orucun hikmetleri anlatmakla bitmez. Oruç bir insanın nefsi ile başarabileceği bir şey değildir. Ramazan ay’ında Allah kuluna ‘’SAMET/İHTİYAÇSIZLIK’’ismini giydirir ve kul bu sayede ORUÇ tutabilir. Ramazan ayının gündüzü Allah’a, gecesi kula aittir. Çünkü ORUÇ ‘’TENZİH’’tir ve TENZİH Allah’a aittir. Gece ise kula aittir. Çünkü, yemek içmek serbesttir. Allah; ‘’Oruç benim içindir, ecri bana aittir’’ demiştir.

Orucun üç mertebesi vardır. AVAM’ın ORUCU: Yemeden, içmeden ve benzeri yasaklardan uzak durmak. HAVAS’ın ORUCU: El, ayak, göz, kulak, dil ve kalbini haramdan, günahlardan uzak tutmaktır. Allah’ın hoşuna gitmeyecek hiç bir davranışta bulunmamak, herşeyden sakınmaktır. HAVASIN HAVASININ ORUCU: Bunlar da,Allah’tan başka her şeyden perhiz edip, nefsin her türlü isteğinden sıyrılıp, Allah’ın mûhabbetinden lezzet bulanlardır.

Bir de SUSMA(SAMT) ORUCU vardır ki,  bunlar üç kısımdır.‘’Rahman’a ORUÇ adadım, bugün hiç kimse ile konuşmayacağım’’ (Meryem,26). Dilin susması, Kalbin susması, Sır’rın susması. Kim dili ile sükut eder, fakat kalbi susmazsa o yükünü hafifletir. Kim dili ve kalbi ile susarsa sırrı temizlenir ve RAB’bi onun için tecelli eder. Kim kalbi ile susar, fakat dili ile konuşursa o hikmet dili ile konuşan kimsedir. Kim de ne kalbi, ne de dili ile susmazsa şeytanın oyuncağı ve kölesi olur. Dilin sükûtu avamın ve sâliklerin(mânevi yolculuğa çıkanların) mertebelerinin sıfatlarındandır. Kalbin sükûtu ise müşâhade sahibi olan Allah’a yakınlık kazanmış kimselerin sıfatlarındandır. Mûkarreblerin(yakınlaştırılmışların) sükûtunun durumu ise ünsiyet(yakınlık/dostluk)konuşmasıdır. Kim bütün tutumlarında sükûta devam ederse, onun için Rab’bi ile konuşması dışında bir şey kalmaz. EN BÜYÜK TEVHİD SÜKÛT’tur.

Hz. Peygamber’imiz; ‘’İnsanların arasını düzeltiniz, çünkü bu bir fazilettir ki, Hakk Teala onun sahibini sever. Ara bulmak SADAKA ve ORUÇ’tan hayırlıdır’’ buyurmuşlardır.

ZEKÂT: Her şeyin bir zekâtı vardır. Zenginin zekâtı malından fakirlere vermek, fakirin zekâtı zenginlerden hiçbir şey beklememek, İlmin zekâtı istek sahibine öğretmek, Evin zekâtı misafir ağırlamak ve itibar etmek, Sohbetin zekâtı dedikodudan kaçmak, Güçlünün zekâtı güçsüzlere yardım, Nefsin zekâtı kötü ahlaktan kurtulmak, Aşıkların zekâtı CANAN-I uğruna canını vermek, Âriflerin zekâtı ilim ve irfanından isteyene vermek ve mûhabbettir.(Ken'an-er Rîfâi Hz.)

Allah,zekât veren kurtuluş bulur demiştir. Dili ile hayır söylemek,insanları hayra teşvik etmek, bedeni ile hizmet etmek sadakadır(iyilik). Tebessüm ise en küçük sadakadır. Tebessüm insanı hayvandan ayıran en büyük özelliktir. Allah için yapılan her iyilik sadakadır.

HAC: Kur’an’da 9 yerde Hacc, bir yerde Hicc şeklinde geçer ve KÂBE’yi ZİYARET anlamındadır. KÂBE; VAROLUŞUN KALBİDİR. Bu KALB; MÜMİN kulun KALB’i olup, Allah’ın nazargâhıdır. Allah; ‘’Yerler ve gökler beni içine almadı, yalnız MÜMİN kulumun KALB’i aldı’’ demiştir.

HAC, NEFS’ten RÛH’a yapılan seferdir. HAC, RÛH’un Allah’a doğru asla bitmeyen yolculuğuna delâlet eder. HAC, Allah’tan geleni, gene Allah’a döndürme çabasıdır.

Gerçek HAC İç âlemde, HANE sahibine yapılır. Bu da kendini bilmekle olur. HACC ibâdetini bâtınî anlamda kısaca özetleyecek olursak:

HAC; Mikât’ta ihrama girilerek başlar(Hane halkı ihram giymek zorunda değildir). Mikât; Nefs’ten Rûh’a, çokluktan BİR’liğe doğru bir niyet ve özgürlüğe atılan ilk adımdır. İhrâm; Aslında helâl olan şeylerin, belirli bir süre kula yasaklanması anlamındadır(Örn: Canlı öldürmemek,yaradılmış her canlıya hürmettir)Kâbe’nin etrafında soldan sağa yedi dönüş, kendimize ait sandığımız, Allah’ın yedi sıfatının(Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Semi, Basar, Mütekellim)sahibine teslim edilmesidir. SA’Y; SÂFÂ ve MERVE, yani günah ile sevap, Celâl ile Cemâl arasında insanın gidiş gelişini anlatır. ARAFAT’da VAKFE; Kulun nereden geldiğinin, nerede durduğunun ve nereye gideceğinin muhakememesini yaptığı ve ÖZ’ündeki SIR’rı keşfettiği MÂRİFET makamıdır. GERÇEK HAC ARAFAT’tır. MÜZDELİFE’de GECELEMEK; Babası Âdem’i yoldan çıkaran Şeytan’ı hatırlamak içindir. Buradan toplanan taşlar ile MİNA’daki üç CEMRE’ye, yedişer’den yirmi bir taş atılarak Şeytan kovulur ve KURBAN kesilir. Tekrar KÂBE’ye dönülerek yapılan yedi tavaf; Allah’ın sıfatları ile sıfatlanmak(Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Semi, Basar, Mütekellim), onun ahlakı ile ahlaklanmak içindir. ZEMZEM(Sus, Sus); Tavafı başarmış, NEFS’ini Allah yolunda kurban ederek RÛH makamına yükseltebilen kula verilen MÂRİFET ilmidir.En sonunda İBRÂHİM MÂKAMINDA kılınan iki rekât namaz; Bu dünyanın idrâkine geri dönüştür. Hz. İbrâhim; BİR’likte çokluğu, çoklukta BİR’liği zevk eden bir TEVHİD ER’i ve ‘’AHDE VEFA GÖSTEREN’’(Necm-37) TEVHİD’in BABASI’dır. KUL, Hacc’ı başarı ile tamamlamış ve bu makamda şükür namazı kılmayı HAK etmiştir. Kul artık ihrâm’dan çıkabilir ve kendisine ihrâmlı iken haram olan şeyler artık ona helâl’dir.

KELİMEYİ ŞAHADET GETİRMEK: Sevgili Peygamberimiz, Miraç’da RAB’binin huzûruna varınca onu şöyle selamladı:

-Ettehıyyatü lillâhi vesselevatü vettayyübat. (Hayat sahibi varlıkların hayatlarıyla sundukları ibadetler, dualar, bütün güzel söz ve davranışlar Allah’a mahsûstur)

Her türlü övgüye lâyık olan yüce Allah, sevgilisinin selâmını şu karşılıkla kabul buyurdu.

-Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh. (Ey Nebi’ Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun)

Bunun üzerine Peygamberimiz cevap verdi.

-Esselâmü aleyna ve ala ibadillahis salihiyn. (Allah’ın selâmı bize ve Allah’ın sâlih kulları üzerine olsun)

Yedi kat gökteki melekler, hep bir ağızdan tekrarladılar.

-Eşhedü enlâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûluh.(Şahadet ederiz ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şahadet ederiz ki Muhammed onun kulu ve Resûlüdür)

Her yerde ve her şeyde Allah’ı görmek sûretiyle istikâmet eden kimseler, ‘’lâ ilâhe illâllah’ı’’ gerçek mânasıyla yaşayanlardır.

Lâ Fâili İllâllah; Allah’tan başka fail yoktur. Lâ Mevcûd-a İllâllah; Allah’tan başka mevcûd yoktur. Bunların hepsini topla; Lâ ilâhe illâllah olur. Baş gözü ve gönül gözünün yardımıyla yaradılmış her varlıkta Allah’ın isim ve sıfatlarını görme seviyesine varmadan MÜSLÜMAN olunamıyor. 

''5'' RAKKAMI: Tanrı'nın kendisini İNSAN aracılığıyla maddede tezâhür ettirmesi (5) ile simgelenir. (5) KORUMA SAYISIDIR. Küçük EBCED hesabına göre 28 arap HARF'inin sayısal değeri (5995)dir. 5+9+9+5= 28 eder.  Bu sayı aynı zamanda ÂHADİYET kelimesinin EBCED'idir. Ortadaki (99) Allah'ın isimlerinin toplamıdır. (5) ise ''He'' harfinin sayısal değeridir. ''He'' HÜVİYET'i temsil eder. Ayrıca (5)in Arapça anlamı HEMSE'dir. HEMSE'nin esması ''El-Bedî'', mertebesi ''İLK AKIL''dır. Rahmani Nefes'in EBCEDİ (45), AYNA'daki yansıması (54), toplamı (99) eder ki, Allah'ın isimlerinin toplamıdır. 5x5=25 eder. 25 sayısı ''HAFÎZ''(koruyan) isminin ebced değeridir. FATİHA'nın kelime sayısı da (25)dir.

Sadakallâhül Azim.

Kaynak; İbnü'l Arabî Hz. çeşitli risaleleri.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

TASAVVUF ve DİN

DİN NEDİR?: Din, kişiyi saadete erdiren ilâhi hükümler bütünüdür. Din, insanı Allah’a ulaştıran ‘’YOL’’ dur. Din, güzel ahlâktır. Güzel ahlâk(Mekârim-i ahlâk); Peygamber ahlâkıdır. Güzel ahlâk; Merhamet, sabır, cömertlik, Hilm(yumuşaklık), sabır, sükût, adâlet, rıza , tevâzu, af, iffet, edep(haya), sadakât, vaadini yerine getirme, mûhabbet ve vakar’dır. Hz. Mûhammed; ‘’Ben ahlâk binasının son tuğlasıyım, Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim’’ derken ‘’her şeyin son noktası bana aittir’’ demek istemiştir. Nitekim Vedâ hûtbesinde ‘’Bugün dininizi kemâle erdirdim’’ (Mâide,3) demiş, DİN’de KEMÂL noktasına(SON’a) varıldığını vurgulamıştır. Allah, her dönemde halkın ihtiyacına cevap verecek donanıma sahip Peygamberler göndermiştir. Mûsevilik ve Hıristiyanlık İSLÂMİYETİN henüz olgunlaşmamış halidir. İSLÂMİYET ise, tekâmül etmiş ‘’SON DİN’’ dir. Din İSLÂM’dır. İslâmiyet/Müslümanlık ise teslimiyettir. ‘’Her çocuk fıtrat üzere doğar’’ demek, herkes doğduğunda teslim yani Müslümandır demektir. Müslümanlık sadece insanın değil, her varlığın fıtratında olan DİN’dir. Kâinat Allah’ın ‘’KÜN/OL’’ sözü ile zuhûra çıkmıştır.‘’KÜN’’ sözünü duyupta teslim olmayan tek bir varlık yoktur. O halde varlık doğarken ve ölürken TESLİM olması nedeniyle MÜSLÜMAN’dır.

TASAVVUF NEDİR? Dinin bâtınî(iç) boyutudur. Tasavvuf, herhangi bir din kaydından bağımsız olarak mevcut olup, insanla başlayan ve insanla beraber tekâmül eden bir düşünce zinciridir. Kendini tanıma ve kendinden kendine yapılan yolculuktur. Tasavvuf, RIZA ve MUTLULUK’tur.Tasavvuf (güzel) ahlâktır. Kim ahlâk konusunda senden üstün ise, tasavvûf konusunda da senden üstündür. Ahlâk konusunda örnek almamız gereken kişi Hz. Muhammed’dir. Onun ahlâkı Kûr’an’dır. Kûr’an Allah kelâmıdır ve Kadîm’dir. Hz. Peygamber yaşayan KÛR’AN’dır.

İnsanın çabası, varlığının bilincine varıp, bir adım ötesinde, varedicisinin bilincine varmaktır. MÜMİN; Cennet’ten önce bu sonsuz mutluluğu dünyada yakalayan kişinin adıdır. ‘’Kendini bilen RAB’bini bilir’’. RAB’bini bilmek için kendini bilme ve anlama çabası önce çevreyi anlamakla başlar. Varlıklar arasındaki ilişkiyi, Allah’ın isimleri ile varlıklar arasındaki münasebeti ve KUR’AN âyetlerini, bunlara yönelik beyanlarını tefekkür edip(düşünüp), bu apaçık SIR’lar dünyasına adım atmaktır insanın serüveni. İşte bu aşamada devreye Peygamber’ler, Mürşid ve Rehber’ler girer.

Peygamber’ler hüküm ve hikmet’i öğreten, Allah anlamayı nesip edendir. Hz. Peygamber hidâyet nûrudur. İnsanlara doğru yolu gösterir. Çünkü o Allah ile kul arasında REHBER’dir. Ancak hidâyete erdiren Allah’tır. Peygamberlerin vazifesi, Allah ile bir vücûd olmuşları yani yolunda olanları değil, olmayanları, gece karanlığında yollarını şaşıranları doğru yola çağırmaktır.

Mutluluk halinden memnun olmaktır. Davet ve terbiye yaşamı kolaylaştırmak içindir. İnsanları değiştirmek, istidâdı olmayanları istidât sahibi yapmak için değildir. İnsanların yaşayabilmek için hakikatleri bilmeye ihtiyaçları yoktur. İstidâdı olan Hakîkati zaten kendisi elde edecektir.

Allah Peygamberin nefsini kendi nefsinden(ÖZ’ünden), Âdemin nefsini ise Peygamberimizin nefsinden bir sûret olarak yarattı. Âdem öz olarak Rubûbiyet(Rab isminin sıfatı, terbiye edici) zâtından yaratıldığı için Nefs’e ne yasak edildi ise onu yapma gereği duydu. Bu onun saadetine de felaketine de sebep olsa zâtının varlığının bir gereği olarak buna meyl etti. Âdem cennetteki elmayı kendisine yasak edilmesine rağmen yedi. Çünkü Allah Âdem’in bunu yapacağını ve böylece tabiat zûlmetine (karanlığına)ineceğini biliyordu. Hz. Âdem’e yasak olan elma(Ağaç) Şecere kelimesinden gelmektedir. Şecere bölünme demektir.  İnsan BİR’den üç’e; AKIL, NEFS ve RÛH olarak bölünerek yaratılmış,  üçten tekrar bire yol almıştır. İşte bu TEVHİD’e(Bir’liğe) ulaşmadır. TEVHİD’in son noktası, yaradılışın başlama noktasıdır. Çünkü son başa dönmektir.

Birlik âleminde planlanmış insan, ikilikte(dünyada) ortaya çıkınca mutlu olmaz. Savaşın ve huzursuzlukların sebebi budur. Kişi ancak kendi ismini ve yaradılış gayesini idrak edince ve birliği görünce huzura erer.

Bir orkestradan çıkan sesler tek tek dinlendiği zaman bir şey ifade etmez. Bunların bir arada ahenkle çalınması insanı mest eder. Bu âlemin zâhiri sesidir. İç âlemde de her yaradılmışın çıkardığı sesler, fiiller, sıfatlar birleştiğinde ilâhi bir senfoni meydana gelir. Bu çokluktaki birliktir (Kesret’te Vahdet). İnsan kendi mânevi varlığında sükûtu temin etmedikçe, başkalarıyla veya başkalarının birbirleriyle sulhunu umut etmemelidir. Birliğe varmadan zıtlıklardan ve cenkten kurtulmak mümkün değildir.

Böyle bir durum insana Cehennemi yaşatır. Dünya hayatında yaptığımız fiil ve ameller Cehennem üzerinden geçen ve sonu Cennet kapısı olan HAYAT KÖPRÜMÜZ’dür. Kıyamet gününde kişi o yolu görür ve tanır. Çünkü o yolu kendi inşa etmiştir. O köprüyü aşabilmek ve o sona ulaşabilmek bu dünyada yaptıklarımıza bağlıdır. Dünya Cehenneminden başarı ile geçmeden Allah’a yani Cennet’e kavuşmak mümkün değildir.

Cennet her nefes yenilenen örtülü nimet demektir. İnsan belli bir ilâhi ismin tecelligahı(göründüğü yer) olması yönünden HAKK’ı örter. Cennet Peygamberin mertebesidir. Allah der ki; ‘’Ben senin vâsıtanla görünürüm, sen benim vâsıtamla bilinirsin. O zaman seni bilen beni bilir’’.

Cehennem ise ‘’CEHAME’’ kelimesinden gelir. Yağmurunu, yani rahmetini bırakmış bulut demektir. Cehennem insanın doğasıdır. Onun için herkes Cennet’e girmeden önce Cehennem’den geçecektir denilir. Cennet nimet, Cehennem azap’tır. Cehennem’in 7, Cennet’in 8 kapısı vardır denilir. Cehennem’in kapıları; Kibir, Hırs, Şehvet, Haset, Gazap, Cimrilik ve Kin’dir. Cennet’in kapıları ise 5 duyu organı(Dokunma, Tatma, Duyma, Görme, Koklama), Şüphe, Hayal ve AKIL’dır. Akıl bu 7 idrak ile olmaz ve NEFS’ine uyarsa Cehennemin 7 kapısı olur. Akıl ortaya çıkar, 7’sine de hakim olursa 8’i de Cennet’in kapısı olur. Cennet’in kapıcısının adı RIDVAN(Razı olan), Cehennem’in kapıcısının adı MÂLİK’dir(Mülkiyet. Benim dediğin herşey emanettir ve bir gün elinden alınacaktır). ZEBANİ; DÜŞKÜNLÜK demektir. Bizi Cehenneme ZEBANİLER yani düşkün olduğumuz şeyler götürecek demektir. Nefs Cehennemden bir parçadır. En büyük Cehennem Allah’tan gâfil ve uzak olmaktır.

‘’Yılan 40 yıl insan görmezse ejderha olurmuş’’ denilir. Yani, kişi kendindeki olumsuzluk ve yanlışları görmez ve düzeltmezse NEFS’i devâsa boyutlara ulaşır. Nefs insandaki mânâdır. Tevâzu gösterirse yücelir, kibirlenirse kıymeti azalır. Her nerede büyük bir kilit asılıysa orada kıymetli ve değerli şeylerin olduğuna delâlet eder. Perde büyük ise CEVHER iyidir. Ancak bu perdenin kalkması mücâdele gerektirir. Bizim NEFS’imiz  Cehennemin cüz’üdür. Cehennemin 7 kapısı olduğu gibi Nefs’in de 7 sıfatı vardır (Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mûtmainne, Râdiye, Merdiye, Sâfiye)

Rûh Cehennem’de insan sûretinde yanmaz. Allah kendi âyetlerini yakmaz. İnsan Rahman sûreti üzerine yaratılmıştır. Fatiha’nın 7 âyeti insanın yüzündedir. İnsan dünyaya hangi HAYVAN sıfatı ile geldi ise Cehennemde o sûretle yanacaktır.

Öldükten sonra hiç kimse mezhebinden ve tarikatından dolayı sorgulanmayacaktır. İlâhi hükümlere uyup uymadığı konusunda sorgulanacaktır.

Bir işin kötü olduğunu bile bile yapan kişi günahkardır. Oysa ki mümin, iyi ve kötü âmeli karıştıran kişidir. Her insanın iyi ve kötü sıfatları vardır. Bunları gelirken yanlarında getirmişlerdir. Önemli olan iyiyi seçebilmek ve beslemektir. İyi insan olmak, kimseye zarar vermemek demek değildir. İyi insan, başkalarına faydası dokunan, iyilik eden kimse demektir.

Allah bir kimsenin yaptığı iyilik ve sevapları alır ve kıyamet gününe kadar emaneten saklarmış. Kıyamet günü geldiğinde de o emaneti vermek için huzuruna çağırırmış. Yaptığımız her iyilik ve sadaka, bizi Allah’ın huzuruna çıkaran vesîlelerdir.

İhtiyaç sahibine yardım yaparken güleryüzlü ve hoş davran. Çünkü kıyamet gününde sen de Hakk’ın karşısına ihtiyaç sahibi olarak çıkacak ve aynı muameleye maruz kalacaksın. Yaptığın muameleyi misli ile geri alacaksın. Çünkü o azığını senden önce âhirete taşıyandır.

İyiliği hak edene vereceksin. Hak etmeyene vermek onu azdırabilir. Her şeye lâyığı ile davranmak HAKK’tır. Lüzumsuz iyilikler de benlikten gelir. O benlik nedeniyle aşırı iyilik yapan sonunda zarar görür. Ne kimseyi methed, ne de zemmet. Daima SIRAT-I Mustakim/DENGE üzere ol. Varlıklara lâyık oldukları kadar değer ver. Kimseye aşırı değer verme. Sonra o senin PUT’un olur. Masallar unutmak, PUT’lar da kırılmak içindir unutma.

Bir gün içinde en çok neden bahsediyorsan sen ona tapıyorsun ve seni o terbiye ediyor demektir. Allah’da ‘’Başına onu sararım, beni unutursun’’ der.

Mânâda yükselebilmek için tevâzu, teslimiyet ve kulluk gerekir. Kaynaktan akan SU’dan içebilmek için, başımızı aşağıya eğmemiz gerekmektedir. Biz ‘’BİR’’ bütünün parçalarıyız. Kendini toplumdan tecrit ederek yaşayan insan kaybolur. Acınacak hale gelir. Ayrılığı kendisine hastalık verir ve bunu tek ilacı diğer insanlar ile kaynaşmasıdır. Birlik, beraberlik ve kaynaşma, bunların hepsi insanın hayatta kalabilmesi için gerekli şeylerdir, RÛH’un gıdasıdır.

Huzursuzluk, uyuşukluk, tembellik, şikayet, güvensizlik ve korku NEFS’e aittir. Bu duygular memnuniyetsizliğe, nefrete, kine, hayal kırıklığına, depresyona, kibre, hasede ve zûlm’e yol açar.
Tevazu, güzellik, iyilik, cömertlik, sevgi ve teslimiyet RÛH’a aittir. İnsanı; güven, uyum, rızâ, huzur, saadet, mutluluk ve yakîn’e götürür.

İnsanların büyük bir çoğunluğu sıkıntı ve kederden kaçar. Mutluluk ve rızâya kolay varılmaz. Ancak Allah’ın seçkin kulları, elem ve kederlerin kişiyi Allah’a yaklaştırıcı haller olduğunu bilir.
Allah merhametini gazabı içinde, cemâlini celâli içinde, Tevhid’ini de ayrılık içinde gizler. Cenabı- Hakk sürekli olarak kullarının üzerine felâket yağdırarak kendisine yalvarmalarını ve kendisinden yardım istemelerini sağlar. Bu Rab’bimizin ilâhi politikasıdır. Rab’bimiz nimetlerini, hediyelerini, merhametini ve cömertliğini  geciktirerek onun rızâsı için gözyaşı dökmemizi ister. Bu gözyaşları bizi, O’nun Kemâl ve Cemâl âlemine taşır. Gözyaşları kalbin incileridir. Bu gözyaşları Cehennemi dahi söndürür.

Allah bir kişiyi sevdiğinde ona en basit günahları bile kocaman gösterir ki, o kişi TÖVBE kapısının eşiğine yapışsın. Bir başka kişiye gazap verecekse, o kişinin günahlarını onun gözünde ufacık gösterir ve onu muhtelif mûsibetler ile cazalandırsın.

Belâ; Allah’ın seçtiği kullarına gönderdiği sıkıntılardır. Belâ veli ve Peygamberlere gelir. Onların her Belâ’da ahlâkı parlar. Mûsibet ise isâbet almaktan gelir. Kişi nefsinin isteklerine uyarsa, yasak ve isâbet alan bölgeye girer ve ya altından, ya üstünden isâbet alır. Bu CEZA, yani KARŞILIK’tır.

Günümüzde zıtlar arasındaki uçurum büyümektedir. Fakir – zengin, zayıf – güçlü, öğretmen – öğrenci, politikacı – halk, erkek – kadın, çocuk – aile, doktor – hasta. İnsan ile Allah arasındaki uyumsuzluk, bu zıtlar arasındaki uyumsuzluğu da arttırıyor. Çünkü, kendisi ve çevresi ile barış içinde yaşayamayan Allah ile bağlantı kuramaz. Tabiatı kötü kullanmamız sonucunda tabiat bizi tehdit ediyor. Allah’ın ipine sıkı sarılmamız, zıtlar ile uyum içinde yaşamamız hem bizim, hem dünyanın huzurunun yegane kurtuluş sebebidir.

İnsan ve tabiat arasındaki dengesizlik Yaratıcı ile Yaratılan arasındaki ilişkilerin kaybolmasından kaynaklanır. Vahdet-i Vücud anlayışı gereği HAKİKAT TEK’tir ve O TECELLİ etmektedir. Hakîkatin dili, dini, mezhebi, rengi ve cinsiyeti yoktur.Evrenseldir. Tek hedef RIZA-İ İLÂHİ’dir.


Allah hepimize nasip etsin. Amin. Sadakallahül azim.